125. “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmîyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır.” Rabbimiz En’âm sûresinin bu bölümünde kendi yardımının, kendi hidâyetinin ve yol göstermesinin bizim irademize bağlı olduğu-nu anlatır. Allah kimi hidâyet etmek isterse, kim hür iradesiyle hidâyeti talep eder de Allah da onu hidâyette devamlı kılmak isterse onun göğsünü, onun kalbini İslâm’a genişletir. Onun sadrını İslâm’a açıverir. Dikkat ederseniz bu âyet-i kerimesinde Rabbimiz hidâyet ve dalâletin kanununu, iman ve küfrün yasasını anlatır. Elbette ki bunun ikisi de Allah’a aittir. Hidâyet de, dalâlet de, iman da, küfür de Rabbimize aittir. Peki o zaman burada hatırımıza bir soru geliyor. Madem ki hidâyet de, dalâlet de Allah’a aittir, o halde biz niye hep hidâyet isti-yoruz Allah’tan? Çünkü kimin hidâyette, kimin de dalâlette kalıcı olduğu belli olmadığı için biz sürekli Rabbimizden bunu istemek zorundayız. Yâni bugün hidâyette olsak bile, yarın bu durumu koruyup ko-ruyamayacağımız belli olmadığı için sürekli istiyoruz bunu Allah’tan. Rabbimiz bizi yaratmış, bizim karşımıza iki yol çıkarmış. Birisi küfür yolu, ötekisi de iman yolu. Birisi hidâyet, ötekisi de dalâlet. İnsanların önünde bu yolların ikisi de açıktır. İradelerinde serbest bırakılan tüm insanlar iman ya da küfür, hak ya da bâtıl, hidâyet ya da dalâlet bu ikisinden birini seçebilme özelliğinde yaratılmışlardır. İnsanı ahsen-i takvim üzere yaratan Rabbimiz bu insana aynı zamanda bu ahseni takvim üzere kalmasının devamlı olmadığını, esfel-i safiline de yuvarlanabileceğini vurgular kitabında. Bu durum kişinin kendi hür iradesine bırakılmıştır. Ama şurasını da asla unutmamalıyız ki insana verilen bu irade de onun tekvini iradesinin bir tecellisidir. Tabi burada kulun hür iradesiyle tercihinin bu işte etkili olduğunu net anlatan âyetler var kitabımızda. Onlardan birisi Zümer sûresindedir: “Allah kimin kalbini İslâm'a açmışsa, o, Rabbi katından bir nûr üzere olmaz mı? Kalpleri Allah'ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun; işte bunlar apaçık sapıklıktadırlar.” (Zümer 22) Rabbimiz burada iki insan tipini ortaya koyarak karşılaştırma yapıyor. Allah o kişinin sadrını, kalbini İslâm’a açtırmış ve de bu insan Rabbinden bir nûr üzeredir. Aklı, kalbi, duyuları İslâm’la dolmuştur. İçi, dışı nûrla, aydınlıkla dolmuş ve Rabbinin istediği bir düşünceye, bir imana, bir hayata kavuşmuştur. Evet böyle bir insan tipi var karşımızda. Allah’a yönelmiş, Allah’ın diniyle hoşnut olmuş, Allah’ın dininden razı olmuş. Gönlünde büyük bir ferahlık, büyük bir zevk var. Sadrı İslâm’a açılmış, eline de nûr olan bir kitap almış, nûr olan kitaba kanaat getirmiş, kitaba iman etmiş, kalbi onu benimsemiş, bu nûrla duyuyor, bu nûrla düşünüyor, bu nûrla yürüyor, bu nûrla hareket ediyor. Bir ikinci insan tipi daha ortaya koyuyor Rabbimiz. Bu insan da kalbi katılaşmış, İslâm’ı görmek, tanımak