112,113. “Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar, âhirete inanmayanların kalplerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin işledikleri suçları işlemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları iftiraları ile baş başa bırak.” Rabbimiz, her bir peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık, onları peygamberlere musallat ettik diyor. Öyleyse anlıyoruz ki Hz. Adem aleyhisselâmdan bu yana bütün peygamberler bir savaşın, bir mücadelenin içinde olmuşlar. Bir başka ifadeyle dâvetçi olmuşlar. Allah’tan haberci ve Allah’ın habercisi olmuşlar. İşte bu peygamberlerin her birine mutlaka insanlar ve cinlerin şeytanlık yapanları düşman kesilmişler. Ta ataları İblisle başlanış bu iş. Peki şeytanlık nedir? Şeytan; Allah’ın emrini anlayıp, kavrayıp ona karşı gelmek, dinlememek demektir. İblis denen ve cinlerden olan o varlık sonradan şeytan olmuştur. Yâni şeytanlık yapınca ona özel şeytan denmiştir. Değilse aynı özelliği taşıyan herkes şeytandır. Nitekim işte bu âyet ve Nâs sûresinin son âyeti insanların da, cinlerin de şeytanlık yaptıklarını anlatır bize. Şeytanlık bir özellikse, bir misyon, bir karakterse, bir yapıysa, bir tavırsa bunu kim ortaya koyuyorsa işte o şeytan olacaktır. Hattâ anamız babamız bile olsa, karımız kocamız bile olsa şeytanlık yapıyorlarsa, onların yaptıkları şeytanlıktır. Çünkü İblis Allah’ı tanıyordu. Kitabımızda bunun çok açık ve net beyanları var. Hem de “Ben âlemleri Rabbi olan Allah’tan korkarım” diyecek kadar net. İblis ölümü, âhireti, hesabı kitabı tanıyordu. Allah’ın etkinlik ve egemenliğini, hükümranlığını, hikmet ve hâkimiyetini biliyordu. Ama bu bilgisi yetmedi ona, teslim olmadı. Allah’ın secde emrine karşı dik kafalılık etti, boyun eğmedi. İşte bir varlık kendisine tanınan iradesiyle Allah’ın net bir emrine karşı dik kafalılık eder, boyun eğmez, secde etmezse bu iş şeytanlıktır. Kim bunu yaparsa ona şeytan diyoruz. Ve işte o günden sonra artık İblis şeytan oldu. İster cinlerden, isterse insanlardan o gibi olan her şey ve herkes şeytandır. Demek oluyor ki her bir peygambere iki ayaklı insan şeytanlarından ve cin şeytanlarından düşmanlar kılınıyor, Rabbimiz onları peygamberlerin peşine takıyor. Eğer peygamberler böyle oluyorsa, peygamberlerin peşine insan ve şeytan cinleri musallat ediliyorsa, biz haydi haydi insan ve cin şeytanlarıyla sürekli karşı karşıyayız demektir. Bizim peşimizde de insan ve cin şeytanları var demektir. Onlar önce peygamberlerin düşmanları, sonra da bizim düşmanlarımızdır. Çünkü peygamberler Allah’ı dinlemenin, Allah’a itaatin sembolü olan, tâbiri caizse meleklerin yaptıkları işin yapılmasını anlatan, örnekleyen insanlardır. Ve tabi peygamberler bu görevlerini en güzel bir biçimde ortaya koydukça artık meydanda şeytanlara yer kalmayacaktı. Artık şeytanlar müşteri kaybına uğruyorlardı. Elbette onların en büyük potansiyel düşmanları şeytanlar olacaktı. Bu ve buna benzer âyetlerden anlıyoruz ki şeytan sadece cin-lerden değildir; insanlardan da şeytanlar olabilmektedir. Ancak Kur’-an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki şeytanların lideri ve reisi olan İblis, cinlerdendir. İblis cinlerdendir ama onun emrine giren, onun di-rektifleriyle çalışan, yeryüzünde onun rolünü ve misyonunu üstlenen, İslam dinini karıştırmaya çalışan, insanları Allah’a kulluktan ve secdeden uzaklaştırmak için çırpınan iki ayaklı şeytanlar da vardır. Bu iki ayaklı ‘insan’ şeytanlarının yeryüzünde bütün dertleri peygamberleri ve mü’minleri Allah’tan, Allah’ın kitabından uzaklaştırmak, Allah’a kul-luktan çıkarmak ve Sırât-ı Müstakîmden uzaklaştırmaktır. Gerek cin şeytanları ve gerekse bunların rollerini üstlenen iki ayaklı insan şeytanları, insanları Allah’a kulluktan koparabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. İnsanların önlerine farklı secde makamları çıkarırlar. Çünkü cin ve insan şeytanları kesinlikle bilirler ki insanlar mutlaka secde edeceklerdir. İnsanlar yaratılış gereği birilerine kulluk yapmaya, birilerine secde etmeye müsait yaratılmışlardır. Bunu çok iyi bilen şeytanlar, insanların önüne secde edecek sahte ilahlar çıkarırlar. Futbolculara, sanatçılara, yıldızlara, güneşlere, büyüklere, büyük bilinenlere, tâğutlara, tâğutların yasalarına, mallara, makamlara secde ettirirler. Onların tüm dertleri insanlar Allah’a secde etmesinler de kime ve neye secde ederlerse etsinler fark etmez. İnsanların önüne öyle hayat programları çıkarırlar ki, bu programlar içinde insanların Allah’a ulaşmaları mümkün değildir. Cin ve insan şeytanlarının düzenledikleri hayat programı, insanların Allah’a ulaşmalarını baştan bitirmektedir. Yine insan ve cin şeytanları, insanların dinle tanışmamala- rı, kitaplarıyla ve peygamberleriyle tanışmamaları için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Din eğitimini yasaklarlar, kitaba ve peygambere yasak koyarlar. İsterler ki dinleriyle tanışamayan insanlar Allah’a kulluktan kopup başka şeylerin kulu kölesi olsunlar. Eğer her şeye rağmen insanlar dinleriyle tanışma eğilimi göstermişlerse, bu defa da onların karşılarına bozuk bir din, kitaba ve sünnete dayanmayan bir din çıkarırlar ve “işte din budur” derler. Ne yapar yapar insanları İslâm’dan saptırmaya çalışırlar. Bunu beceremezse eğer, yâni muhatabı her şeye rağmen yine de İslâm’a girerse, bu sefer de o kişinin girdiği yolu, girdiği İslâm’ı eğri büğrü yapmaya çalışır. Muhatap aldığı kimsenin İslâm’ını bozar. Din yaşıyorum diye bid’atleri karşısına çıkarır onun, ya da din diye insanların sunduğu, aslını bir türlü öğreneme-diği bir yığın felsefenin içine çeker onu. Muhatabını Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine değil de insanların kitaplarına, insanların sözlerine sevk eder. Biraz daha açık söyleyelim, Allah’a değil de güneşlere, güneş gibi büyüklere secde etmelerini sağlar. Allah dururken büyüklerin önünde secde ettirir. Güneş aslında büyük yıldızdır değil mi? Böyle güneş gibi piyasada yıldızı parlayan niceleri vardır ki, niceleri onlara secde etmektedirler, onlara secde etmek için çırpınmaktadırlar Allah korusun. Demek ki, Allah elçilerine ve mü’minlere düşman olan, onları imandan ve Allah’a kulluktan çıkarmak için çırpınan, buna karşılık kâfirleri de küfürlerinde, şirklerinde ve isyanlarında sabırlı olmaya, yollarında sabit olmaya teşvik eden, onların amellerini kendilerine süslü ve mantıklı göstermeye çalışan insan ve cin şeytanları vardır. İnsanları kendi kötü âkıbetlerine, kendi secdesizliklerine, kendi küfürlerine, kendi şirklerine ve en sonunda da kendi cehennemlerine çağıran şeytanlar vardır. Zaten şeytan da bu demektir. Bu gayeyle hareket eden her şey şeytandır ve şeytan fonksiyonunu üstlenmiş