Duhan Suresine Dön

Duhanالدخان

23. Ayet

23Duhan Suresi
Mushafta Aç

فَاَسْرِ بِعِبَاد۪ي لَيْلًا اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَۙ

(Allah dedi ki:) “Kullarımla gece yola koyul. Siz takip edileceksiniz.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

23. “Allah da şöyle buyurdu: “Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip olunacaksınız.” Elçisinin bu duasına, bu müracaatına karşılık Rabbimiz de buyurdu ki, “ey peygamberim, kullarımı gece yürüt! Kullarımı geceleyin yürüyüşe çıkar! Kullarımı alıp geceleyin yola çık! Onları alıp geceleyin şehri terk et!” Peki acaba burada “kullarım” sözüyle kimi kastediyordu Rabbimiz? Biliyoruz ki Mısır’da iki grup insan yaşıyordu. Kıptiler, yâni Firavun oğulları ve Hz. Yusuf (a.s) döneminden itibaren Mısır’a yerleşmiş olan İsrailoğulları, yâni Yakub’un çocukları olan Müslümanlar. Hz. Yusuf ve daha sonra gelmiş Allah elçisi Hz. Mûsâ’nın (a.s) gelişiyle Kıptilerden Müslüman olanlar da vardı. Hz. Yusuf (a.s) ve ondan sonraki dönemlerde peygamber çocukları Mısır’da adaletle hükmetmişler ve Mısır halkına çok mutlu yıllar yaşatmışlardı. Ama dönem gelmiş, peygamber çocukları egemenliği Firavun oğullarına kaptırmışlar ve zalim Firavun oğulları İsrailoğullarını köleleştirmişler, onlara çektirmediklerini bırakmamışlardı. Peygamber çocukları yıllar yılı büyük işkenceler altında her şeylerini kaybetmişlerdi. Daha sonra Rabbimiz kurtarıcı olarak Hz. Mûsâ’yı (a.s) göndermiş. Hz. Mûsâ bir yandan onları bu kölelik psikozundan kurtarıp imana ve Allah’a teslimiyete çağırırken, bir yandan da Firavun oğullarını imana dâvet ediyordu. Ama bu köle toplum, yıllar yılı Firavun sisteminin kendilerine verdiği eğitim ve çektirdiği işkenceler yüzünden, Firavun’un korkusundan kendilerini kurtarmaya gelmiş Allah elçisi Hz. Mûsâ’yla birlikteliği çok geç ve zor sağlayabilmişlerdi. Çünkü güçsüzdüler, çaresizdiler. Silahları alınmış, savunmasız bir durumdaydılar. Yasalar onların aleyhine işliyordu. Suçları da yoktu aslında. Tek suçları, peygamber çocukları olmaktı. Tek suçları Allah’a inanmak ve Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşamaktı. Ama potansiyel suçluydu bu Müslümanlar. Her dönemde bu böyle olmuştur. Her dönemde suçludur Müslümanlar. Suçlular onlardır, dosyalananlar onlardır her dönem. Onlar Firavun’un korkusundan Mûsâ’ya (a.s) karşı soğuk davransalar da, Allah’ın elçisi onlarla diyalogunu kesmedi. Mûsâ (a.s) bu peygamber çocuklarını bırakmadı. Bıkmadan usanmadan onları uyarmaya devam etti. Nihâyet onları Rabbinden aldığı emir gereği o gece Mısır’ı terk etmeye ikna etmişti. Yıllar yılı ezilmiş, horlanmış, en ağır işlerde çalıştırılmış, namusları kirletilmiş, iffetleri yok edilmiş, Müslümanlıkları sadece kimlik olarak devam eden, ama inançlarını yaşayamayan, Müslüman olan, ama Müslümanca bir hayat yaşamalarına izin verilmeyen, inandıkları dinin gereği gibi giyinemeyen, Allah’ın istediği gibi çocuklarını Müslü-manca eğitemeyen, hanımlarının ve çocuklarının namuslarına sahip çıkamayan bu köleler, artık Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamber tarafından kurtarılacaktı. Artık çile bitiyordu. Yıllar boyu süren işkenceler artık son bulacaktı. Bu iş için peygamberini görevlendiren Allah, o gece onlardan şehri terk etmelerini emrediyordu. Bakın Allah diyor ki, “ey peygamberim, Mısır’da bana inanan mü’min kullarımı alıp geceleyin şehri terk et. Ama: Muhakkak ki sizler takip olunacaksınız. Kesinlikle sizler takip edileceksiniz. Takibe uğrayacaksınız. Yakın takibe alınacaksınız.” Allah’ın emrine uyarak bir gece beraberlerinde Allah’ın peygamberi Mûsâ (a.s) olduğu halde İsrailoğulları Mısır’ı terk ederler. Ertesi sabah onların kaçtığını haber alan Firavun hemen kentlerine haber salar ve çok büyük bir ordu hazırlar. Bu kölelerin gücü yoktur, biz ise düzenli ve kuvvetli bir orduyuz gururuyla hemen arkalarından harekete geçer. Elbette efendiler, kölelerini asla kaybetmek istemezler. Bu