20. Kendilerine kitap verdiklerimiz Muhammedi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Fakat bunlar kendile-rine yazık ettiler, çünkü onlar inanmazlar." Evet kendilerine kitap verilenler, kitap bilgisine peygamber bil-gisine sahip olanlar Cenâb-ı Hakkın ulûhiyeti konusunda, Cenâb-ı Hakkın ortağının olmadığı konusunda kendilerine gönderilen son elçinin peygamberliği konusunda kesin bilgiye sahiptirler. Yâni onlar ken-di kitapları sayesinde, kendi peygamberlerinin kendilerine ulaştırdık-ları bilgiler sayesinde kesin biliyorlar ki İlâh bir tek İlâhtır. O’ndan başka İlâh olmadığını ve O İlâhın gönderdiği elçinin son elçi olduğunu ve hak peygamber olduğunu oğullarını tanıdıkları gibi tanımaktadırlar bilmektedirler. Çünkü her peygamber kendi toplumuna ahir zaman peygamberinin geleceğini, bu peygamberin sıfatlarını, kendisine gönderilecek kitabın özelliklerini, ümmetinin özelliklerini müjdelemiş, haber vermiştir. Onlar bunu oğullarını tanıdıkları gibi bilmektedir. Bilmekteydiler bunlar ama bildikleri halde hakkı gizliyorlardı. Mesela Abdullah İbni Selâm yahudi âlimlerindendir. Hz. Ömer kendisine bu âyetin mânâsını sorunca der ki: Vallahi ben onu kendi evlâtlarımdan daha kesin bilirim. Çünkü kendi çocuklarıma gelince ne bileyim onların anası beni kandırmış olabilir deyince Hz. Ömer onun alnından öper ve çok güzel söyledin, çünkü Allah da böyle buyuruyor der. Yâni bizim ehl-i kitabın, bizim hoca takımının en büyük tehlikesi buradadır. Kitaptan nasibi olanlar, İslâm’ı, imanı, Kur’an’ı sünneti, Allah’ı, peygamberi tanıyanlar. İlâhiyatlılar, İmâm Hatipliler, medreseliler, hatipler, vaizler, müftüler, imâmlar, müezzinler, hocalar, hoca çocukları. Babası müftü olanlar, ya da Allah ve peygamberi adına birazcık bilgisi olanlar. Kitap ve sünnet adına azıcık bilgi sahibi olanlar var ya, işte onlar hakkı oğulları gibi tanımaktadırlar. Yâni kitapsız Müslümanlık olmayacağını, peygamberi tanımadan Müslümanlık olamayacağını avuçlarının içi gibi bilirler, ama yine de yan çiziyorlar. Evet biz de biliyoruz hakkı. Biz de biliyoruz peygamberin fonksiyonu. Biz de biliyoruz kitabın hayatımızdaki fonksiyonunu. Biz de biliyoruz bunları tanımak zorunda olduğumuzu. Biz de biliyoruz dinimizi bu ikisine bina etmemiz gerektiğini. Biz de biliyoruz bunlarsız din olmayacağını. Ama zevklerimiz ağır basıyor, menfaatlerimiz ağır basıyor, dükkanımız ağır basıyor, okulumuz ağır basıyor, doktoramız ağır basıyor, evimiz engel oluyor, müşterimiz engel oluyor, yönetmenlikler ağır basıyor, çevremiz engel oluyor, âdetler, töreler ağır basıyor. Yâni oğlumuzu bildiğimiz gibi bileceğiz, ama dünyamız, menfaatlerimiz dinimizi pratikte ortaya koymamıza engel olacak. Bu çok tehlikeli bir durumdur Allah korusun. Bunlar, bu yahudi âlimleri hakkı gizledikleri zaman kendilerinin gazaba uğrayacaklarını da biliyorlardı. Bunu da bildikleri halde yine de gizlemeye devam ettiler. Bir de bu âyetten şunu anlıyoruz ki hakkı bilmekle hakka iman etmek ayrı ayrı şeylerdir. Hakkı bilmek hakka iman etmek demek değildir. Bakın bunlar biliyorlardı ama iman etmiyorlardı. Bilgi ve iman pratiğe dökülmedikçe hiçbir şey ifade etmez. Efendim işte mârifet yeterlidir, onlar bunun mârifetine ermişlerdir filan diye birtakım zırvaların da hiçbir kıymeti yoktur. Evet ehl-i kitap hakkı oğulları gibi bilirler. Avuçlarının içini bildikleri gibi bilirler ama kendilerine yazık ettiklerinden, kendilerini boşa harcadıklarından iman etmezler onlar. Rabbimiz bu âyetiyle kıyâmete kadar ehl-i kitabın İslâm’a ve Müslümanlara karşı tutumlarını arzederek ümmeti Muhammed’e bu konuda ders veriyor. Onlar bu dini çok iyi biliyorlar. Onlar bizim dinimizin dinamizmini çok iyi biliyorlar. Onlar kesinlikle biliyorlar ki bu din haktır. Ve yine biliyorlar ki yeryüzünde bu dinin mensupları yaşadıkça kesinlikle kendilerine huzur yoktur. Amerikan savunma bakanının yeryüzünde bir tek İsmail oğullu kalmayıncaya kadar bizim savaşımız sürecektir sözünün altında yatan da işte budur. Bu savaş din yalnız Allah’ın oluncaya kadar sürecektir. Bunlar Müslümanlar hayatta oldukları sürece kendilerine huzur olmayacağını bildikleri için, ayrıca kendi tutarsız ve sapık dinleriyle bu tehlikenin karşısında duramayacaklarını bildikleri için yıllardır bu dinin kuvvet kaynaklarını araştırmakta ve bu dini bozabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Bu kaynaklardan bu Müslümanları nasıl uzaklaştırabiliriz? Bu insanları dinlerini öğrenmekten nasıl koparırız? Böylece boşalan zihinlerine küfrü nasıl yerleştirebiliriz? Dertleri budur bu alçakların. Öyleyse bizler de kendi dinimizi kendi çocuklarımızı bildiğimizden daha iyi bilmek zorundayız. Kendi dinimizi avucumuzun içini bildiğimizden daha yakın bilmek zorundayız, değilse Allah korusun bu alçaklar ve tüm yeryüzü zalimleri bizi ondan koparmaya âdeta yemin etmiş durumdadırlar, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız.