124. “Onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah'ın peygamberlerine verilen bize de verilmedikçe inanmayız” derler. Allah, peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve hilelerinden ötürü de şiddetli bir azap erişecektir” Kendilerine bir âyet geldiği zaman, kendilerine âyetler geldiği zaman, Allah’ın elçileri kendilerine Allah’ın âyetlerini getirip duyur-dukları zaman derler ki bu adâletsizliktir! Olmaz böyle şey! Allah pey-gambere ne göndermişse bize de aynısını göndermek zorundadır! Peygamberlerine gönderdiklerinden bize de göndermedikçe biz kesinlikle ona inanmayacağız! Peygambere ne gönderdiyse? Vahiy mi geliyordu onlara? Bize de gelmedikçe, melek mi iniyordu onlara? Bi-ze de indirilmedikçe, Allah’la mı konuşuyorlardı o peygamberler? Biz de onunla konuşmadıkça, kitap mı okuyorlardı onlar? Biz de aynısını okumadıkça kesinlikle biz ona inanmayacağız. Yâni hakka inanmama konusunda kendilerine bir haklılık payesi çıkarmak istemektedirler. Madem ki Allah’ın elçilerine gelenler bize gelmedi, mademki Allah elçilerini bizden ayırmıştır, o halde varsın o elçiler ona inansın biz de ona iman etmemekte haklıyız demeye çalışıyorlardı. Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın kitaplarına inanmayışlarına kılıf bulmaya çalışıyorlar hainler. Güya böylece kendilerini sorumluluktan kurtarmaya çalışıyorlar. Eh ne yapalım? Allah’ın elçilerine gelenler bize de gelseydi biz de inanırdık diyorlar. Halbuki ne fark edecek de? Ha kendilerine gelmiş vahiy, ha da kendi içlerinden birisine gelmiş, ne fark eder? Bu neyi değiştirecek de? Zaten gerçek mânâda vahyi bilselerdi bunu asla diyemezlerdi. Değil mi ki o mesaj peygamberler tarafından kendilerine ulaştırılmıştır. Allahu Teâlâ yeryüzünde herkesi peygamber seçecek ve herkese ayrı ayrı vahiy gönderecek değildi ya. İnsanlardan birisini bu konuda odak nokta seçip onların tamamının hayatına karışmak üzere vahyini ulaştırmıştır. Bunu tarih boyunca hep istediler Allah elçilerinden. Her dönem toplumu peygamberlerinden istediler bunu. Ama bakıyoruz günümüz insanları bunu istemekle beraber farklı şeyler de istiyorlar. Eh o bir peygamberdi ve elbette öyle yapmak zorundaydı, biz peygamber miyiz ki bunları, bunları yapalım? diyorlar. Biz peygamber miyiz ki ümmet kayıralım? Biz peygamber miyiz ki namaz kılalım? Biz peygamber miyiz ki bu şekilde giyinelim? Biz peygamber miyiz ki sürekli kitapla beraber olalım? Efendim elbette o peygamberdi. Elbette onlar sahâbeydi. Biz sahâbe miyiz ki onlar gibi olalım? Efendim elbette o İmâm Ebu Hanife idi. Elbette o İmam Şafii’ydi. Biz nasıl onlar gibi olabiliriz? Onlar Osmanlıydı, onlar Selçukluydu. Veya işte efendim biz hafız değiliz ki, biz İmam Hatip mezunu, biz İlâhiyat mezunu değiliz ki, biz din dersi öğretmeni değiliz ki vs. vs. Evet diyorlar ki onlar peygamberdi biz peygamber değiliz. Peygamberlik bekliyorlar beyefendiler. Kendilerinin de peygamber ol-malarını, kendilerine de vahiy gönderilmesini bekliyorlar. Öyle olursa biz de inanacağız diyorlar. Ama kesinlikle dertleri iman değil bu itiraz-da bulunanların. Dertleri kendilerini iman sorumluluğundan kurtarabilmek için mugalata yapıyorlar alçaklar. Bunu diyen insanlara şunu sormak lâzım: Peki acaba Allah’ın kendilerini elçi seçip vahiy gönderdiği peygamberler kendilerine gelen bu vahiyler konusunda sizden farklı mıdırlar? Bu peygamberlerin sizden farklı bir yönleri var mı bu konuda? Acaba bu peygamberler ken-dilerine âyet gelmiş diye, kendilerine vahiy gelmiş diye torpilli olarak bu âyetleri yaşamadan, bu vahye teslim olmadan sorgusuz sualsiz direk cennete mi gidecekler? Siz peygambersiniz, siz bunlardan sorumlu değilsiniz, siz direk cennete gideceksiniz diye bu peygamber-lerin getirdiği âyetlerin içinde bir tek âyet gördünüz mü? Hayır. Onlar da tıpkı sizler gibi kendilerine gelen bu âyetlerin ortaya koyduğu kulluğu icra etmekle mükellef değiller mi? Yâni sizler tarih boyunca Allah’ın göndermiş olduğu bu peygamberlerden hiç birisinin diğer insanlardan farklı bir hayat yaşadığını gördünüz mü? Bu insanların sorumlu olduğu kulluğu terk eden bir tek peygamber gösterebilir misiniz? Bu peygamberler kendileri elçi seçilmişler, kendilerine vahiy gelmiş diye kulluk yapmadan direk cennete gidecekler de öteki insanlar cennete gitmeyecekler mi? Bunu mu demek istiyorsunuz? Ne demek istiyor-sunuz siz? Halbuki iman konusunda, kulluk konusunda, cennet ve ce-hennem konusunda peygamberlerin diğer mü’minlerden hiçbir fark-ları yoktur. Yâni Allah bizi de elçi seçseydi, bize de vahiy gönder-seydi o zaman biz de inanırdık demeye çalışıyorsunuz. Halbuki siz de biliyor ve kabul ediyorsunuz ki Allah’ın peygamberleri hepimizden çok Allah’a kulluk yaptılar, Allah’a, Allah’ın arzularına, Allah’ın yasalarına ters düşme konusunda hepimizden daha çok Allah’tan korktular. Yeryüzünde en tavizsiz, en halis, en ciddi bir hayatı ve kulluğu ilk önce onlar ortaya koydular. En güzel biçimde yeryüzünde kulluk örneğini onlar sergileyip bize gösterdiler. Tüm toplumları, tüm çevreleri getirdikleri vahiyden vazgeçseler bile, yan çizseler bile onlar yeryüzünde asla Rablerine kulluktan ve Rablerinin emirlerini yerine getirmekten vazgeçmediler. Toplumlarının yalanlamalarına, çevrelerinin alaylarına, akrabalarının dışlamalarına kahramanca göğüs gerdiler. Söyleyin bakalım şimdi, peygamberlik bekleyen sizler bunların milyonda birine katlanabilecek misiniz? Böyle bir kulluk yapmaya hazır mısınız? Onlar böyle yaşadılar. Eğer bizler de onların sarıldıkları kitaba, onların uyguladıkları mesaja, onların gerçekleştirdikleri kulluğa yönelir ve tıpkı onlar gibi Rabbimizin istediği bir hayatı yaşamaya çalışırsak kesinlikle bilelim ki biz de onların ulaştıkları makamlara ulaşacak, onların gittikleri cennetlere gideceğiz demektir. Ve hiç birimizin niye onlara vahiy geliyor da bize gelmiyor diye kendimizi sorumluluktan kurtarmaya hakkımız da yoktur. Rabbimiz bu risâletini, peygamberliğini kime vereceğini, bu nîmetini kime lütfedeceğini en iyi bilendir. Hangi peygambere ne tür âyetler göndereceğini de elbette en iyi bilendir. Hiç kimsenin ne bu konuda, ne de diğer konularda Allah’a akıl vermeye, Ona yol göstermeye hakkı da, yetkisi de yoktur. Şunu da unutmayalım ki bu şekilde Allah’a kafa tutan, Allah elçilerine karşı gelen, Allah’ın takdirini ve yasalarını beğenmeyen kimselere bu hilelerinden ve kirli işlerinden dolayı, bu küstahça karıştırdıkları haltlarından dolayı, bu dalaverelerle insanları Allah yolundan uzaklaştırdıkları ve saptırdıklarından dolayı alçaklık gelecektir. Bunlar yeryüzünde alçaklığın mahkumu olacaklar. Allah gururlarını kıracak ve alçaldıkça alçalacaklar alçaklar. Ama tabi bütün bunlar kendi yapıp ettiklerinden kaynaklanıyor. Terbiyesiz herifler, peygambere gelen bize de gelmeli diyor-lar. Ya da bizim istediğimiz cinsten âyetler gelmeli diyorlar. Daha önceki peygamberlere gönderilen özel mûcizeler gelmeli. Musa aley-hisselâmın elindeki taştan