51,52"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir dost, ne bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah’tan korkarlar. Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değildirler. Onları huzurundan kovduğun takdirde zalimlerden olursun." İslâm’ın ilk maya tuttuğu Mekke toplumunda Rasulullah’ın çevresinde onun dâvetine kucak açanlar toplumun en gariban insanlarıydı. Mekke’nin ileri gelen zenginleri, kendini beğenmiş müs tekbirleri, toplumun kalburüstü insanları Resûlü Ekremin yanına geldikleri zaman bu gariban insanlarla onun meclisinde birlikte yan yana oturmak şöyle dursun tükürüklerini bile bu adamlara reva görmüyorlardı. Rasulullah’ın yanına geldiklerinde Bilal gibi, Habbab Bin Eret gibi, Ammar Bin Yasir gibi, Süheybi Rumi gibi garibanları, kendi ifadeleriyle baldırı çıplakları orada, onun yanında gördükleri zaman kahroluyorlar, mahvoluyorlar ve: Ey Muhammed! Eğer bizim senin yanına gelmemizi istiyorsan kov bu adamları. Bu baldırı çıplaklar senin meclisinde bulundukları sürece kesinlikle biz senin yanına gelmeyiz, gelemeyiz. Biz bu adamlarla birlikte asla oturamayız, diyorlardı. Kendilerini aziz, onları zelil görüyorlardı. Biz aziz bunlarsa zelil diyorlardı. Malda, makamda, elbisede, servette, samanda izzet görüyorlardı. Bunlara sahip olanlar aziz, bunlardan mahrum olanlar da zelildir diyorlardı. Ey Muhammed! Kavminden bunlara mı razı oldun? Bu kadar insanın içinden bunları mı seçip beğendin? Yâni sence aramızda Allah’ın nîmet verip üstün kıldıkları bunlar mıdır yâni? Biz bunlara mı tabi olacağız? Bunlara mı uyacağız? Senden bu anlayışından vazgeçip bize bu adamlardan ayrı bir meclis yapmanı istiyoruz. Dışarıdan gelen Arap elçilerinin bizleri bu düşük insanların yanında görmelerini istemiyoruz, buna tahammül edemiyoruz diyorlardı. Biz senin yanından ayrıldıktan sonra onları yanına alabilirsin. Biz çıktıktan sonra istediğin kadar onlarla otur, ama biz varken onları çıkar diyorlardı. Bunların İslâm’a girmeleri konusunda çok haris davranan, bunların cehenneme gitmelerine vicdanı asla dayanmayan Allah’ın Resûlü peki bunu bir düşüneyim buyurunca hemen arkasından bu âyet-i kerime geliyordu. Bakın Allah diyor ki; peygamberim, sen bırak başkalarını da Rablerinden korkanları, Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları, bu dünyadaki imtihanları bitip de tüm yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna gideceklerini ve huzurda toplanacaklarını bilen ve buna inananları ve hayatlarını bu imana bina etmeye çalışanları Kuran’la uyar. Âhirette kendilerini kurtaracak Allah’tan başka bir velileri, Allah’tan başka hayatlarına kulluk maddesi alacak bir velileri, Allah’tan başka bir kurtarıcıları, bir dostları ve şefaatçileri yoktur onların. Babalarının, dedelerinin, şeyhlerinin, liderlerinin, mürşidlerinin, hattâ peygamberlerinin bile kendilerini kurtaramayacağına inananları uyar peygamberim. Zira uyarıdan nasibini alacak olanlar da bunlardır. Söz dinleyecek olanlar da bunlardır. Sakın buna inanmayanları inananlara tercih etme! Allah’a iman edip sırf Allah’ın rızasını kazanmak derdiyle sabah akşam Rablerine dua eden ve bu davanın temel taşları, yâni bu davanın bereketi durumunda olan bu garibanları sakın berikilerin hatırına huzurundan kovma! Çünkü ne sen onların hesabından sorumlusun, ne de onlar senin hesabından sorumludur. Senin hesabın sana, onların hesabı da kendilerine aittir. Yâni bu gariban Müslüman-ların gariban olmaları, ya da onların fakir olmaları Benim Rableri olarak onlara takdir ettiğim rızkın neticesidir. Bu Benim takdirimdir, senin bununla bir ilgin alâkan yoktur. Sonra bu gibi şeylerin, fakir fukara olmak gibi ölçülerin iman yönünden hiçbir değeri yoktur. Yâni ne zenginler daha iyi Müslüman-dır, ne de fakir olanlar daha az Müslümandır. Bunun imanla bir ilgisi yoktur. Öyleyse ey peygamberim sakın bu insanlar fakirdir diye huzurundan kovmaya ve ötekileri bunlara tercih etmeye kalkışma. Resûl-i Ekremin hayatında bir Abese hadisesi var. Allah’ın Resûlü kâfirlere, Mekke’de büyük kabul edilenlere, bu müdürdür, bu reistir, bu liderdir, bu kalburüstü, bu elit tabakadır denenlere İslâm’ı anlatma çabası içindeyken Ama bir sahâbe, Abdullah İbni Ümmü Mek-tum çıkagelir ve Allah’ın Resûlünden İslâm talebinde, iman talebinde bulunur. Allah’ın Resûlü onu bırakarak berikilere anlatmaya devam eder. Ümmü Mektum ısrar eder. Allah’ın Resûlü onun bu ısrarını mü-nâsebetsizlik kabul eder, zira beriki reis konumunda olan kimselerin İslâm’a girmelerini istemektedir ve onlara tebliğine özen göstermek-tedir. Âdeta onları kazanabilmek için bütün gücüyle çırpınmaktadır. Rasulullah’ın bir mâzereti vardı bu konuda. Ümmü Mektum Rasulullah’ın akrabasıydı, binaenaleyh başka zaman da anlatabilirdi ona. Bir ikinci mâzereti de Abdullah Müslümandı, o anda ölseydi cennete gidecekti, ama berikiler kâfirdi, o anda ölselerdi, onlar cehenne-me gideceklerdi. Onun için Allah’ın Resûlü felâketin ciddiyetine binaen berikilere yöneliyordu. Lâkin Abdullah Ümmü Mektum âmâydı, zor gelmişti oraya kadar. Düşe kalka gelmişti, samimi olarak gelmişti, amel etmek üzere gelmişti, işkenceye adaylığını koyarak gelmişti. Ama berikiler ona karşılık şartlı gelmişti. Bizim bu dine ihtiyacımız yoktur diyerek gelmişlerdi. Müstekbirce, müstağnîce gelmişlerdi. Onun yanında berikilere yönelmek cahilî değer yargısından kaynaklanıyordu. Bunlar müdürdür, bunlar amirdir, bunlar elit tabakadır diyerek, bunlar iman ederse İslâm güç bulacaktır diyerek bunlara yönelmek cahilî bir anlayıştı. İşte o anda Rabbimiz Abese sûresini gönderivermişti. Rasulullah donakalmış, Ümmü Mektum donakalmış, kâfirler hepsi şaşırıp kalmışlardı. Allah o anda, o ortamda âyetlerini gönderivermiş ve peygamberini düşmanlarının gözü önünde uyarıvermişti. Bir daha bunu yapma peygamberim! buyuruvermişti. Öyleyse Müslümanlar hüküm verirken cahiliyeden, cahilî değer yargılarından etkilenmelidir. Bu konuda her zaman Vahiy önde ol-malıdır. Kim iyi, kim kötü? Kim büyük, kim küçük? Kim önce, kim sonra? Kim bereketli kim bereketsiz? Bunu vahiy belirlemelidir. Bunu kendi kendimize belirlemeye kalkışmamalıyız. Müslüman ne kadar da fakir olursa olsun, ne kadar da sosyal yönden zayıf olursa olsun, her zaman kâfire tercih edilmelidir. Yâni yirmi dört saatimizin herhangi bir bölümünde bizden İslâm isteyen bir talep olursa bunu derhal yerine getirmek zorunda olduğumuzu asla unutmamalıyız. Ya da insanlardan böyle bir talep olmadığı halde kendiliğinden bir fırsat oluşmuşsa yine hemen onu yerine getirmek zorunda olduğumuzu da unutmamalıyız. Yâni karşımızdaki insanların, hanımlarımızın, çocuklarımızın, komşularımızın illa da dilleriyle bizden İslâm’ı sormalarını, istemelerini beklememeliyiz. Halleriyle, vaziyetleriyle sorduklarının ve istediklerinin hemen farkına vararak onlara onların muhtaç oldukları İslâm’ı hemen anlatmaya başlayıverelim. Ne biliyorsunuz belki şu ana kadar çocuklarımız hal diliyle bize Meramı sordular, bize hükümet meydanını sordular da bilmediğimiz için bilemediğimiz için biz onlara bunu anlatamadık. Yâni Bakara’yı, Âl-i İmrân’ı, En’âm’ı demek istedim. Evet, garibanları etrafımızdan kovmamalıyız. Zira Rabbimiz buyurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz. Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Yâni yok ya! Bunun niyeti öğrenmek değil! Bunun niyeti dalga geçmek! Bunun niyeti beni oyalamak, demeyelim. Allah diyor ki: Sana ne bundan? Seni ne ilgilendirir bu? Onun hesabı senden sorulmayacak, senin hesabın da ondan sorulmayacak. Ne bilirsin? Belki samimi olarak dinleyip amel edecektir o. Allah peygamberine diyordu ki sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından kovarsan o za-man sen zalimlerden olursun! Bakın Kehf sûresinde de aynı şeyler söyleniyordu Allah’ın Resûlüne: "Peygamberim! Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz işinde aşırı giderek kendi hevâsına uyan kimseye uyma." (Kehf 28) Görüyor musunuz Rabbimizin uyarısını? Bu uyarının gelişin-den sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kirâmın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamıyordu, diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yapmıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları, ne de üstünlük alçaklık anlayışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir. Bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sırala-masını biz kendi kendimize yapmayacağız. Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki insan ya Müslümanlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü’mindir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çekidüzen verecektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerimesinde belki diyor. Belki yola gelirler, belki adam olurlar. Öyleyse inzar edeceğiz, ama kovmayacağız. Uyaracağız ama azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gel-meyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evine insanlar gündüz saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? efendim zât-ı alîleri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İnsanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'minlerin ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Allah hepimizin yardımcısı olsun inşallah.