En'âm Suresine Dön

En'âmالأنعام

62. Ayet

62En'âm Suresi

ثُمَّ رُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّۜ اَلَا لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ اَسْرَعُ الْحَاسِب۪ينَ

Sonra da Allah’a, (hak ve hakikatin kaynağı) El-Hak olan Mevlâlarına döndürülürler. Dikkat edin! Hüküm yalnızca O’na aittir. Ve O, hesap görenlerin en hızlı olanıdır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

61,62- "O kulları üzerine yegâne kahir (kahredici, güç yetirici) olandır. Size koruyucular gönderir. Sonunda sizden birinize ölüm ge­lip çattığı zaman, elçilerimiz onun canını alırlar. Onlar bu işte kusur etmezler. Sonra da gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Ha­beriniz olsun hüküm yalnızca O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır." Allah kulları üzerine yegâne Kahhâr dır, yegâne güç yetirendir, yegâne hakim olandır. Bu konuyu sûrenin 18. âyetinde uzun uzun anlatmaya çalıştım. Ancak şu kadarını söyleyelim ki Allah’ı Kahhâr bilmeyenlerin hayatında pek çok Kahhâr lar olacaktır. Allah’a ait olan bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde görmeye çalışan insanlar için, kendilerini Kahhâr göstermeye çalışan bir kısım insanlar Kahhâr pozları oynamaya başlayacaktır. Halbuki insanlar bu sıfatı sadece Rablerine verip, sadece Allah’ı Kahhâr bilip, onları Kahhâr görmese­ler, onlara değer vermeseler onlar cücelikleri içinde kahrolup gide­ceklerdi. Ama heyhat ki insanlar onları Kahhâr görmeye başlayınca, onlar da kendilerini bir şey zannederek insanlar üzerinde Rableşiver-mektedirler. Biz insanlar üzerinde Kahhârız! Biz asarız! Biz keseriz! Biz istedik mi açtırırız başörtülerinizi! Biz istedik mi kestiririz sakalları­nızı! Biz istedik mi atarız namaz kılanları! Ben sizin Rabbiniz değil mi­yim? Biz sizin üzerinize kahir, Kahhâr değil miyiz? Ben izin vermeden nasıl iman ettiniz? Ben müsaade etmeden nasıl secde edersiniz? Ben izin vermeden nasıl örtünürsünüz? Ben izin vermeden bunları nasıl konuşabilirsiniz? Halbuki sizler benim kullarımsınız! Sizleri ben okut­tum! Sizler benim mekteplerimde okudunuz! Sizin maaşlarınızı ben ödüyorum! Sizin hayatınız bizim elimizdedir! Nefes alışverişinizi bile kontrol ediyoruz! Eğer biz müsaade etmesek adım bile atamazsınız diyenleri kendileri üzerinde Kahhâr bilenlerin üzerinde bunlar da Kah-hâr konuma geleceklerdir. Sadece Allah’a ait olan bu sıfatı insanlar üzerinde de gör­me-ye başladılar mı onların üzerlerinde Kahhârlar çoğalacaktır ve za­vallı insanlar onları da razı etmek için çırpınacaklardır. Bugün maale­sef insanlardan pek çoğu bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde de gö­rü-yorlar. İnsanlar böyle gördükleri için pek çokları da onlar üzerinde Kahhâr olduklarını iddia ediyorlar. Ama bakın Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’yı kendisini insanlar üzerinde Kahhâr makamında görmeye ça­lışan Firavun karşısında görüyoruz. Firavun Hz. Mûsâ’ya işte seni asarım, keserim, zindana atarım, maaşını keserim, güneşini engelle­rim diye tehditler savurmaya başlayınca, Allah’ın elçisi bakın şöyle di­yor. Hz. Mûsâ öyle bir peygamber ki sarayda, hem de bu Firavu­nun sarayında büyümüş, maddî imkânlar içinde, müreffeh bir hayat içinde yetişmiş, ama bunu terk edip gitmiş. Medyen’de yedi yıl çoban­lık yapmış, aç kalmaya da susuz kalmaya da, ışıksız, yolsuz, asfalt­sız, vasıtasız, elektriksiz, telefonsuz, teypsiz, dolmuşsuz, vasıtasız kalmaya da alışmış bir peygamber. Firavunun asarım, keserim aç bı­rakırım, susuz bırakırım şeklindeki tehditleri karşısında bakın aynen şöyle diyordu: Vallahi ey Firavun, senin tehditlerin bana vız gelir. Ben çölden, Meyden’den geliyorum. Arkamda upuzun bir çöl bırakıp geli­yorum ben. Ben bu saydıklarının hiçbirisinin olmadığı bir ortamdan geliyorum. Açlığa, susuzluğa dünden alışmışım, sıkıntıların meşak­katlerin Âlâsını yaşamışım ben. Senin bana yapabilecek hiçbir şeyin yoktur diyordu. Bunu diyebilen birisine ne yapabilecekti de Firavun? Hz. Mûsâ sarayda maddî şartlar altında, müreffeh bir hayat içinde yetişmiştir, ama bunu terk etmiş Medyen’e gitmiş, orada çobanlık yapmış, aç kal-maya susuz kalmaya alışmış bir peygamber vardı karşısında. Biz de bu hayata bir alışabilsek inanın hiç kimsenin yapabile­ceği bir şey kalmayacaktır. Ama şimdi şu anda öyle miyiz? Meselâ yarın bir tehditte bulunsalar ki bizim dediklerimizi yapmazsanız, bizi hayatınızda Kahhâr bilip bizim kanunlarımıza itaat etmezseniz tele­vizyon vergilerinizi ayda on milyona çıkarıyoruz! deseler pilimiz biter değil mi? Niye? Eh televizyonsuz bir hayata nasıl dayanabileceğiz değil mi? İyisi mi biz bunları Kahhâr bilelim ve dediklerini aynen uy­gulayalım diyoruz. Ya da eğer dediklerimize uymazsanız benzin fi­yat-larını şu kadara çıkardık deseler ne yaparız? Veya meselâ otobüs seferlerini kaldırıyoruz deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bizler ara­ba-sız bir hayata alışmadık. Telefonlarınızı iptal ediyoruz deseler mahvoluruz değil mi? Lokantalarınızı, fırınlarınızı kapatıyoruz deseler işimiz biter. Çünkü böyle bir hayata alışmadık bizler. Yarın tüm elektrikleri­nizi kesiyoruz deseler, sizi aç bırakıyoruz deseler, sizi hapse atacağız deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bu köleliğin dışında da bir hayatın varlığından haberimiz yoktur bizim. Böyle bir hayatın varlığına bir ina­nabilsek o zaman tıpkı Hz. Mûsâ gibi bizi bunlarla tehdit eden ve ken­dilerini Kahhâr bilmeye zorlayan tüm Firavunların tehditlerinin gözü­müzde beş paralık bir değeri kalmayacak. İşte biz kendi kendimizi bazı şeylerin kölesi yapıyoruz sonra da insanların bizim üzerimizde Rableşmelerine, kahhâr konuma gelmelerine zemin hazırlıyoruz. Hayır hayır, inanmayın bu alçakların söylediklerine. Kulları üze­rinde Kahhâr olan sadece Allah’tır. Mahlukâtı üzerinde yegâne hâkimiyet sahibi olan O’dur. Tüm vücudumuzda, tüm hayatımızda, tüm hareket ve eylemlerimizde O’nun yasaları hakimdir. Hayatımız, varlığımız varlığımızı sürdürmemiz, yememiz içmemiz, üşümemiz, acıkmamız, yatmamız, uyumamız, oturmamız kalkmamız, kalbimizin çalışması, kanımızın hareket etmesi hep O’nun yasası gereğidir. İn­san her şeyiyle Allah’ın hâkimiyeti altındadır. İnsan her şeyiyle Al­lah’ın hâkimiyetine mahkumdur. Alıp verdiği nefesler bile O’nun kont­rolü, izni ve hâkimiyetine tabidir. Her şey O’nun gücü ve tasarrufu al­tında-dır. Her şey O’na boyun eğmiştir. Ve O Kahhâr olan, mutlak güç ve kuvvet sahibi olan Allah sizin üzerinize koruyucular göndermektedir. Sizlerin yeryüzünde yaşadığı­nız sürece işlediğiniz tüm amelleri tespit etsinler diye, sizi görüp gö­zetsinler, sizin amellerini yazıp muhafaza etsinler diye ve de sizleri korusunlar diye meleklerini göndermektedir. Ra’d sûresinde de bu ko-nu şöyle anlatılır: "Onların her birini önünden ve arkasından izleyen melekler var­dır. O’nu Allah’ın emriyle korurlar." (Ra’d 11) Bunlar hadisin beyanıyla “Hafaza” melekleridir ki kulları onlara gelebilecek kötülüklerden muhafaza ederler. Bir de kirâmen kâtibin melekleri vardır. İnsan yaşadığı sürece ne yapmışsa, ne söylemişse, ne yapmayı ve ne söylemeyi niyet edip içinden geçirmişse tamamını yazıp kaydetmekle görevli meleklerdir bunlar. Gaf sûresi de bunu an­latır: "İnsan hiçbir söz söylemez ki yanı başında onu zapte­den bir melek bulunmasın." (Gâff 18) "Muhakkak ki üzerinizde koruyucu melekler vardır. Şerefli yazıcılar her yaptığınızı bilmektedirler." (İnfitâr 10,12) İşte bütün bunlar Allah’ın sizin üzerinizde hâkimiyetini, Kahhâr oluşunu, sizi kendi halinize bırakmayıp sürekli sizinle diyalog halinde oluşunu, sizin hayatınıza karıştığını ve sizin her anınızı kontrol ettiğini gösterir. Hiç kimse bir tek saniye bile kendi başına değildir. Onun her hareketini kontrol eden, her nefesini sayan Melekler vardır yanında. Zaten İslâm’daki melek inancının odak noktası da budur işte. Yâni öyle bir Allah’a inanacağız ki melekleri vasıtasıyla sürekli bizimle di­yalog halinde olan bir Allah’tır O. Değilse böyle kimilerinin iddia ettikleri gibi dünyayı yaratmış, yorulmuş, köşesine çekilmiş, dünyayla ilgilen­meyen ve ne haliniz varsa görün, bildiğiniz gibi yaşayın diyen bir Allah değil. Evet böyle bir Allah’a inanacağız. Değilse nasıl yaşarsanız ya­şayın beni ilgilendirmez! Hukukunuz, ticaretiniz, kılık kıyafetiniz, eği­timiniz, siyasal yapılanmanız, kazanmanız harcamanız nasıl bilirseniz öyle yapın beni ilgilen-dirmez. Benden bu kadar. Ben dünyanızı ve sizi yarattım, bundan sonra dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın. Dilediğiniz gibi giyinin, so-yunun. Dilediğiniz gibi bir hukuk yapın. Dilediğiniz gibi hukuk yapın. Dilediğiniz gibi bir dünya yaşayın diyen bir Allah değil. Melekleri olan ve bu melekleri vasıtasıyla yeryüzünde aranız­dan seçtiği kullarına vahiy gönderen bununla bizi sorumu tutan, ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, nasıl bir hayat programı takip edeceğimizi bize ulaştıran bir Allah’a iman edeceğiz. İşte İslâm’daki melek inancının önemi buradadır. İnanacağız ki yaptığımız ettiğimiz her şey melekler tarafından azılıp tespit edilmektedir. Yaptığımız her şeyden yarın mutlak hesaba çekileceğiz. Evet, Allah sizin üzerinize meleklerini gönderir. Nihâyet sizden birine ölüm gelip çattığı zaman onu tarafımızdan elçilerimiz öldürürler, emrimizle onun ruhunu alırlar. Kimse buna itiraz edemez. Kimse buna karşı gelemez. Sonunda hepiniz Rabbinizin sizin adınıza takdir ettiği bu ölüm yasasına boyun eğmek zorundasınız. Hayatınız da Allah’ın elindedir, ölümünüz de. Dünyaya gelişiniz, erkek kadın oluşunuz, be­yaz esmer oluşunuz, boylu bodur oluşunuz, dünyaya geliş zamanınız, hayatta kalış süreniz nasıl sizin elinizde değilse, hayata veda edişiniz de sizin elinizde değildir. Vaktiniz geldi, miadınız doldu mu melekler sizi öldürür. Ve bizim elçilerimiz asla kusur etmezler. Hangi konuda? Ne sizi belâlardan koruma konusunda, ne sizin amellerinizi tespit etme konusunda, ne sizi kontrol etme konusunda, ne sizin ölüm zamanınızı unutup ihmal etme konusunda zerre kadar kusur etmezler. Rabbiniz onlara ne emretmişse, nasıl emretmişse aynen onu uygularlar. Ne kendileri geç kalırlar, ne de ölen kişiyi geç bırakırlar. Sonra sizden ölenler gerçek Mevlâları olan, gerçek velileri olan Allah’a döndürülürler. Dünyada gerçek velileri olan ve velâyeti altındaki kulları adına aldığı kulluk maddelerini, kulluk programlarını unutup kendilerine sahte veliler bulan ve bu velilerin kendileri adına belirledikleri hayat programlarını uygulamaya çalışan insanları Al­lah’ın melekleri gerçek velileri olan ve yeryüzünde kullarına hayat programı belirleme yetkisine kendisinden başka hiç kimsenin sahip olmadığı Rablerinin huzuruna götürürler. Bu insanlar bu Allah’ı unutup da başkalarının kanunlarını uygulamaya çalışan insanlar gerçek veli­lerinin Allah olduğunu iki kere anlarlar. Bir, ölüp giderlerken o sahte velilerin, o yapay tanrıların ve tanrıçaların kendilerine hiçbir faydaları­nın olmadığını görerek anlarlar bir, bir de Rablerinin huzuruna var­dıkları zaman anlarlar bunu. Tüm bu sahte velilerin ellerinde hiçbir şeyin olmadığını ve kendisi gibi aciz birer kul olduklarını anlarlar. Dikkat edin hüküm O’nundur, hâkimiyet sadece O’na aittir, hükmü O verecek ve hesaba çekecek olan O’dur ve O hesabı en seri olandır. Evet hâkimiyet elinde olan O’dur ve tüm insanları hesaba çe­kecek olan O’dur. Öyleyse ey Allah’ın kulları! Madem ki yarın yaşadı­ğınız hayatın hesabını ona vereceksiniz, sizi yaratan, sizi yeryüzünde yaşatan, sizin şu anda istifade ettiğiniz tüm nîmetleri size bahşeden, sonra dilediği bir zaman diliminde sizi öldürecek olan gerçek veliniz dururken O’nu bırakıp da nasıl kendinize yeni yeni veliler bulmaya ve onların kanunlarını uygulamaya kalkışıyorsunuz? Buna nerden cesa­ret buluyorsunuz? Sizi hesaba çekmeyecek olan, sizin hayatınızda en ufak bir hakları bulunmayan ve tıpkı sizler gibi Allah’ın yasalarına tes­lim olmak zorunda olan bu yapay tanrıların programlarını uygulamaya sizi iten sebep nedir ki sonunda sizler gerçek velinizin ceza ya da mü-kafatına döndürüleceksiniz. Bundan hiç kimse kurtulamayacaktır. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz kullarını vicdanlarıyla yüz yüze getirerek kendi kendileriyle hesaplaşmaya dâvet etmektedir.