35. Onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa, eğer gücün yeri delmeye veya göğe merdiven dayamaya yetmiş olsaydı, onlara bir mûcize göstermek isterdin. Allah dileseydi onları doğru yolda toplardı. Sakın cahillerden olma!" Evet Allah’ın Resûlü zaman zaman insanlar yola gelmiyorlar diye, insanlar adam olmuyorlar diye üzülüp ve hayıflanıyordu. cehenneme doğru giden insanlar görüyordu çevresinde ve üzüntüsünden kendisini yiyecek duruma geliyordu. Çareler arıyordu Allah’ın Resûlü. Acaba ne yapsam da bu insanları hidâyete ulaştırsam? Nasıl etsem de bunları cennete kazandırsam? Nasıl bir usul, nasıl bir metot takip etsem de bu insanların cehennem yollarına barikatlar koyabilsem diye çırpınıyordu Allah’ın Resûlü. Bu konuda öyle haristi ki Allah’ın Resûlü, elinde avucunda, evinde, cebinde nesi varsa hepsini harcamaya çalışıyordu. Yapması gerekenleri yapıyordu da, acaba bundan başka ne yapsam? Bu dini tebliğden başka, bu Allah’ın âyetlerini duyurmanın ötesinde ne yapsam acaba? diyordu. Hani bugün biz de deriz ya zaman zaman: Acaba ne yapsak da bu insanları İslâmlaştırsak? Ne yapsak da bu insanları cennete götürebilsek? Bir okul mu açsak acaba? Bir tekvando salonu mu açsak? Bir matbaa mı kursak? Bol bol yemekler ikram edebileceğimiz, yardımlarda bulunabileceğimiz bir vakıf mı kursak acaba? Yoksa mestlerimizi mi saklasak? Sakallarımızı mı kestirsek? Evlerimizi şöyle şöyle mi tefriş etsek? Hanımlarımızı şöyle şöyle mi giydiriversek? Ara sıra meyhaneye mi gidiversek? İçkilerine, fâizlerine dokunmayı mı versek acaba? gibi çoğu İslâm’ın tecviz etmediği bazı yolları deneme-yi düşünürüz. Hattâ bazen Allah’ın bizden diriltmemizi istediği insanları öldürmeyi bile düşünürüz. Allah Resûlü Mekke’den sürülürken, Taif de dövülürken bile melekleri imdadına çağırmadığı halde biz çoğu zaman acaba melekleri, cinleri mi yardıma çağırsak? Ya da dua ediversek de Allah bu işi hallediverse, bu iş bir anda oluverse deriz. Rasulullah da insanları İslâmlaştırabilmek için bazı çareler aradı. Değişik usul ve metotlar düşündü de Allah şöyle buyurdu: Peygamberim! Vazgeç bundan! Eğer Benim sana verdiklerim yetmiyorsa, Benim sana vahyettiğim âyetlerim yetmiyorsa haydi gücün yetiyorsa bir delik delip yerin dibine in, yahut göğe bir merdiven dayayıp gökyüzüne çık da Benim verdiklerimin dışında bir âyet, bir mûcize, bir metot getir onlara. Ne büyük bir tehdit değil mi bu? Peki kime deniyordu bu? Kime yapılıyordu bu tehdit? Allah’ın Resûlüne. Hem de Hz. Nuh (a.s) gibi çevresindekilerden, toplumundan gördüğü eziyetlere karşılık bir defa beddua etmeyecek kadar, bir defa melekten yardım istemeyecek kadar sabır timsali bir peygambere yapılıyordu bu tehdit. Ne oluyor sana ey peygamberim! Ne arıyorsun sen? Kuran yetmiyor mu sanki? Kur’an’ı Benim onda tarif ettiğim Rabbani bir metotla insanlara tebliğ etmek yetmiyor mu? Halbuki onların hidâyete gelmesi senin planlarına, senin programlarına bağlı değildir. Şüphesiz ki ey peygamberim, sen dilediklerini hidâyete erdiremezsin. Senin vazifen ölmüşleri diriltmek değildir. Sen ancak korkmadan, çekinmeden, açıkça sana indirdiğimizi anlat ve ötesini düşünme. Eğer Allah dileseydi onların tümünü, insanların tamamını hidâyet üzere, İslâm üzere toplardı. Ya da dileseydi Rabbin o kâfirlerin tamamını melekler gibi, sema ve arz gibi, bitkiler ve hayvanlar gibi doğuştan isyan edemez biçimde yaratırdı. Yâni diğer varlıklar gibi doğuştan onların boyunlarındaki ipin ucunu eline alırdı da hiçbirisi kâfirlik yapamazdı. Ama Rab-bin böyle dilememiş ve böyle olmamıştır. Binaenaleyh sen onları hidâyete getireceğim diye çeşitli yollar ve metotlar denemeye kalkışıp sakın cahillerden olma buyurarak Rabbimiz iman etmeyenler karşısında yılgınlık göstermemesi gerektiğini, sabırla Allah’ın kendisi için çizdiği program dahilinde görevini yerine getirmesi gerektiğini söylüyordu. Ey peygamberim! Eğer bu görev mûcizelerle, harikalarla yerine getirilebilecek bir görev olsaydı bunu Allah yapardı, senin yap-mana gerek kalmazdı. Eğer sen Rabbinin programından razı değilsen haydi kendin daha güzel bir program yap! Gökyüzüne çık, yere in ve yeni bir şeyler getir onlara. Ama bilesin ki sünnetullahta buna yer yoktur. Eğer Allah bunu dileseydi baştan Müslüman yapardı onların tümünü ve iş biterdi. O zaman ne peygamberler göndermeye, ne de kitaplar indirmeye de gerek kalmazdı. Evet âyet-i kerîmenin bir başka anlamı da şöyledir: Ey peygamberim, senin buna gücün yetmez demektir. Yâni Rabbinin programını bırakıp da yeni bir program yapmaya senin gücün yetmez demektir. Veya bir başka anlamı da, senin onları hidâyete ulaştırmaya gücün yetmez demektir. Bir de tabii bu âyet peygamberin insanların hidâyeti konusundaki tutkusunu anlatır. Yâni peygamber eğer bu insanların hidâyeti için semadan, ya da yerin dibinden bir şey getirebilecek olsaydı, buna imkânı olsaydı mutlaka onların iman etmeleri için onu yapardı, mutlaka onu onlara getirirdi demektir bunun mânâsı. "Ey Muhammed! Rabbin dileseydi yeryüzünde bu-lunanların hepsi iman ederdi. Öyle iken insanları iman etmeye sen mi zorlayacaksın?" (Yunus 99) Onların iman etmeleri senin elinde değildir. Yâni senin onlara fevkalade bir mûcize göstermene bağlı değildir. Bu iş Allah’a aittir. Bu âyet-i kerîme Resûlü Ekrem’in sahsında kıyâmete kadar gelecek İslâm’ı tebliğ eden peygamber yolunun yolcusu tüm müminlere hitap etmektedir. Âyet-i kerîme İslâm tebliğcilerinin önüne zaman ve mekânla sınırlı olmayan, kıyâmete kadar her dönemde geçerliliğini sürdürecek bir program çizmektedir. İnsanları Allah yoluna dâvet elbette meşakkatli ve zor bir iştir. Bu yolda en büyüklük sırasına göre üç büyük zorluk vardır. Birincisi yalanlanma, ikincisi döneklik, üçüncüsü de dâvet eden kişinin gönlünde herkesin bu dâvete icabet etme arzusu. İşte bu üç konuya çok dikkat edeceğiz. Bizi çok rahat yalanlayanlar çıkabilecek, buna hazır olmalıyız. Bize inandığını iddia edenlerden döneklik yapanlar olabilecek, buna da hazır olmalıyız. Bir de gönlümüzde herkesin bir an evvel bizim dâvetimize icabet etmesini ısrarla isteme olabilecek ve bu dine girivermeleri konusunda sabırsızlık gösterebilecek, hattâ Rabbimizin bu konuda harikulade şeyler yaratmasını bekleyecek duruma gelebileceğiz. Din dâvetçisi Allah’ın yardımı hususunda acele etmeden kendini Allah’a teslim etmeli ve her şeyden evvel Allah’a güvenmelidir. Zira bilelim ki inanmayanların inanmayışları âyetlerin yetersizliğinden, delillerin azlığından değildir. Eksik olan onların kör, sağır ve ölü oluşlarıdır. Binaenaleyh insanlar yola gelmiyorlar diye, insanlar İslâm’ı kabullenmiyorlar diye zorlanıp, metot değiştirilip, İslâm’ı başka başka kılıflara sokup, değişik elbiseler içinde takdime çalışmak Allah’ın istediği şekilde hizmet değildir. Böyle yaparak yığınları İslâm’a kazandıracağımızı düşünüyorsak bilelim ki peygamberler, imâmlar kaç kişiyi yola getirdin diye hesaba çekilmeyeceklerdir. Ölçüye uyup uymadığına, Allah’ın tarif ettiği biçimde Allah’ın kullarını hakka dâvet edip etmediklerine göre hesaba çekileceklerdir. Unutmayalım ki nice peygamberler vardır ki hiç insan çevirememiş, niceleri vardır ki başı testereyle kesilmiş, niceleri var ki taşla şehid edilmiş. Ama ne gam, onlar Allah’ın dediği gibi hareket etmişler ve kazanmışlardır. İslâm dâvetçileri insanları İslâm’a dâvet ederlerken beşerin günü birlik arzularına uygun elbiseler içinde onu takdim edemezler. İslâm’ın böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Hayır hayır dâvetçi dini kendi Rabbani metodunun dışında takdim edemez. Allah nizamına insanların yanındaki sistemlerden, kulların sistemlerinden şefaatçiler arayamaz. Devrin şartlarına ve yığınların arzularına göre o metot arayışına giremez. Girerse peygamberi tehdit eden âyet onun karşısına da dikilir ve hesap sorar ondan. Ne gerek var böyle şeylere? Biz hiç denedik mi ki insanlara Allah’ın açık ve net âyetleriyle gitmeyi. Biz hiç denedik mi her gün üç âyeti anlayıp onu açıkça inanmayanlara anlatmayı? Denedik mi ki başka usuller arıyoruz? Hep korktuk bundan, hep kaçtık, hiç denemedik. Hep başka şeyler anlattık, hep başka şeylerden medetler bekledik. Biz kendimiz tanıyamadık ki Kur’an’ı onu başkalarına tanıtabilelim. Biz kendimiz anlayamadık ki başkalarına anlatabilelim. Biz her halde onu toprağın altına girdikten sonra elimize alıp tanımaya çalışacağız. Bir gün Hz. Ömer bir Tevrat nüshası bulmuş, içinde İslâm lehine, Rasulullah lehine deliller bulabilirim diye onu getirip heyecanla Rasulullah’ın yanında okumaya başlar. Allah’ın Resûlü gazaplanır ve yüzünde işmizaz belirir. Ashap Ömer’e işaret eder ve yeter ey Ömer Rasulullah’ı kırdın der. Ömer Rasulullah’ın yüzüne bakınca büyük bir hata işlediğini anlar ve elindeki Tevrat nüshasını atarak: Vallahi ey Allah’ın Resûlü, ben Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, Nebî olarak Muhammed’den, kitap olarak da yalnız Kur’andan razıyım. Vallahi kalbim bunlardan başka birine kaymamıştır. Vallahi gönlüm bu paçavraya meyletmemiştir diyerek Rasulullah’ın gönlünü kazandı. Evet Rasulullah gazaplanmıştı. Zira Kur’an kendisinden başka delile muhtaç değildir. Kur’an ve İslâm başka şeylerin sağlamasına muhtaç değildir. İslâm’ın bizzat kendisi, Kur’an’ın bizzat kendisi haktır ve hakkı açıklamaya yeter de artar da. Ama gelin görün ki günümüz-de nice eserler nice meclislerde onun önüne geçirilmekte ondan önce nicelerine baş vurulmaktadır. Yapılacak şey şu: Allah’ın metluv ve meşhût âyetlerini evvela kendimiz anlayacak ve anlatacağız en güzel biçimde ve olduğu gibi onu pazarlayacağız. Vitrini canlı tutmaya çalışacağız, pazarlamayı en güzel biçimde yapmaya çalışacağız, ama buna rağmen mal satımlı-yorsa, rağbet görmüyorsa sabredeceğiz, gönüllerin anahtarı elinde olan Allah’ın yardımını bekleyeceğiz. Unutmayalım ki Allah’ın yardımı ve nusreti prensiplere bağlılığa göre gelir. Bizim azlığımız veya çokluğumuz hiç önemli değildir. Bu dine ve bu dinin yasalarına uygunluğumuz önemlidir. Zafer ve nusret için yasalara uymaya ve şartları yerine getirmeye çalışacağız Allah yardımcımız olsun.