su çıkaran, isteyince yılan olan, vurunca denizi yaran Âsâ, Sâlih aleyhisselâmın devesi bize de gelmedikçe di-yorlar. Bir de tamam inanalım, ama o peygambere verilenler bize de verilsin. Yâni bu mesaj bizim de olsun, Allah neden bir tek ona gönderiyor? Bize de bir peygamberlik versin, bize de kitap versin diyor-lar. Peygamber olma sevdasına kapılıyor hainler. İnsanların bu mantıkla imandan yüz çevirdiklerini Rabbimiz bize Müddessir sûresinde de anlatıyordu. “Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini isterler.” (Müddessir 52) İsterler ki her birerine verilmiş özel kitapları olsun. Yâni herkes peygamber olsun. Hayır hayır bunların derdi her birerinin önüne açılmış sahifeleri, kitapları olsun isterler. Hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Yâni bunlar hepsi peygamber olsun isterler. Hepsine ayrı ayrı birer kitap verilsin, hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitapları olsun ve hepsi de kendi kitaplarına bakarak Allah’ın istediği budur! Allah’ın muradı budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabımdan böyle anladım! demek isterler. Dolayısıyla benim anlayışım doğrudur! Benim düşüncem, benim metodum, benim dinim, benim yaşadığım hayat doğrudur! Kesin doğrudur! diyecekler, hiç kimseye bağımlı olmayacaklar. Peygamber bu âyeti nasıl anlamış, sahabe nasıl anlamış bu hiç önemli değil, önemli olan kendi kitaplarından kendi anladıkları olsun isterler. Yâni Allah’ın istediklerini kendi istedikleri gibi yorumlayacaklar ve keyiflerine göre bir din yaşayacaklar. Galiba Peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmeye çalışanların çabası da bu gibi görünüyor değil mi? Yâni Kur’an’ı peygam-berin kitabı, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayıp yaşadığı, peygamberin anlayıp uyguladığı, örneklediği bir kitap olmaktan çıkarıp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygamberin anlayıp yorumladığı kitap olarak kabul edip peygam-bere bağımlı anlamaya çalıştıkları zaman düşüncelerine, anlayışlarına peygamberî bir sınır gelecektir. Kitabı peygamberin anladığı gibi anlamak, peygamberin uyguladığı gibi pratikte uygulamak zorunda kalacaklar. O zaman hayatlarına yasaklar gelecek, onun anlayışının dışına çıkamayacaklar ve daha bir Müslümanca yaşamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygamberin sünnetini, peygamberin anlayışını, peygamberin uygulamalarını diskalifiye ederek Kur’an’ı peygambere bağımlı olmadan anlamaya çalıştılar mı, kendi istedikleri gibi âyetleri yorumlama imkânları olacak, kendi arzularına göre onu yorumlama imkânı bulmuş olacaklar. İşte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek derdi budur. İstiyorlar ki ben benim kitabımdan bunu anladım. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladım, beni başkası bağlamaz diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaşama imkânı bulabilecekler. Ama sûrede bu âyetin hemen arkasından deniyor ki, hayır hayır, öyle değil: “Hayır; daha doğrusu âhiretten korkmazlar.” (Müddessir 53) Hayır hayır! Onların yarın endişeleri yok. Hesap kitap dertleri yok onların. Âhiret endişeleri yok onların da ondan. Peygamberi kenara aldılar mı artık Kur’an’ı, dini istedikleri gibi yorumlayacaklar, istedikleri gibi bir hayat yaşayacaklar. Kendileri dine değil, dini kendilerine uyduracaklar, dertleri budur adamların. Ama âhirette soracağız onlara bunun hesabını diyor Rabbimiz. Allah’ın şöyle bir yasasını ar-tık öğrenme zamanı gelmiştir: