107. “Allah dileseydi puta tapmazlardı. Seni onlara koruyucu yapmadık, onların vekili de değilsin.” Evet Allah dileseydi bu insanların hiçbirisi kâfir olamazdı, hiçbirisi müşrik olamazdı. Allah öyle dileseydi bu insanların hiçbirisi Allah’a şirk koşamaz, Allah’ı ortaklı düşünemez, Allah’a yetki sınırlama-sı getiremez, kafa tutamaz ve Allah’a isyan içinde bir hayat yaşaya-mazdı. Eğer bu insanlar yeryüzünde şu anda küfrü, şirki tercih edebiliyorlar ve Allah’a rağmen, Allah’ın âyetlerine rağmen diledikleri gibi bir hayatı yaşama imkânı bulabiliyorlarsa unutmayasın ki, bu da Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasa gereğidir. Allah’ın bunlara verdiği bir iznin ve iradenin sonucudur bu. Bir yanlış anlamaya mahal vermemek için bunu bir daha söyleyeyim: Sakın ha buradan şu anda birilerinin müşrik olmaları Allah’ın şirki onayladığı, şirke izin verdiği şeklinde anlaşılmasın. Peki nasıl anlayacağız bunu? Allah herkese doğuştan iyi bir Müslüman olabilmeye de, kâfir ve müşrik olabilmeye de potansiyel bir güç veriyor. İrade gereği her ikisini de tercih edebilmeye imkân tanıyor. Ve işte bu adamlar Allah’ın tanıdığı bu imkânı müşrik olmaya kullanıyorlar hepsi bu. Şûrâ sûresinde de Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: "Eğer Allah dilemiş olsaydı hepsini bir tek ümmet yapardı. Ama, O, rahmetine dilediğini kavuşturur. Zâlimlerin ise bir dost ve yardımcısı olmaz." (Şûrâ 8) Evet Allah dileseydi herkesi peygamber yapardı, herkesi peygamber gibi yapardı. Burada iki konuya dikkat çekiliyor. Birincisi Rabbimiz peygamberini teselli ediyor. Yâni Rasulullah’ın bunca çabalarına rağmen Mekke müşriklerinin küfürlerinde, şirklerin-de, cehalet ve sapıklıklarında direnmeleri, hakkı kabule yanaş-mamaları karşısında peygamberinin üzülmemesi gerektiğini anlatıyor Rabbimiz. Peygamberim! Olmuyor diye, olmadılar diye, bu adamlar bunca çabalarına rağmen istenilen noktaya gelmiyorlar diye niye üzülüp kendi kendini harap ediyorsun? Eğer senin Rab-bin dileseydi bu insanların hepsini bir tek ümmet yapardı. Bunların tamamını hak din üzerinde toplar, tamamını Müslüman yapar, mü'min yaratırdı. O zaman kitap ve peygamber göndermeye de gerek kalmazdı. Bakın bu hususun Bakara’da şöyle anlatıldığını görüyoruz: "Dinde zorlama yoktur. Çünkü hak bâtıldan ayrılmıştır." (Bakara 256) 1- Dinde zorlama yoktur, yâni dine girme konusunda, insanların bu dine girmeleri konusunda zor kullanmak yoktur. 2- Dinden çıkma konusunda zorlama yoktur. Zor kullanarak bu dine girmiş insanları dinden çıkarmak, mürted yapmak da yoktur. Ehl-i kitap ve kâfir dünyada şu anda insanlar dinlerinden çıkarılmak için zorlanmaktadırlar. Allah bu âyetiyle onların bundan vazgeçmelerini, insanları din eğitiminden mahrum bırakarak, ya da İslâm’ı yanlış tanıtarak, ya da İslâm’la insanların arasına barikatlar koyarak insanların bu dinle tanışmasını engellemekten vaz-geçmelerini emretmektedir. 3- Dinde, dinin ruhunda zorlama yoktur. Yâni sadece dine girme çıkma konusunda değil, bu dinin esasında hiçbir zorlama yoktur. Zira bu dinin konusu zorunlu fiiller değil, rıza ve isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. "İslâm dininde zorlamanın sonucunda yapılan amellere sevap verilmez." Hadisi bunu anlatır. Zorlama ile iman da, itikat da caiz de-ğildir. Zorlamanın sonucunda gerçekleşecek bir imana iman den-mez. Zorlamanın sonucu kabul edilen bir iman, Allah’ın istediği bir iman değildir. Aynen bunun gibi zoraki kılınan namaz da namaz değildir; zoraki tutulan oruç da oruç değildir. Çünkü zorlanma bir kişiye hoşlanmadığı halde, kalben inanmadığı halde bir şeyi tehditle ve zorla yaptırmaktır. Halbuki bu din hoşlanılmayacak bir din değildir. Bu din insanlara anlatıldığı zaman herkesin gönül rahatlığıyla kabullenebileceği bir dindir. Bu konuda insanları zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Yâni yarattıklarını, kullarını bu konuda zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Nitekim Allah kimi kullarını da zorlamıştır. Bakın gökyüzü, yeryüzü, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, hayvanlar, melekler hepsinin boyunlarındaki ipin ucu doğuştan Allah’ın elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadırlar, Allah’a karşı asla isyan etme, kafa tutma imkânları yoktur. Bunlar zoraki kuldurlar Allah’a, başka şansları yoktur yâni. Ama insanlar için Allah bunu murat etmemiştir. İnsanların imanlarını zorunlu kılmamıştır Rabbimiz. Bakınız bu hususu Rab-bimiz başka bir âyetinde şöyle anlatır: "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde sen mü'min olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?" (Yunus 99) O halde din konusunda, dine girme konusunda hiç kimse zorlanmamalıdır. Çünkü zorlanan bir kimsenin açığa vuracağı iman, Allah katında kabul edilen bir iman değildir. Ama şurası da unutulmamalıdır ki, velev ki böyle bir zorlamanın sonucu da olsa ben iman ettim diyen kişiye: Sen bunu korktuğun için söylüyorsun! Sen aslında kâfirsin demek caiz değildir. Böyle bir iman iddia-sında bulunan kişi için şüphe ortadan kalkacak kadar beklenir, ona kâfir muamelesi yapılmaz. Yâni o kişi imanını açığa vurup amellerle ispatlayacak kadar beklenir. Eğer bu süre içinde amellerle imanını ispatlarsa mü'min, değilse kâfir kabul edilir. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu ve benzeri âyetlerde Rabbi-miz birinci olarak peygamberini ve onun yolunun yolcuları olan bizleri teselli ediyor ve bizlere yol gösteriyor. Diyor ki, ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Sakın bu insanlar yola gelmiyorlar, hakkı kabule yanaşmıyorlar diye kendi kendinizi yiyip bitirmeyin! Bu Allah için zor bir şey değildir. Eğer Allah dileseydi onların tamamını hak din üzere toplayıverirdi. Diğer varlıklar gibi onların da boyunlarındaki ipin ucunu eline alıverirdi de hiçbirisi Al-lah’a kafa tutamazdı. Ama Allah böyle murat etmiş, onlara irade vermiş, iradelerini iyiye kullananları rahmetine sokmuş, zâlimleri de rahmetinden ve hidâyetinden mahrum bırakmıştır. Bir de kimileri dün de, bugün de bu konuda yanlış bir mantık yürüterek dini reddetme cüretinde bulunmuşlardır. Şöyle diyor-lar: “Efendim eğer Allah gerçekten bu kâfirlerin iman etmelerini, hidâyet üzere olmalarını istemiş olsaydı, yâni bizi kendi başımıza bırakmayıp da gerçekten bizim hayatımıza, insan hayatına karışmış olsaydı, gerçekten kitap göndererek, vahiy göndererek, peygamberler göndererek bizim hayatımıza karışmayı murat etmiş, bizden bir şeyler istemiş, bize emirlerini göndermiş olsaydı o zaman Allah böyle kitaplar ve peygamberler göndererek dolambaçlı yolları seçmezdi!! Herkesi Müslüman olarak yaratır, diğer mahlukât gibi bizim de boyunlarımızdaki ipin ucunu doğuştan eline alıverir veya semâvât ve arza dediği gibi, "Müslüman olun!" "Teslim olun!" der, işi bitirirdi. Böyle demediğine göre, böyle yapmadığına göre Allah bizden bir şey istemiyor, Allah bize vahiy göndermiyor da kendilerinin peygamber olduklarını iddia eden kimi insanlar bizi aldatıyor!!” “Allah vahiy göndermez, Allah hayata karışmaz. Allah bizi kendi halimize bırakmış ve nasıl bilirseniz öylece yaşayın demiştir. Eğer şu anda bizim yaptıklarımızdan, bizim yaşadığımız hayattan Allah razı olmasaydı, şu anda bize böyle razı olmadığı bir hayatı yaşama imkânı vermezdi!! Şu anda bizlere bu hayatı yaşama imkânı verdiğine ve bizi bu yaptıklarımızı yapma konusunda durdurmadığına, böyle bir hayatı yaşayan bizleri hemen cezalandırmadığına, bu hayatımızdan dolayı bizleri helâk etmediğine göre demek ki Allah bu yaptıklarımızdan razıdır?!!” diyorlar. Böyle bâtıl bir mantıkla İslâm’ı da, vahyi de, peygamberi de reddetmeye çalışıyorlar. Rabbimiz onların bu sapık mantıklarını reddetmek üzere buyurur ki, eğer Allah dilemiş olsaydı hepsini tek bir ümmet yapardı. Yâni hepsini zoraki mü'min yapardı. Lâkin Allah öyle murat etmemiş, insanlara irade vermiş ve bu iradelerini İslâm’dan yana, imandan yana kullananları rahmetine ulaştırmış, aksini yapanları da dostsuz ve velisiz bırakmıştır. İşte bu âyetiyle Rabbimiz bu hususu anlatır. Rabbimiz yeryüzünü yarattı, orada hayatı ve insanları, zu-lümâtı ve nûru yarattı. En’âm sûresinin başındaki âyetler bu hususu ortaya koymuştu. Rabbimiz imanı da, küfrü de, hidâyeti de, dalâleti de ortaya koydu. Yeryüzünde yarattığı bu insanlara özgür bir irade verdi. Bu hür iradeleriyle insanlara bu ikisinden birisini seçme hakkını da verdi. İşte bu yüzdendir ki insanlardan kimileri imanı, kimileri de küfür ve şirki seçebilmektedirler. Eğer Allah yarattığı insana böyle bir irade vermeseydi, bu insanlar elbette ki küfür ya da iman, itaat ya da isyandan birisini seçme hakkına sa-hip olamayacaklardı. Meselâ Allah herkesi kâfir yapsaydı bu insanlar imanı ve hidâyeti nereden bulabileceklerdi? Ya da Rabbi-miz herkesi melek yapsaydı bu insanlar isyana nasıl güç yetirebileceklerdi? Herkesi taş yapsaydı bu insanlar Allah’a nasıl kafa tutabileceklerdi? Ama Rabbimiz böyle dilemiş ve yeryüzünde böyle bir yasa koymuştur. İşte insanlar Allah’ın yeryüzünde koyduğu bu yasa gereği iradelerini kullanıp dileyen imanı, dileyen de küfrü ve şirki tercih edebilmektedirler. Bir de bu âyetiyle Rabbimiz mü’minlere İslâm’ı tebliğ ederken karşılarındaki muhataplarının hemen etkilenip Müslüman olmayışları, hemen istenilen noktaya gelmeyişleri karşısında ümitsizliğe düşmemeleri konusunda uyarıda bulunmaktadır. Ey peygamberim! Biz seni onlar üzerine muhafız da kılma-dık. Yâni ey peygamberim, senin onlar hakkında böyle bir sorumluğun da yoktur. Onları zorla mü'min yapmak, onları zorla basîret sahibi yapmak, ya da onları zorla küfür ve körlük sahibi yap-mak gibi bir yetkin ve selâhiyetin yoktur senin. Gücün de yoktur buna. Sen onlar üzerine vekil de tayin edilmiş değilsin. Yâni sen hiçbir zaman onların küfür ve şirklerinden sorumlu değilsin. Onların işledikleri suçlardan ötürü seni sorumlu tutmayacağız. Dileyen Müslüman olur ve Müslümanlığının sonucu kendisine ait olur, di-leyen de küfreder ve küfrünün sonucuna kendisi katlanmak zorunda kalır. Peygamber böyle olunca elbette peygamber yolunun yol-cuları da böyle olacaktır. Yâni bugün insanlardan hiç birisinin, hiç birimizin insanlar üzerinde muhafızlık iddiasında bulunması mümkün değildir. Bu insanlardan biz sorumluyuz, bunları hidâyete biz ulaştırıyoruz, bunun sorumlusu bizleriz, bu insanlar bizden sorulur gibi bir iddiada bulunmamamız gerekmektedir. Ancak bizler de tıpkı peygamberler gibi onların misyonlarını yüklenerek, onların sorumluluklarını kuşanarak, insanları Allah’ın âyetleriyle karşı kar-şıya getirmek, ya iman ya da küfrü rahat bir şekilde tercih edecek ortamı sağlamakla görevliyiz. İşte bizim en büyük görevimiz budur.