istememiş. Allah’ın âyetlerine gözlerini, kulaklarını, kalbini kapamış, zikri duymak istememiş, kalbi Allah’ın âyetlerine karşı kasıldıkça kasılmış. Yâni aslında bu adamların kalpleri Allah’ın şu metluv âyetlerini duydukça, Allah’ın meşhûd âyetlerini gördükçe değişmek istiyor, ama adamlar kalplerini kasıyorlar, kalplerini katılaştırıyorlar, değişmesine, tavır almasına im-kân vermiyorlar. Yâni her insanın içinde, kalbinde Allah’a yekîn bir bilgi vardır. Ama bu insanlar kendilerinde var olan Allah kendilerine hatırlatıldığı zaman ister istemez kalpleri bundan etkilenip tavır alıyor. İşte Allah’ın âyetlerinin kalplerinde meydana getirdiği tesiri yok etmek için kasılıp geri çekiyorlar, kasıyorlar. Gerçekten bir şeyler anladıkları halde karşı çıkanlara yazıklar olsun. Kalplerindeki bu kasılmayı aslında dışarıdan da, gözlerinden de, burun kıvırmalarından da anlamak, gözlemlemek mümkündür. Demek ki insanın kendi iradesi sonucu göksün İslâm’a açılması hidâyet, daralması, kapanması, sıkışması da dalâletle birlik ifa-de ediliyor. Ve yine bir insanın göksünün İslâm’a açılması, o insanın; bana hidâyet ve ya Rabbi diye Allah’a gitmesine, müracaat etmesine bağlıdır. Bütün Kur’an sanki bunu bize ısrarla anlatır. Çünkü âdil bir Allah’a iman ediyoruz. Öyleyse işi fazla karıştırmadan söyleyeyim Cenâb-ı Hak kimin hidâyetini dilerse, yâni kim kendisi hakkında kendi hür iradesiyle hidâyeti diler, hidâyeti tercih eder de Allah da onun hakkında onu ya-ratmayı murat buyurursa, işte onun sadrını İslâm’a açar. Öyleyse unutmayalım ki insan önce kendisi dileyecek bunu Allah da yara-tacak. Yâni meselâ ben kendi hakkımda hür irademle dalâleti dileye-ceğim, küfrü tercih edeceğim Allah da bunun tamamen aksine benim hakkımda hidâyet dileyip benim için hidâyet yaratacak, olmaz böyle şey. Veya ben kendi hakkımda hidâyet dileyeceğim, onu isteyeceğim Allah da benim bu isteğimin zıddına benim için dalâlet yaratacak olmaz bu. Evet Allah bizim için hidâyetten yanadır, Allah bizim için hidâyetten razıdır, dalâletten asla razı değildir, ama dünyada imtihan yasası gereği biz ne istersek onu yaratıyor Rabbimiz. Eğer bizi bizden çok seven, bizi bizden çok düşünen ve bize bizden daha çok merhamet eden olmasaydı Rabbimiz Ona isyan içinde olan biz kullarına tekrar be tekrar affedip peygamberler gön-dermezdi. Bundan anlıyoruz ki Rabbimiz bizim hidâyetimizi, hidâyette kalmamızı dilemektedir. Allah imandan razıdır hidâyetten razıdır, küfürden ve dalâletten asla razı değildir, ama yine de kulları isteyince bunların her ikisini de yaratan Odur. Yâni Rabbimiz hidâyet isteyenlere hidâyet lütfeder de, hidâyet lütfetmek istediklerinin kalbine İslâm’a bir inşirah verir. Bunun peygamber planında düşünülmesi İnşirâh sûresinin anlaşılmasına bağlıdır: “Ey Muhammed! Senin gönlünü açmadık mı? Belini büken yükünü üzerinden almadık mı? Resûlullah efendimize bir lütuftan söz ediyor bu sûre. Senin göksüne bir inşirah, bir ferahlık, bir açıklık vermedik mi? Senin kemiklerini kıracak bir yükün vardı da onu sırtından alıp indirmedik mi? Seni gündemde tutma gereğini ortaya koymadık mı diye devam eder sûre. İşte Resûlullah efendimiz görevinin başında böyle bir nimete nail oldu. Musa aleyhisselâm da Medyen’den dönerken Tur’un eteklerinde giderken gördüğü bir ateşe yöneldi, ama Allah orada ona vahyini gönderme ortamı hazırlamıştı. Hidâyet etme imkânı hazırlamıştı. Orada Rabbiyle konuşurken dedi ki Musa aleyhisselâm; ya Rabbi benim göksüme genişlik ver ve işimde de kolaylık lütfediver. Sanki isteyen kullarına diyor ki Rabbimiz; kulum, sen istedin, al öyleyse buyur deyiveriyor. Artık senin kalbin, kafan, benliğin, aklın, her şeyin İslâm’a açılacak, İslâm’la iç içe olabilirsin, İslâm’ı içine sindirebilirsin, al istediğin diyor. Evet dileyen insanın bizzat kendisidir, yaratan da Allah’tır. Önce Allah mı diliyor? Yoksa kul mu diliyor? Bunun münakaşasına gerek duymadan diyelim ki sanki Allah şartları hazırlıyor ve onu da biz seçiyoruz demek her halde en güzeli olacaktır. Yâni ben müslüman olmak istiyorum demek, Allah’a müracaat etmek demektir. Ben müs-lüman oldum demek, ben işte o hanedeyim, beni de say ya Rabbi de-mektir. Ama tabi iş ondan sonra başlar. Eğer ciddiyse bunu söyleyen kişi, Allah da onun ciddiyetini görüp kabul edeceği sınıftan kabul etmişse, o zaman göğüs açılır ve İslâm yerleşir oraya. Tabi şartları hazırlayanın yine Allah olduğunu unutmamamız gerekiyor. Meselâ birini on gün aç bırakıyorsunuz, sonra yemeklerin en güzellerinden çeşitlerinden, lezzetlerinden bahsediyorsunuz onun ya-nında, adamın iştahını kabartıyorsunuz, sonra da adamın önüne çok güzel bir sofra koyuyorsunuz, sonra da adam talep ediyor bu yemeği. İşte benim anladığım bu hidâyet meselesi de aynen bunun gibidir. Cenâb-ı Hak insanı hidâyete muhtaç yaratıyor, hidâyete meyilli yaratıyor, sonra da bu insanın karşısına hidâyeti çıkarıyor ve insan da talep ediyor, istiyor onu. Zira Cenâb-ı Hak herkes için istiyor bunu. Ama bazıları istemez. Bazıları hidâyetten yana kullanmaz oyunu. İşte Allah hidâyeti sadece bu istemeyenler için dilemez. Onu isteyip talep edenler için diyor ki bakın Rabbimiz: Biz onun göğsünü İslâm’a, hidâyete açarız. Biz iyi bir Müslüman olmak isteyelim, biz hidâyette olmak ve hidâyette kalmak isteyelim Allah bi-zim için onu yaratacak, bizim göğsümüzü istediğimiz şeye açacaktır. Sahâbe sorar Allah’ın Resulüne: Ey Allah’ın Resulü acaba göğsün İslâm’a açılmasının mânâsı ne demektir? Hoş doktorlar da açarlar insanların kalplerini. Ne adına açarlar onlar? Elbette tedavi adına açarlar. Tedavi adına, ameliyat adına, incelemek adına, ya da çevredeki talebelerine göstermek adına açarlar onlar. Sahâbenin bu sorusu karşısında Allah’ın Resulü buyurur ki Allah’ın bir nûrudur ki Allah onu oraya koyar. Allah onu oraya koyduktan sonra, kul onunla inşirah bulur. Sahâbe tekrar sorar: Peki bunun işareti nedir ey