demektir. Bu şeytanlar birbirlerine vahyediyorlar. Birbirlerine bilgi aktarıyorlar, bilgi fısıldıyorlar. Birbirlerini aldatmak niyetiyle sözün yaldızlısını söylüyorlar. Yaldızlı, parlak, aldatıcı sözler söylüyorlar. İçten içe, ta içe, merkeze, damara doğru nüfuz edici bir seslenme, bir fısıldama gerçekleştiriyorlar. Allah peygamberine yapar, vahiydir, şeytanlar bir-birlerine ve dostlarına yaparlar, o da vahiydir. Böylece de hem peygamberleri, hem de Müslümanları yanıltarak, aldatarak dinden, imandan ve Allah’a kulluktan uzaklaştırmak, kâfirleri de küfürlerinde, şirklerinde ısrarlı hale getirmek istiyorlar. O halde “zuhrufel kavil’e” çok dikkat edeceğiz. Süslü sözlere, damara ulaşan yaldızlı ifadelere çok dikkat edeceğiz. Hani biliyoruz ki zehiri teneke kapta vermezler, altın kapta verirler. Yâni böyle bize hoş gelen, kalbimizi okşayan nice hoş sözler eğer âyet ve hadis değilse bunlar konusunda daha bir uyanık davranmak zorundayız. Acaba kim ne için söyledi bunları? Belki de bizi ta damarımızdan vuran şeytan sözleridir bunlar. Şeytanlar belki de bizi de kendilerinden eylemeye çalışıyorlar bu sözlerle. Kitabımızın beyânıyla münâfıklar da öyle sözler söylerler. Münâfikûn sûresi bunu çok hoş anlatır. “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki dayanmış keresteler gibidir. Her sayhayı kendi aleyhlerinde zannederler. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar?” (Münâfikûn 4) Sen onları bir görsen cisimleri, kalıpları, kaportaları pek hoşuna gider. Cisimleri, cüsseleri hoşuna gider. Kellifelli adamlardır. Kelle kulak yerinde. Konuştukları zaman dinlersin, çünkü çok yerinde oturaklı sözler söylerler. Yani onların boşlukta işgal ettikleri bir yerleri, bir konumları var ki, bir makamları, bir statüleri var ki işte bu konumları dikkat çeker. Amirdirler, âlimdirler, fazıldırlar, bilgiçtirler, öğretmendirler, müdürdürler, patrondurlar filan ya, işte onların bu durumları senin pek hoşuna gider. Dikkat ederseniz burada "Ecsâmuhum" deniyor. Yani onların mânâları değil, akılları değil, bakışları, görüşleri, basiretleri değil cisimleri hoşuna gider diyor Rabbimiz. Bu adamların cisimleri hoşuna gidiyormuş Rasûlullah’ın. Onların cisimlerini, kalıplarını, konumlarını görünce keşke şu adamlar Müslüman olsaydı diyormuş Allah’ın Resûlü. Niye böyle diyordu Allah’ın Resûlü? Bakıyordu güçlü kuvvetli gibi, etrafına söz geçirecek gibi, kellifelli görünüyorlardı. Ra-sûlullah’ın yanına geldiklerinde ciddi ciddi, iddialı, iddialı laflar ediyorlardı. Büyük büyük laflar ediyorlardı. Rabbimiz diyor ki konuştukları zaman neredeyse onları dinlemek istersiniz. Fasih konuşurlar, düzgün konuşurlar onları dinleyen birileri fesahat ve belâgatların ötürü sözlerine kulak verip dinlemek ister. Şimdi de görüyoruz işte adamlar kellifelli çıkıyorlar milletin karşısına ekonomi mekonomi diye başlıyorlar, ülke idaresi filan diyorlar, dinleyince bayağı bayağı düşünen birisi filan zannediyorsunuz, ama adamların ciğeri beş para etmiyor. Allah diyor ki, onlar sanki duvara dayanmış keresteler gibidirler. Sanki kenara dayanmış kalaslar gibidir adamlar. Bu adamlar Rasûlullah’ın meclislerine gelir gâyet ciddi, ağırbaşlı bir şekilde Allah’ın Resûlünü dinler görünürlermiş. Söze kulak verirler, sözü almaya ve anlamaya çalıştıkları tavrını sergilerlermiş. Ama bu tavırlarının tamamen aksine