73- "Gökleri ve yeri yerli yerince yaratan O’ dur. Bir şeye "Ol" dediği an hemen oluverir. Onu sözü hukuktur. "Sura üfürüldüğü günde mülk ancak Onundur. O, gizliyi ve açığı bilendir. O, hikmet sahibi, her şeyden haberdar olandır." O Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Hak olarak yaratmıştır. Gökleri ve yeri eğlence olsun diye, fantezi olsun diye yaratma-mıştır, insanın imtihanı için yaratmıştır onları. Ve Allah insandan, insan için yarattığı bu göklerin de yerin de hesabını soracaktır. Burada göklerin ve yerin hak olarak yaratıldığı anlatılırken başka yerlerde de göklerin ve yerin bâtıl yere yaratılmadığını anlatan âyetler de vardır. "Rabbimiz sen bunları bâtıl yere yaratmadın. Seni tesbih ederiz, bizi ateş azabından koru." (Âl-i İmrân 191) "Ben gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadım." (Enbiyâ 16) "Siz zannediyor musunuz ki sizi boş yere yarattık ve bize hiç döndürülmeyeceksiniz?" (Mü'minûn 115) Bu âyetlerden anlıyoruz ki kâinatta ne varsa hepsi hak üzerine yâni sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmış-tır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun işlemektedir. Tüm kâinatta hak esastır. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir. Ya da burada göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğunu, hak olduğu anlatılmaktadır. Öyleyse kâinatta ne varsa onların tümünü Allah yarattığı için hepsinin üzerinde söz sahibi, hak sahibi, hukuk sahibi, hâkimiyet ve hüküm sahibi sadece Allah’tır. Allah’tan başka bu varlıklar üzerinde hâkimiyet ve otorite sahibi yoktur. O bir şeye ol dediği zaman hemen oluverir. O’nun sözü haktır. O’nun sözü hukuktur. O’nun sözü mutlak dinlenen sözdür. Veya burada Allah tarafından yaratılmış olan göklerin ve yerin hakka ve hakikate delâleti anlatılmaktadır. Yaratıcıları Allah olan bu gökler ve yerler hak olan Allah’ın varlığına ve gücüne delildir bunlar. Eser müessirin varlığına delildir deniyor. Ve sura üfürüldüğü günde mülk ancak Onundur. O gizliyi ve açığı bilendir. O hikmet sahibi, her şeyden haberdar olandır. Çünkü kıyâmet günü ikame edilecek hayatı ve yıkılacak bugünkü düzeni en iyi bilen Allah’tır. Yâni dünyada, semavat ve arzda şu anda kurduğu düzeni ve yarın bunların yok oluşuyla kurulacak düzeni bilen ve kararlaştıran Allah’tır. Ve işte bunların hepsini bilen Allah, bilgisi ve hikmetiyle icra etmektedir. Sura üfürüldüğü gün mülk ancak Allah’ındır. Kuran-ı Kerimde üç surdan söz edilir: 1- Birincisi "Nefha-i Feza" dır. Korku nefha sı, korkudan insanların yüreklerinin hoplayacağı ve herkesin donup kalacağı nefha dır. Kur’an-ı Kerimde bu birinci suru anlatan âyetler pek çoktur: "Onlar hiçbir gecikmesi olmayan bir sayhadan baş-kasını beklemiyorlar." (Sa’d 15) "Ey insanlar! Rabbinizden sakının; Doğrusu kıyâmet gününün sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Kıyâmeti gören her emzikli kadın emzirdiğini atar, her hamile çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün, oysa onlar sarhoş değildirler. Fakat bu sadece Allah’ın azabının çetin olmasındandır." (Hac 1,2) "O gün bir sarsıntı sarsar. Peşinden bir diğeri gelir. O gün kalpler korkuyla titrer ve insanların gözleri önüne düşer." (Nâziât 6,7,8) Bu âyetlere birinci surun üflemesini anlatır. Birinci sur üfürülünce her şey ve herkes korkudan donup kalacak. Hattâ ekmeği ağzına götürürken adam eli ağzına yakın mesafede donup kalacaktır diyor Allah’ın Resûlü. Birinci surla her şey donakalacak ve sonra arkasından ikinci sur üfürülecek. 2- İkinci surun adı da "Nefha-i sa’ika" dır. Bununla da her şey ve herkes ölecektir. Evet İkinci surun üfürülmesi için Rabbimiz İsrafil’e emredecek. "Sura üflenince Allah’ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde olanlar hepsi düşüp ölürler. Sonra sura bir daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar." (Zümer 68) 3- Evet üçüncü sur da "Nefha-i kıyam li Rabbil âlemin" dir. Yâni hesap kitap günü tüm varlıkların Rablerinin huzurunda dirilip toplanacakları nefha dır. Bu sur üfürülünce bir de bakarsın ki insanlar mantar bitiyormuş gibi kabirlerinden kalkmış değiştirilmiş bir arzın üzerindedirler. "O gün yer başka bir yer, gökler de başka göklere tebdil olunacaktır." (İbrahim 48) Bundan sonra En’âm sûresinin bu bölümünde Rabbimiz atamız İbrahim’i ve onun babasıyla ve kavmiyle mücâdelesini anlatacak. İbrahim (a.s) ülül’azîm peygamberlerden Rasulullah’ın ceddi, ceddi Resul olan bir peygamberdir. Hz. İbrahim’den Hz. Adem ve Hz. Nuh’-tan sonra ülül’azîm bir peygamber olarak bahsedilir Kuranda. İbrahim (a.s)'ı anlatabilmek gerçekten zordur. Hz. İbrahim’i anlayabilmek ve anlatabilmek için Kur’an’ın bütününe hakim olmak gerekir. Ancak biz sadece bu bölümde anlatıldığı kadarıyla Hz. İbrahim’i ve onun mücâdelesini anlamaya çalışacağız. Değilse Kuranın pek çok yerinde Rab-bimiz dinini bize İbrahim (a.s)'la anlatmaktadır. Kur’an’a ve Rasulullah’a dikkat ediyoruz Allah’ın Resûlü kendini anlattığı, kendinden söz ettiği her yerde babası, atası olarak Hz. İbrahim’den de söz eder. Ya da kendisini hep atasıyla birlik anlatır. İslâm dinine bakıyoruz bu dinin direği olan namazda Allah’ın Resûlü sürekli İbrahim’le birlikte anılmaktadır. Sanki İslâm’ın binası, tuğlaları, direği hep onunla örülmüş. Allah’ın Resûlü kıldığı her namazında kendine ve atasına salât eder. Biz de ederiz tabii. (Allahümme salli alâ Muhammedi’n ve alâ ali Muhammedi’n kema sallayte alâ İbrahiyme ve alâ ali İbrahim inneke hamîdün Mecîd) Demek ki Allah’ın Resûlü namazında, duasında, mesaisinin tümünde Hz. İbrahim’le beraberdir. Din olarak insanlığa sunulan İslâ-m’a baktığımız zaman onun babamız Hz. İbrahim’in dininin devamı o-larak sunulduğunu görüyoruz. Kur’an-ı Kerimde Hz. İbrahim’in pek özelliğinin varlığını görüyoruz. Bize sunulan dinimizin şekli, biçimi veya özelliği konusunda Kur’an onu bize Hz. İbrahim’le tanıtır. Bir başka deyişle biz dini anlayabilmek için ona müracaat ederiz veya etmek zorundayız. Hz. İbrahim’i tanımadan bu dinin anlaşılması mümkün değil-dir. İslâm, teslim, teslimiyet konusu, Hanif olma konusu, halisân lillah olma konusu, ümmet olma konusu, tevhid ve şirk konusu, millet konusu ve daha pek çok konu Hz. İbrahim’le anlatılır. Bütün bunların yanında Kur’an-ı Kerimde üç yerde üsve-i ha-sene ifadesinin geçtiğini, bunlardan birisinde Rasulullah’ın bize üsve olarak anlatıldığını, birisinde öteki peygamberlerin üsve olarak anlatılırken, bir tanesinde de tek başına İbrahim (a.s) in bize örnek olarak anlatıldığını görüyoruz. O halde bizler Rabbimizin rızasını ve cenneti kazanmak istiyorsak Hz. İbrahim’i tanımaya ve onu üsve olarak kabul edip onun gibi olmaya, onun gibi yaşamaya mecburuz. İman konusunda, İslâm konusunda, teslimiyet konusunda, ihsan konusunda onu örnek alma-ya mecburuz. İşte En’âm sûresinde onun tevhidi anlayışını kabule hazır hale gelen kimse karşısında Hz. İbrahim’i bulmaktadır. Kur’an-ı Kerimin şu özelliğini görüyoruz: Rabbimizin kitabında namazdan, oruçtan, içkiden bahsederken birden bire o konuyu kesip sanki o konuyla hiç mi hiç ilgisi olmayan bir konuya geçiverdiğini görüyoruz. Meselâ Bakara sûresinde nikâhtan, talaktan, izdivaçtan bahsederken birden bire konuyu keserek: (Hafizu ales salavati vessalat il vusta) buyurarak namaz konusuna geçiverdiğini görürüz. Peki acaba önceden anlatılan o konularla bu namazın ne ilgisi var diyesi geliyor insanın. Bu konuların anlatıldığı o bölümde birden bire sözü namaza getirirken Rabbimiz sanki; “Dikkat edin ha! Bütün bu anlattığım konuların tanzimi için, bunların icrası için, sizler namaza muhtaçsınız! Namazınız yoksa bunları icra etmeniz de mümkün olmayacaktır! Namazsız bunları asla yapamazsınız! Namazsız böyle bir hayatı yaşamanız mümkün değil! Onun için namaza dikkat edin!” buyuruyor. İşte aynen bunun gibi burada da başka konulardan söz ederken birden bire İbrahim’e geçişte de böyle bir münâsebet var. Allah’ın yegâne velî oluşundan bahsedildi, onun velâyetine karşı çıkıp yeryüzünde başka veliler bularak, onların korumaları altına girmeye çalışan insanlardan söz edildi, doğru yolu bulduktan sonra şeytanın çağrısına uyarak bu yoldan uzaklaşan insanlardan söz edildi, sonra da doğru yol ancak Allah’ın yoludur, âlemlerin Rabbine teslim olarak namazı kılın ve muttaki olun, hayatınızı tamamen Allah için yaşayın denildi. Çevrenizde sizi Allah yolundan alıkoymak isteyen güçlerin tümüyle Allah adına ve Allah’a dayanarak ciddi bir mücâdele sergileyin denildi. “Nasıl ya Rabbi? Kim gibi ya Rabbi?” demeye hazırlanırken, bu konuda kendimize bir örnek ararken hemen Rabbimiz işte tıpkı atanız İbrahim gibi buyurarak bize burada bir örnek sunacak. Hz. İbrahim’in babası ve kavmiyle olan mücâdelesini anlatacak.