Allah’ın Resulü? Yâni bizim kalbimizin Rabbimiz tarafından İslâm’a açıldığını, oraya Rabbimiz tarafından bir nûr konulduğunu nereden anlayacağız? Allah’ın Resulü buyurur ki: Bunun alâmeti odur ki kişi İslâm’a yönelir, imana yönelir, Kur’an’a yönelir, sünnete yönelir, cennete ve itaate yönelir, ölüme hazırlığa yönelir. Evet demek ki kim kendisi için hidâyeti diler, hidâyeti tercih ederse Allah onun önüne öyle bir ufuk açar ki, o kadar rahat bir gönül huzuruna kavuşur ki, İslâm’ı çok rahat yaşar. Allah’a çok rahat kulluk yapar. Allah’ın emir ve yasaklarının tümünden razı olur. Emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmak onun için çok kolay hale gelir. Peki şimdi düşünün, düşünelim. Ne diyorsunuz? Rabbimizin size sunduğu En’âm, A’râf, İsrâ, Kehf, Enbiyâ gibi sûreleriyle, bu âyetleriyle veyâ Buhâri, Müslim, Tirmizi gibi kitaplarla sunulan pey-gamber hadisleriyle sizin göğsünüz sıkışıyor, daralıyor, zorlanıyor musunuz, yoksa her bir mesaja ulaştıkça daha bir rahat ve huzur içinde mi oluyorsunuz? Eğer şu anda bizim içimizde bir daralma varsa, Allah’ın emirlerini yerine getirme konusunda içimizde bir istek-sizlik varsa, namaza karşı bir arzu, tesettüre karşı bir meyil yoksa o zaman Allah korusun biz istemiyoruz, Allah da bizim için yaratmıyor diyeceğiz. İşte görüyoruz İslâm kimilerine sunuldukça çatlıyorlar, patlıyorlar. Zümer sûresinin beyanıyla söyleyecek olursak: Kimileri her konuya etkin ve yetkin tek bir Allah’tan söz edildiği zaman âhirete inanmayanların yüzlerinin ekşimekte, gönülleri daralmakta, çatlayıp patlayacak hale gelmektedirler. Evet hidâyet böyle olduğu gibi: Allah kimi de saptırmak, dalâlette bırakmak isterse, adam kendisi dalâleti tercih eder Allah da onu dalâlette bırakmak isterse, birinci insanın zıddına onu göğsünü o kadar daraltır ki, o kadar sıkıntılara sokar ki onu sanki gökyüzüne yükseliyormuş gibi içinde büyük darlık hisseder. Evet sapıtmak isteyen, saptırmak isteyen kimselerin kalplerinde de öyle bir darlık, öyle bir huzursuzluk yaratır ki Allah sanki bir ağaca değil, dağa değil de gökyüzüne tırmanıyormuşçasına sıkıntı ve isteksizlik hisseder. Ya da yücelmek isteyen, yükseklik iddiasında bulunan insanların doymak bilmez bir şekilde yükselmek adına nefes tükettikleri gibidir onun durumu sanki. Hani A’râf sûresinde böyle tipler anlatılıyordu. Salıverseniz de solurlar, koşsa da solumasını bitirmeyen köpek tabiatlı Bel’amların anlatımına bir daha bakın göreceksiniz bunu. Kazansa da soluyan, kaybetse de, harcasa da soluyan, harcamasa da, biriktirse de soluyan, biriktirmese de, dünya planında yüceldikçe yücelmeye çalışan doyumsuz insanların bu uğurda nefes nefese kaldığı gibi bu insan da iç sıkıntılarıyla dünyasını tüketir gider. Gönlünü İslâm’dan ve kulluktan soğutuverir Allah onun. Hoş-lanmaz Allah’tan, hoşlanmaz peygamberden, nefret eder kitaptan, sevmez namazı, beğenmez tesettürü, rahat değildir İslâm’dan, idama gidiş bilir mescide gidişi... Şimdi bu durumda kendimizi bir sorgulayalım. Eğer İslâm’dan razı değilseniz, eğer Kur’an sizi sıkıyorsa, eğer hadislerden zevk al-mıyorsanız, eğer kitap ve sünneti öğrenmeye isteksizseniz, namazdan, abdestten, tesettürden, hacdan, zekâttan hoşlanmıyorsanız, e-ğer müminlerle beraberlik sizi sıkıyorsa, eğer dinden, âyetten, peygamberden bahsetmekten sıkılıyorsanız, Cenâb-ı Hakkı hatırlamak, âhireti, hesabı, kitabı düşünmek size zevk vermiyorsa o zaman kesinlikle söyleyebilirim ki siz bir pislik içindesiniz, siz necasetten hoşlanıyorsunuz demek tir ki; halbuki Allah onu kâfirlere yazmıştır. Öyleyse durumunuzu bir daha gözden geçirin. Evet din adına en güzelini, hayat adına en güzelini, hayat programı ve sistem adına en güzelini, hukuk adına en güzelini, eğitim adına en güzelini, kanun adına en güzelini, kazanç adına en güzelini, eşya adına en güzelini, ev tefrişi adına en güzelini Allah’ınki bilmi-yorsanız, Allah’ınkinden hoşlanıp razı olmuyorsanız. Bunları insanlardan veya toplumdan almaya, Avrupa’dan, Amerika’dan, İsviçre’den, Fransa’dan almaya çalışıyorsanız bilesiniz ki siz kesin hidâyetten çık-mış pisliğe batmış insanlarsınız. Hukuk adına, eğitim adına, kılık kıyafet adına sosyal, siyasal, bireysel ve toplumsal yasalar ve yapılanmalar adına eğer Allah’ınkilerden değil de başkalarınınkilerden razı ve hoşnut iseniz, kesinlikle temizden değil, pislikten hoşlanan kimseler siniz demektir. Bir de utanmadan İslâm’dan, Müslümanlıktan söz ederek Müslümanların mukaddes mefhumlarını kirletmeyin. Müslümanlık iddialarınızla müslümanları kandırmaya çalışmayın. Peki niye böyle oluyor? Neden böyle pislik içindesiniz? Allah öyle diyor da ondan. İşte Allah böylece inanmayan kâfirlere pisliği yazmıştır. Pis-likten hoşlanma ve hayırdan hoşlanmama onların vazgeçilmez özelliğidir. İşte böylece Allah inanmayanları bataklılar içinde pislikler içinde bocalar bir vaziyette bırakıveriyor. Allah kötülüğü yazıyor kâfirlere. Çünkü onlar hep kötülükten yana olmuşlardır. Çünkü onlar oylarını hep kötülükten yana kullanmışlardır. Çünkü onlar hidâyetten nefret edip dalaleti tercih etmişlerdir. Çünkü onlar bunu istemişler, iradelerini bu istikâmette kullanmışlar, kötülükten razı olmuşlar, kötülüğün peşinde olmuşlar Allah da onlara bunu yazıvermiş. Kötülüğü onların vazgeçilmez özelliği yapıvermiş. Onlar kesinlikle temizlikten uzak, te-mizlik ortamı olan cennetten uzak, pislik ortamı olan Cehennemin di-bine lâyık insanlardır. Öyleyse ey Müslümanlar! Sakın sizler bu pislik taraftarlarını dinlemeyin! Sakın onlardan yana meyletmeyin! Sakın hayatınızda onları örnek almayın! Sakın hayat programınızı onlara sormaya kalkışmayın! Sakın onları bir şey zannedip de onların yasalarını uygula-maya kalkışmayın! Zira onlar yeryüzünün en şerli, en akılsız, en zavallı varlıklarıdır. Yeryüzünün en hayırlı, en şerefli varlıkları olan müs-lümanların onlardan alabilecek hiçbir şeyleri yoktur.