kulaklarına asla söz gitmiyor, kalplerine inmiyordu. Sanki söz duvara çarpıyor ve söyleyene geri dönüyordu. Allah buyurur ki sanki onlar duvara yaslanmış kütükler, keresteler gibiydi. Kalplerinde hiçbir şey yoktur, kafaları bomboştur onların. Kalbinde imanı olmayan bir kimsede bilgi, izzet, şeref de yoktur. Dökülen elbiseler içinde de olsa, evi barkı, parası pulu olmasa da, konuşması da insanların alkışlayacağı bir şekilde olmasa da Allah için hayatını feda eden bir Müslüman üstündür Allah katında. Ama beri tarafta boylu, poslu, malı mülkü var, kavmi kabilesi var, güzel konuşma yeteneği var, ama kalbinde Allah’a iman ve teslimiyet yoksa o kimse Allah katında beş para etmez. Âyetteki kereste, kütük benzetmesinden anlıyoruz ki sanki bu adamlar ruhu olmayan cesetler gibidirler. Yani ağaca bir insan elbisesi giydirilmiş Rasûlullah’ın karşısında oturuyorlardı. Ağaçtan adamlardı bunlar. Ruhu olmayan, aklı olmayan, idraki olmayan, zerre kadar düşünceleri olmayan cisimlerdir bunlar. Aldatıcı süslü sözler söyleyerek insanları aldatmaya çalışıyorlar. İşte görüyoruz ki tüm insan ve cin şeytanları izinleri kaldırmışlar, gece gündüz durup dinlenmeden dostlarına, birbirlerine vahiy ulaştırıyorlar. Şu ülkenin her tarafına uzanan yayın şebekeleri, şu ba-sın yayın, şu insanların yatak odalarına kadar uzanan medya, kendi vahiyleriyle, kendi bilgi aktarımları, kendi yorumlarıyla insanlar üzerinde istedikleri gibi egemenlik kurabilmektedirler. İnsanları bu şeytan vahiyleriyle istedikleri gibi yönlendirebilmektedirler. İşin garip olan ta-rafı, Allah vahyine inandıklarını iddia eden Müslümanlar da, “aman bunların haberlerini, aman bunların yorumlarını kaçırmayalım” diyerek onların aktardıkları vahiy araçlarına gönüllü olarak teslim olmuşlar, mekteplerinde, çarşılarında, pazarlarında, hattâ yatak odalarında bile bunların vahiylerinin hakimiyeti altına girmişlerdir. Sanki bu halleriyle Müslümanlar diyor ki: “Ey şeytanlar! Ey insan ve cin şeytanları! Biz size teslim olduk! Bizim hayatımızı düzenleyenler sizlersiniz! Biz yediğimiz yemekten, içtiğimiz sudan daha fazla sizin vahiylerinize muhtacız! Çocuklarımızın eğitimini, hanımlarımızın konumlarını biz sizin vahiylerinize bıraktık! Gece gündüz biz sizi izliyoruz, sizin vahyiniz olmadan biz yaşayamayız. Aman bizi ihmal etmeyin, aman bizi vahiysiz bırakmayın. Bizi terk ederseniz biz ne yaparız? Nasıl ederiz? Biz hayatımızı neyle ve nasıl düzenleriz?” diyerek gözlerini, kulaklarını, kalplerini açıp bu şeytanların vahiylerine yönelmişler. Allah’ın vahyini terk ederek, Rablerinin kitabını terk ederek bu şeytan vahiylerine itibar ediyorlar. Ama bizler elhamdülillah Kur’an’ı tanıyoruz, onunla şeytanı ta-nıyoruz. Kitabımız sayesinde şeytanı ve şeytanın vahiylerini, taktiklerini tanıyoruz. Onun vahiylerinden Rabbimize sığınırız. Kur’an’ı tanımayan, Allah’ın vahyinden haberdar olmayan hiç kimse şeytanı da, şeytanların vahiylerini de tanıyamaz, onlardan nasıl sığınması gerektiğini de bilemez. Hem insan şeytanları hem de cin şeytanları el ele vermişler, Allah kullarını dinsizleştirmenin kavgasını veriyorlar. Peki acaba Allah bu şeytanlara neden bu izni tanıyor? Acaba neden Allah kendi vahyine rağmen onların vahiylerine müsaade ediyor? Neden Allah kullarını kendi vahyinden uzaklaştırıp gündem değiştirerek kendi vahiylerini insanlara empoze fırsatı veriyor bu şeytanlara? Niye bu kâfirlere Allah imkân veriyor? diye aklımıza bir soru gelirse deriz ki, Rabbimiz imtihan gereği yeryüzünde buna imkân tanımıştır. Âyetin sonunda diyor ki Rabbimiz: Onlar böyle vahy ediyorlar diye sakın onlara bir güç ve kuvvet filan izafe etmeye, onları güçlü filan zannetmeye kalkışmayın. Ne yapayım, onlar geliyorlar, kalbimin derinliklerine vahy ediyorlar, ben de çaresiz onların dediklerini yapmak zorunda kalıyorum filan demeye kalkışmayın. Eğer Allah dileseydi onlar bunu yapamazlardı. Ama bu bir imtihandır ve Allah imtihan dünyasında buna müsaade etmiştir. Unutmayalım ki şeytan, kendisine sen güçlüsün demeyen bir kimseye hiçbir şey yapamaz. Şeytan, sen güçlüsün, hadi bana emret de senin çalgına göre oynayayım diyenlerden başkası üzerinde asla etkili olamaz. Bakın tarihte bunun çok hoş bir örneği Enfâl sûresinde anlatılır. “Şeytan onlara işlediklerini güzel gösterir ve "Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur; doğrusu ben de size yardımcıyım" dedi. İki ordu karşılaşınca da, geri dönüp, "Benim sizinle ilgim yok; doğrusu sizin görmediğinizi ben görüyorum ve şüphesiz Allah’tan korkuyorum, Allah'ın azabı şiddetlidir" dedi” (Enfâl 48) Evet, Cebrâil Müslümanların safında, mü’minlerin meleklerle desteklendikleri bir ortamda kâfirlerin, Kureyş ordusunun tek dostları var, o da şeytan. Allah’la savaşın içindelerken şeytan onlara bu yaptıklarını süslü gösteriyordu. Şeytan onlara amellerini süslü ve mantıklı gösterdiği için ne yaptıklarının farkında değillerdi alçaklar. Şeytan kendilerine gelip cesaret vererek, destek va’dinde bulunarak diyordu ki, bugün insanlardan size galip gelebilecek kimse yoktur. Ben de size destek verdikten sonra artık sizin karşınızda durabilecek hiç bir güç yoktur diyordu. Yaldızlı ve aldatıcı vaatlerde bulunuyordu. Derdi neydi şeytanın? Tüm derdi onları Müslümanlarla savaştırıp Müslümanlara bir yenilgi tattırmak. Ya da ne fark eder her iki tarafın da ka-nını döktürmek. Çünkü ister o taraftan ister bu taraftan hepsi düşmanı olan Adem’in çocukları ya. Çünkü Allah dostlarının ezelî düşmanıdır şeytan. Bakın kâfirlere doğrusu ben size yardımcıyım, ben size müzâhirim, size destek vereceğim. Ama ne zaman ki iki ordu karşı karşıya geldi, şeytan hemen ökçeleri üzerinde gerisin geriye dönerek kaçarken şöyle diyordu: Ben sizden beriyim. Ben sizden uzağım. Benim sizinle bir ilgim yoktur. Çünkü ben sizin görmediklerinizi görüyorum. Ben Cebrâil’i görüyorum. İçinde Cebrâil’in bulunduğu bir orduyla savaşılmaz. Bu orduyla baş edilmez. Böyle bir ordunun karşısında durmaktan Allah’a sınırım. Ben Allah’tan korkarım zira Allah’ın azabı çok şedittir. Dikkat ediyor musunuz? Bu sözleri kim söylüyor? Şeytan. Ben Allah’tan korkarım diyor. Vay bugün Müslümanlardan başınıza geleceklere diyor. İşte böyledir şeytan. İşte kâfirlerin dostu bu kadardır. Teşvik eder, cesaret verir, dürtükler, oraya kadar getirir, sonra da dostlarını terk ederek kaçıp gider. Tabii bizzat bir insan sûretinde mi geldi onlara? Yoksa bu vesveseleri kâfirlerin gönlüne mi attı? Bunu bilemiyoruz. Bu âyetler bize şunu söylüyor: Ey Müslümanlar, işte kâ-firlerin destekçisi bu kadardır. Eğer sizler bir kâfir ordu karşısında sabreder, direnir, dayanır ve yılgınlık göstermezseniz onların kalplerine geçici bir cesaret veren şeytanları onları terk edecek, mutlaka onların kalplerini korku dolduracak ve Rabbiniz desteğiyle sizi galip getirecektir. Kâfirlerin dostları sahtedir, sizin dostunuz Allah’tır bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, siz onları iftiralarıyla baş başa bırakın. Sizler Rabbinizin vahyiyle beraber olun ve yolunuza devam edin, onların size yapabileceği hiçbir şey yoktur. Eğer siz onların gündemlerine değer vermez, onların programlarıyla ilgilenmezseniz, kesinlikle bilesiniz ki onların size yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü onlar ancak kendilerine değer veren, kendilerine teslim olan kimseler üzerinde etkili olabilecekleridir. Allah’ı, O’nun kitabını tanımayan insanlar çaresizlik ortaya ko-yuyorlar bugün. Diyorlar ki; efendim ne yapalım, bir yandan örf ve âdetler, bir yandan yönetmelikler, bir yandan moda, bir yandan çevre, nefis ve şeytan öyle bir asılıyor ki mecalimiz kalmıyor. Evet bir elinden her şey seni cehenneme doğru çekiyorsa, öteki elinle sen Allah’ın kitabına öyle ciddi bir tutun ki, bak o zaman hangi taraf kuvvetliyse o tarafa gideceksin. Peki bu insan ve cin şeytanları bu vahiyleri neden insanlara ulaştırıyorlar? Dertleri ne bu şeytanların? Ya da neden izin veriyormuş bunlara Rabbimiz? Âhirete inanmayanların gönülleri onlara, onların vahiylerine meyletsin de, yarın; ya Rabbi bizim bunlardan haberimiz yoktu, bizim şeytanlardan ve onların vahiylerinden haberimiz yoktu, bizim senin kitabından da, senin vahyinden de haberimiz yoktu demesinler, böyle bir mâzeretleri kalmasın diye Allah onlara müsaade ediyor. Rabbimiz iki vahyi de haber veriyor. Hem kendi vahyini, hem de şeytanların vahiylerini haber veriyor. Tüm detaylarına kadar bunları ortaya koyuyor. Buna göre Allah vahyine uyanların hem dünyada mutlu, güzel bir hayat yaşayacağını, hem de âhirette cennete, Allah’ın rahmetine ulaşacağını; şeytanların vahiylerine teslim olup, hayatlarını onlardan aldıkları mesajlarla düzenlemeye çalışanların da dünyada bedbaht bir hayat yaşamak zorunda kaldıkları gibi, âhirette de cehenneme yuvarlanmak zorunda kalacaklarını haber veriyor. Allah vahyinden kaçanlar unutmasınlar ki, bu kaçışla birlikte onlar şeytan vahiylerine teslim olmak zorunda kalacaklardır. Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanların başına kuzgun gibi tâğutlar çöker, şeytanlar ve şeytan vahiyleri gündeme gelir ki zorlamayla, dayatmayla, hile ve aldatmalarla on-ları her taraflarından kıskıvrak bağlarlar, ağlarına düşürürler. Onların yularlarını ellerine alırlar ve onların velileri olurlar. Onları nûrdan, imandan, İslâm’dan, Allah’a kulluktan, yaratılışlarından, fıtratlarından, insanlıklarından, doğru yoldan çıkarıp karanlıklara, küfre, inkâra, ilhâ-da ve karanlıklara sürüklerler. Gidilmeyecek yollara sürüklerler onları. Çünkü tâğutlar aydınlık yolları sevmezler. Aklı, ilmi, düşünceyi fesâda verirler, ahlâkı ve fıtratı bozarlar. Allah ve Resulüyle yarış iddiasıyla yapılmayacak şeyleri yaparlar. Peşlerine taktıkları insanları belâların kucağına taşırlar. Boyunlarındaki ipin ucunu, o ipin de, kendilerinin de sahibi olan Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutmak isterler, onları kendilerine kul, köle edinirler. İnsanlar güya Allah’a kulluktan kaçarken bu defa tâğutların ve şeytanların kulu, kölesi olurlar. Allah’ı inkâr eden, velâyetini Allah’a vermeyen kişi binlerce tâğutun ve şeytanın kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken birçok tâğuta kulluğa razı olur. Meselâ Allah’a kul-luktan kaçan kişi evvela kendisini Allah’a kulluktan koparıp ayaklarını kaydırmak için fırsat kollayan şeytanın kulu durumuna düşer. Sonra onu Allah’ın arzularından koparıp, kendi arzu ve şehvetlerinin kulu kölesi durumuna düşürmek isteyen nefsinin kulu durumuna düşer. Daha sonra başkalarının, karısı, babası, anası, çocukları, akrabaları, kavmi, kabilesi, milleti, devleti, politik ve dinî liderleri, ağası, patronu, çevresi, âdetleri, töreleri, modası ve daha yüzlerce tâğutun kulu, kölesi durumuna düşecektir. İşte görüyoruz ki, Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanlar bir tek Allah’a kulluktan kaçarken yığınlarla tâğutun kulu kölesi olmuşlar. Kimisi şeytanın kulu, kimisi nefsin kulu, kimisi modanın kulu, kimisi şehvetlerinin, kadının, âdetlerin, törelerin, kanun koyucuların, çevrenin, ağaların, patronların kulu. Kimisi bu âlemde sebepler nizamı üzerinde galip ve müessir zannettikleri, zarar ve felâketler anında kendilerinden medet umdukları, kendilerine sığındıkları, kendilerini kurtarıcı olarak bildikleri kimselerin kulu. Bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşacaklarını zanneden bu insanlar, boyunlarına pek çok sahte ilahın kulluk iplerini takmışlar ve onların çektikleri yere gitmek zorunda kalmışlardır. Hepsini aynı anda razı etmek zorunda kalmış, kalpleri parça parça olmuş, burunlarına vurulmadık zincir kalmamış, zillet ve meskenetin dibine düşmek zorunda kalmışlardır. O halde Allah dışındaki tüm tâğutları inkâr edip, hayatımızda onlara karışma alanı bırakmayıp, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu sadece Allah’ın eline verip, sadece Rabbimizi velî kabul etmek zorundayız. Sadece Allah’ı velî kabul edip, kulluğumuzu sadece Allah’a yapıp, Allah’ın bizim adımıza aldığı kulluk maddelerine sımsıkı sarılıp bu karanlıklardan kurtulmak zorundayız. Bundan başka çaremiz de yoktur. Allah yardımcımız olsun inşallah. İşte bu âyet-i kerîmede Rablerinin velâyetinden çıkıp, kendilerine Allah dışında bir takım veliler bulup onların himayesine girmeye çalışan insanlara deniyor ki, onların hesaplarını Allah tutmaktadır. Onların sicillerini, amel defterlerini tutan Allah’tır, onların yaptıklarının hesabını soracak olan da Allah’tır. Bu yüzden ey peygamberim, sen onların üzerlerine vekil değilsin! Yâni bu insanların kaderleri senin elinde değildir, bu insanların kalplerine hükmeden sen değilsin ki on-ları hemen bu dine kazandırasın. Bu insanların kaderleri senin elinde değil ki, sen sana karşı gelen bu insanların defterlerini hemen dürüp onların işlerini bitiriveresin. Rabbimiz burada peygamberin konumunu ve fonksiyonunu belirlemektedir. Ama anlıyoruz ki bu hitap peygamberden çok onun muhataplarınadır. Yâni bilesiniz ki ey insanlar, bu Allah’ın elçisinin elinde bile bir şey yoktur. Hâl böyleyken sizin hayatınızda etkili zannettikleriniz, Allah dışında kendilerini veliler edindiğiniz, hayatınıza karışma yetkisi verdiğiniz bu varlıklara da ne oluyor? Sizin Allah dışında keramet sahibi zannettikleriniz, Allah yanında kendilerinde güç ve kuvvet var zannedip kendilerine dua edip imdadınıza çağırdığınız, kendilerine sığınmaya çalıştığınız bu varlıklar da ne oluyor? denmektedir. Evet demek ki Allah peygamberlerine vahy ediyor, şeytanlar da birbirlerine vahy ediyor. Cin şeytanları insan şeytanlarına vahy ediyor, insan şeytanları da insan şeytanlarına vahy ediyor. İnsan şeytanlarının cin şeytanlarına vahy ettiğini bilmiyorum. Yaldızlı, süslü, parlak sözlerde bulunuyorlar. Ne dersiniz? Bazen kalbinize şöyle ılık bir sesin aktığını duydunuz mu? “Yatak odanızı değiştirin! Yâni artık bu devir de öyle yatılmaz ki!” Bu ses ister iki ayaklı insan şeytanlarından gelsin, isterse cin şeytanlarından. Sana ne? Nasıl yatarsam yatarım, keyfimin kahyası mısın be? Ama bakın hem aldatıcı, hem de yaldızlı sözler. Sizi düşünüyoruz efendim. Sizin için yâni. Daha bir huzur ve sükununuzu düşünüyoruz dercesine. Derken bir başka fısıltı; “Efendim, çocuğunuzun istikbali için, kızınızın geleceğini karartmamanız için şunları şunları öğretmeli, şuralarda okutmalı değil misiniz.” Vs vs. Adamlar böylece birbirlerinin şeytanlıklarını devam ettiriyorlar. Müşterilerini kaybetmemeye çalışıyorlar. Yanlışlıkları devam etsin istiyorlar. Âhirete inanmayanların kalpleri bu konuda sağlamlaşsın, imansızlıklarından mutmain olsunlar, sapık yollarından dönmesinler diye böyle yapıyorlar. Bu sözlere kulak kesilsinler de yollarına devam etsinler diye. Allah için burada hepimize bir uyarıda bulunayım. Duyduğunuz tüm sözler, tüm fısıltılar kimden gelirse gelsin, eğer vahiy değilse dikkat edin, dinlemeyin. Hep şüpheci olalım demiyorum, hep Kurâncı olalım diyorum, hep vahiyci olalım diyorum. Çünkü şöyle sorayım; Allah için söyleyin, duyduğumuz hangi sözün bizdeki etkisinden dolayı yarın hesaba çekilmeyeceğiz? Kitaba ve sünnete uygun olmayan o sözleri niçin dinledin diye bir hesap gelmeyecek mi yarın? İşte onun için titiz davranmak zorundayız. Bize denilen her şey için; ya bunlar vahye aykırıysa, ya vahye uygunsa demek zorundayız. Kıyafetin şöyle olsun, telefonun, araban böyle olsun. Sevgide ve nefrette, kabulde ve rette hülasa hayatın tüm birimlerinde kim ne diyorsa desin, demeye devam etsin biz onları değil vahyi dinleyeceğiz. Kur’an’la beraberliğimizin ana esprisi işte bu olacak. Demek ki birileri vahy ediyorlar. Yâni her peygamberin böyle şeytanları vardır. Aslında bunu biraz daha açık söylersek; her bir pey-gamberî anlayışın, her bir peygamberî yaşantının mutlaka bir şeytan düşmanı vardır. Peygamber efendimizden bize intikal eden her bir peygamberî sünnetin mutlaka bir düşman şeytanı vardır. Yâni peygamberimin bana yansıyan her bir hayat bölümüyle ilgili mutlaka bir düşman şeytanı vardır. Peygamberimin bana getirdiği her bir haber programı konusunda insanlar ve cinlerin şeytanları düşmanlık planları sunarlar. O haberleri benim hayatımda diskalifiye etmek, etkilerini kaldırmak isterler. O konuda bizi peygamberî anlayıştan uzaklaştırabilmek için o şeytanlar bize aksi bir şeyler fısıldarlar, vahy ederler. Ya da kitabımızda bizim hayatımız için, bizim Müslümanlığımız için bize sunulan her bir peygamber örnekliğine karşı bir düşman şeytanla kar-şı karşıyayız. Hangi peygamberin bir örnek yönü sunulmuşsa, onu yok farz ettirecek, değiştirecek bir şeytan vahyiyle karşı karşıyayız. Bunu çok iyi anlamak zorundayız. Eğer hayatımızı düzenleyen vahiy Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ değilse, Allah vahyi değilse, o zaman kimin vahiyleriyle bir hayat yaşadığımızı iyi anlamak zorundayız.