En'âm Suresine Dön

En'âmالأنعام

69. Ayet

69En'âm Suresi

وَمَا عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Korkup sakınanların üzerine, onların (müşriklerin) hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat sakınıp korunsunlar diye (Allah’ın ayetlerine dalanlara) hatırlatmak gerekir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

68,69: “Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir zır­vaya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unuttu­rursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle birlikte oturma. Sakınan kimselere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir ha­tırlat-madır; belki sakınırlar." Bu âyetiyle Rabbimiz mü’minlerle mü'min olmayanların safla­rını ayırmayı murad ediyor. Safların kesin hatlarla ayrılmasını istiyor Rabbimiz. Aralarındaki bütün bağların koptuğunu ve mü'minlerin on­lardan ayrılmaları gerektiğini anlatıyor. Mü’minlere zalimlerin meclis-lerinde oturulmaması gerektiği haber veriliyor. Nisâ sûresinde de ben-zer konu anlatılmaktadır. Belki de oradaki âyet bu âyetin tefsiridir denmiş: "O size kitapta "Allah’ın âyetlerinin inkar edildiğini ve alaya alın­dığını işittiğiniz zaman (onlar) başka bir söze geçinceye kadar onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de aynen onlar gibi olursunuz diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehen­nemde toplayacaktır." (Nisâ 140) Birileri oturmuş bir yerlerde Allah’ın sistemini, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini inkar ediyorlar. Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar. Al­lah’ın âyetleriyle istihza ediyorlar. Allah’ın âyetleriyle dalga geçiyorlar. Allah’ın âyetlerini eğlencelerine, lehviyyatlarına, lağviyyatlarına mal­zeme ediyorlar. Ya da Allah’ın âyetlerini tevil ediyorlar, Allah’ın âyetle­rine Allah’ın yüklemediği anlamları yüklemek sûretiyle âyetleri alay konusu yapmaya çalışıyorlar. Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini de demedi biçiminde âyetleri öteye beriye sündürmeye ve kendi suç­larına kılıflar bulmaya çalışıyorlar. Okuyorlar âyetleri ama kendi fikirle­rine delil arıyorlar, kendi anlayışlarına yol arıyorlar. Meselâ adamlar okuyorlar âyetleri: Efendim işte burada tarikat anlatılıyor, burada parti anlatılıyor. Burada bilimsel çalışma, burada örgütsel anlatım, burada zengin olmak, burada doktor olmak anlatılı­yor. Ya da işte burada bizim şeyhimiz, burada bizim kavmimiz, bizim ırkımız, bizim haberimiz, bizim liderimiz anlatılıyor. Burada bunlar anlatılıyor. Kısaca bu âyetler beni anlatıyor, bizi anlatıyor, ama kesin­likle hak olduğumuzu, yanılmadığımızı anlatıyor diye kendi düzenle­rine uyguluyorlar. Kendi halılıklarına yorumluyorlar. İşte böyle Allah’ın kitabıyla Allah’ın âyetleriyle dalga geçildi­ğini, alaya alındığını, istihza edildiğini, inkar edildiğini, yalanlandığını gördüğünüz zaman bu zalimlerin meclislerinde asla oturmayın. Böyle bir durumda Müslüman derhal müdahale etmelidir. Ya sözü âyetlerin alayı konusundan başka bir noktaya çekmeli, eğer buna gücü yetmi­yorsa da derhal o meclisi terk etmelidir. Bu protestoyu çok açık bir şe-kilde yapmalıdır. Yâni onların meclislerinden kalkıp giderken: Efen­dim çok önemli bir işim çıktı! Kusura bakmayın, kalkmak zorundayım! Tuvalet ihtiyacım var! gibi bir mâzeret ileri sürerek değil, açıkça ve mertçe burada Allah’ın âyetleriyle alay ediliyor! Burada Allah’ın diniyle istihza ediliyor! Allah’ın gazap ettiği bir cemaatın içinde benim otur­mam kesinlikle mümkün değildir diyerek kalkıp gitmek gerekmektedir. Eğer bir Müslüman böyle Allah’ın diniyle, Allah’ın âyetleriyle alay edilen bir mecliste onlarla beraber oturmaya devam edecek olursa, hezimetin ilk basamağına adımını atmış olacaktır. Eğer Müs­lü-manlar olarak bizler böyle kimselerin meclislerinde oturmaya devam edecek olursak o zaman zımnen de olsa onların bu alaylarını, bu dalga geçmelerini sükut ederek kabul etmiş olacağımızdan, yahut da bizim onların yanında oturmamız sonucunda zımnen de olsa onlar bu suçlarının bizim de kabul ettiğimiz sonucunu çıkararak kendi suçla­rına kılıf bulmaya kalkarlarsa Allah korusun o zaman Nisâ’daki âyet geçerli olacaktır. "Siz de aynen onlar gibi olursunuz. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehen­nemde toplaya-caktır." (Nisâ 140) Âyeti bizim hakkımızda geçerli olacaktır. O zaman bizler kim­liksiz, şahsiyetsiz kimseler durumuna düşeceğiz demektir. Allah’ın diniyle Allah’ın âyetleriyle alay edilen meclislerde otu­ran bazı zavallı kimseler kendilerini güya sabırlı, müsamahakâr kim­seler olarak kabul ederler. Böylece siyaset yaptıklarını, fikir hürriye­tin-den yana olduklarını iddia ederler. Halbuki Allah eğer onlarla otur­ma-ya devam ederseniz o zaman siz de onlardan olursunuz buyur­mak-tadır. Halbuki Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini müdafaa imanın ta kendisidir. Kişideki imanın sosyal hayatta tezahürünü anlatırken bir hadislerinde Allah’ın Resûlünün şöyle buyurduğunu biliyoruz: "İmanı en kuvvetli olan mü'min gördüğü bir kötü­lüğü elle düzeltir, imanı biraz zayıf olan onu dille değiş­tirmeye çalışır. Ama bazı mü'minler de vardır ki bunların imanları ancak onları o kötülük mahallinden uzaklaştıra­bilir. Ama kişi bunu da yapamıyorsa o zaman hardal ta­nesi kadar onun imandan nasibi kalmamıştır." Müslümanın esas vazifesi bulunduğu yer ve makam neresi olursa olsun orada Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirmektir. Gücünün yettiği her zaman ve zeminde Allah’ın otoritesini gerçekleştirmek zo­rundadır, ondan beklenen budur. Kalkıp gitmek ise gücünün bittiği noktadadır. Meselâ diyelim ki evinizde çocuğunuz İslâm’la, Allah’ın âyetleriyle alay edecek ve siz hemen kalkıp gideceksiniz, olmaz böyle şey. Veya hanımınız, akrabalarınız, talebeleriniz, arkadaşlarınız Al­lah’ın âyetleriyle alay edecek ve siz çaresiz kalkıp gideceksiniz. Ol­maz böyle şey. Veya meselâ müşteriniz İslâm’la alay edecek siz de sırf ona mal satabilmek için sabırla onu dinlemek zorunda kalacaksı­nız, olmaz böyle şey. Mü'min gücünün yettiği yerde derhal müdahale edecek ve Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini müdafaa adına elinden gelen her şeyi yapmaya çalışacaktır. Dikkat ederseniz âyet-i kerimede iki "Havz" dan yâni iki dalma­dan bahsediliyor. Bunlardan birincisi Allah’ın âyetleriyle alaya dalma, âyetleri lehviyyatlarına malzeme yapma, vahyi inkar ve istihza konusu yapmaya dalmadır. Bir diğer "Havz", bir diğer dalma da âyetlerle alaya dalma değil de başka boş şeylere, yâni lüzumsuz zırvalara dalmadır. Meselâ Mercedes almaktan Ford satmaya kadar attan, av­rattan, fiyattan, murattan, marktan, dolardan, Amerika’dan, Eti­yopya’dan, Çin’den, Maçin’den, Mançurya’dan bahse dalmadır. İşten, aştan, karıdan, kızdan, devlet kurmadan, devlet yıkmadan bahse dalmadır. Şâ-yet oturduğunuz yerdeki insanlar Allah’ın âyetleriyle alaya dalmayı bırakır da böyle öteki zırvalara dalmışlarsa bu durumda eğer orada oturmak zorundaysanız oturabilirsiniz diyor Rabbimiz. Şöyle bir muhasebe yapın. Son bir hafta içinde kimlerle oturdu­nuz? Kimlerle beraber oldunuz? Kimleri dinlediniz? Ve neler konuşuldu oturduğunuz meclislerde? Ve siz kaç meclise hakim ola­bildiniz? Kaç mecliste insanların dalmalarına engel olup orada Al­lah’ın hâkimiyetini kurabildiniz? Haç yerde münâfıklar durumuna düştünüz? Kaç meclisi protesto edip kalkıp gittiniz? Eğer Müslüman isek ve bu âyetler bizim inandığımız bir kitabın âyetleriyse bunun he­sabını yapmak zorundayız. Ama bazı meclisler var ki oturduğumuz, bulunduğumuz onları biz kendimiz seçmiyoruz seçemiyoruz. Meselâ kodese tıkılmışsak ve beraberimizdeki insanlar Allah’ın diniyle alay ediyorlar ama bizim on­ları engelleme ve oradan uzaklaşma imkânımız da yoksa bu başka­dır. Veya meselâ Ankara’ya gitmem gerekiyor. Falan otobüs şirketiyle mi? Yoksa filanların şirketiyle mi? Bunlardan hangisini tercih edece­ğim? Bunların tamamının İslâmî duyarlılıkları bellidir. Yol boyunca bir­çok İslâm dışı tavırlarına şahit oluyorum. Namaz vakitlerinde durmu­yorlar hiçbirisi. Yol boyunca müzikle başımı şişiriyorlar hepsi. Aynı za-manda bu yolculuk esnasında oturduğum koltuğu paylaştığım kişiyi de ben seçmiyorum. Tesadüfen birisi gelip yanıma oturuyor ve çarşaf gibi elindeki dinime küfreden mikrop gazeteyi açıyor. Ne yapabilirsi­niz? Diyelim ki ikaz ettiniz, ama dinlemedi. Nasıl kalkıp gideceksiniz yanından? Nasıl boykot edeceksiniz onu? Tamam Rasulullah’ın Mekke’den Medine’ye giderken onun yol kılavuzu da bir müşrikti ama Rasulullah’ın yolculuğu Allah’ın emriyle meşru bir yolculuktu. Düşünüyorum da acaba bizim tüm yolculukları­mız böyle meşru yolculuklar mı? Yâni acaba bizim tüm yolculukları­mız Rasulullah’ınki gibi İslâmî midir? Bunu tam olarak bilemiyorum. Eğer bu sorunun cevabını müspet olarak verebilseydik belki işimiz bi­raz daha kolaylaşacak ve yolculuklarımızı Rasulullah’ınkine kıyas­lama imkânımız olabilecekti. Bir de bizler bu iş için neyin İslâmî neyin İslâm dışı olduğunu bilmek zorundayız. Meselâ diyelim ki insanlar bir meclise oturmuşlar, orada bir şeyler konuşuyorlar. Biz de gelip o meclise oturduk. Şimdi neyin İslâmî, neyin İslâm dışı olduğunu bilmek zorundayız ki orada bir tavır belirleme imkânımız olsun. O halde bizler İslâm’ı bilmek zorun­dayız. Bizler Allah’ın âyetlerini tanımak zorundayız ki orada âyetlerin lehine mi konuşuluyor, yoksa aksine mi konuşuluyor bu konuda bir karar verebilelim. Evet âyetin devamında buyurur ki Rabbimiz: Eğer şeytan size unutturursa hatırlar hatırlamaz hemen onla­rın yanından ayrılmalısınız. Yâni eğer şeytan sizi meşgul ederse, şeytan size bu yasağı unutturursa, onlarla birlikte oturma yasağını size unutturursa ya da onlarla beraber olmama emrini size unuttu­rursa o zaman hatırlar hatırlamaz hemen kalkın diyor Rabbimiz. Âye­tin bu bölümü hitabın tüm mü’minlere olduğu göstermektedir. Sonra da di-yor ki Rabbimiz: Muttakilere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Yâni onların cinsiyetleri, milliyetleri bir olsa da aralarında herhangi bir me­suliyet yoktur. Zira Allah’ın nizamında kavmiyetin bir değeri yoktur. Zalimlerin günahlarından mü’minlere bir sorumluluk yoktur, ancak muttakilere bir hatırlatma gerekir, belki de onlar bu hatırlatma sonu­cunda adam olurlar. Yâni onların bu işlediği suçlardan ötürü muttaki­lere bir sorumluluk yoktur. Onlar ayrı bir gruptur mü'minler ayrı grup­tur. Onlar ne suç işlerse işlesinler mü'minler onların işledikleri günah­lardan asla sorumlu tutulmayacaklardır. Ancak mü’minlere bir hatır­latma, bir uyarma görevi vardır. Yâni takva sahiplerinin görevi Allah’ın âyetleriyle sapıklıklara dalan bu insanların yanlarından kalkmak sûre­tiyle bu tavırlarıyla onlara bu yaptıklarının bâtıl olduğunu, bu halleriyle Allah’ın gazabını celp ettiklerini hatırlatmak ve öğüt vermek düşmek­tedir. Muttakîlerin kendilerine karşı aldıkları bu tavırları sonucu, yanla­rından ayrılıp gitmeleri sonucu onları üzdük diye belki anlayıp bu işten vazgeçerler diyor, Rabbimiz. Tabii bu âyetlerin Mekke’de geldiğini ve Müslümanların henüz kendileri gibi Müslüman olmamış babalarını, analarını, arkadaşlarını, hısım akrabalarını terk etmelerinin, onların yanından kalkıp gitmeleri­nin ne kadar zor bir şey olduğunu düşünmek zorundayız. Düşünün nereye gidecekti bu Müslüman? O ev babasının eviydi ve o evin içinde henüz iman etmemiş babası, anası, kavmi gardaşı Allah’ın âyetleriyle alay ediyordu. Onun için burada sadece onlardan kalkıp gitmeleri isteniyor. Allah’ın âyetleriyle alay edenlerle henüz savaşma emrinin gelmediği bir dönem için bunu düşünmek zorundayız. Onun içindir ki âyetin bu son bölümünü şöyle anlamaya çalışanlar da ol­muştur: O mü'minler bu tür insanların yanından kalkıp gitsinler. Ama bunu beceremeyip gidecek yerleri olmadığı için onlarla otursalar dahi onların hesaplarından muttakilere bir sorumluluk yoktur şeklinde an­layanlar da olmuştur bu âyeti. Peki acaba Nisâ’daki âyet ne olacak o zaman? Çünkü orada eğer mü'minler onlarla beraber oturmaya devam edecek olurlarsa o zaman onlar da aynen onlar gibi olurlar buyuruyordu Rabbimiz diye bir soru sorulacak olursa deriz ki; Nisâ'daki âyet bu âyetten daha sonra Medine’de nâzil olmuştur. Mekke’de önceki bu âyet geçerliydi, Medine’de ve şu anda bizim için de Nisâdaki bu âyet geçerlidir, bu sonraki âyetle o önceki âyetin hükmü nesih olmuştur diyoruz Allahu âlem.