adamlar giderlerse bizim işlerimizi kim görecek? Onlarsız biz ne yaparız? Nasıl yaşarız? diyerek onları yakalamayı hedefler. Bir de onlar bizim kontrolümüzden çıkarlarsa, bizim kontrolümüzden uzak kendi başlarına kalırlarsa ne olur ne olmaz belki hürleşiverirler, belki özgürlüğü anlayıverirler, belki bizim kontrolümüzden uzakta Mûsâ’yla tanışırlar, vahiyle tanışırlar da hürriyetin ne demek olduğunu anlayıverirler diye onları takibe karar verir. Bir de Firavun’un korkusu şuydu: Bu adamlar kaçarlarken tekrar geri dönerler de Firavun’un zaten çökmekte olan sistemine hücum ederlerse, Mûsâ ile beraber işimizi bitirirler diye korkuyordu. Bu yüzden elini çabuk tutup onların toparlanmalarına müsaade etmemeliydi. Hürleşmelerine izin verip göz yumamazdı. Çünkü Firavun hayatı seven birisiydi, ölümü göze alamayacak kadar da korkaktı. İsrailoğulları kendi kontrolü altında oldukları sürece ona hizmet edecekler, ona kul-köle olacaklar ve ona karşı gelme cesaretini kesinlikle kendilerinde bulamayacaklardı. Zira Firavun’un sistemi onları bu şekilde eğitiyordu. Sistemin hedefi buydu. Ne olur ne olmaz, bu köleler bu eğitimden uzak kalırlar, sistemin kontrolünden çıkarak Mûsâ ile bir süre baş başa kalırlar, vahyi tanırlar ve bilinçleşirlerse geriye dönüp kendisinin işini bitirebilirlerdi. İşte bu yüzden onları yakın takibe alması gerekiyordu. Bir hesabı vardı Firavun’un, ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve o bunun farkında değildi. Tıpkı bugün dünya üzerindeki tüm Firavunî güçlerin Müslümanları yakın takibe aldıkları gibi. Müslümanlar bugün tüm dün-yada kendilerine en yakın Firavunların yakın takibi altında bir hayat sürmektedirler. Müslümanlara egemen olan güçler Müslümanları sürekli kontrolleri altında tutup, onların birlikte hareket ederek kendilerine karşı bir çıkış eyleminde bulunmamaları, birleşmemeleri için tüm imkânlarını kullanmaktadırlar. Aynen o gün İsrailoğullarının Firavun oğulları tarafından yakın takibe alındıkları gibi. Ama Allah’ın da bir he-sabı vardı. İsrailoğulları kaçıyordu. Bıktıkları, usandıkları kölelikten kaçıyorlardı. Özgürlük aramak için kaçıyorlardı. Namuslarını, iffetlerini kurtarmak, hürriyete kavuşmak, inançlarını yaşayabilecekleri bir orta-ma kavuşmak için kaçıyorlardı. Allah’ın istediği bir kulluğu yaşayabile-cekleri bir vasatı bulmak için kaçıyorlardı. Mısır’da kölelik içinde bir hayat yaşamaktansa çölde seve seve açlığı ve ölümü yudumlamak için kaçıyorlardı. Kölelerini, gönüllü hizmetçilerini kaybetmenin çılgınlığı içinde gözü dönmüş Firavun da onları takip ediyordu. Tüm ordularını, tüm güçlerini toplamış ve kaçanları yakın takibe almıştı. Gün ağarırken Firavun ve orduları göründü. Müslümanlar denizle karşı karşıya kaldılar. Önlerinde deniz, arkalarında düşman vardı. “Eyvah, “yakalandık, basıldık. Askerler geliyor. Eyvah, siyasal gücü elinde bulunduranlar geliyor. Ne yapacağız şimdi?” diyerek korkuya kapıldılar. Halbuki karşılarındakiler korkak insanlardı. Hayatı seven ve asla ölümü göze alamayan insanlardı. Arkalarına dönüverseler, karşılarındakiler hayatı çok seven, ölümü göze alamayan, uğrunda ölümü göze alacak bir inançları olmayan insanlar olduklarını göreceklerdi. Zaten Allah kendilerini koruyacak, galip getirecekti. Eğer dönüverselerdi, şeref kendilerinin olacaktı. Ama berikiler de henüz vahiyle tümüyle tanışmamış, henüz gerçek güç kaynağıyla irtibata geçememiş, yıllar yılı o Firavunların eğitiminden geçmiş, onların eli altında büyümüş insanlardı. Elbette onların da böyle bir cesareti göstermeleri düşünülemezdi. Karşılarında deniz arkalarında düşman böyle sıkışıp kalmıştı Müslümanlar. Ama ne gam, onlar sahipsiz değillerdi. Onlar kendi başlarına hareket eden kimseler değillerdi. Onlar Allah adına hareket eden, Allah’ın istediğini yapmaya çalışan ve beraberlerinde Allah olan kimselerdi. Onları tek başına görme yanlışına düşen Firavunların bir planı, bir hesabı varsa, elbette Allah’ın da bir hesabı vardı. Allah buyurdu ki: