88. Bu, Allah'ın kullarından dilediğini eriştirdiği yoldur. Puta taparlarsa amelleri boşa çıkar. Evet bu insanların isteklerine bağlı olarak gerçekleşen bir olay değildir. Onların peygamber olarak seçilip görevlendirilmeleri âlemlerin Rabbine aittir. Bu konuda bizim Allah’ı şartlandırmaya veya bu konuda Allah’a akıl verip Ona yok göstermeye hakkımız yoktur. Yâni ya Rabbi, bu peygamberlik görevini neden falanlara vermedin? Veya niye beni de peygamber yapmadın? demeye, Allah’a itirazda bulunma-ya hiçbir zaman hakkımız ve salahiyetimiz yoktur. Allah o rahmetini kime vereceğini en iyi bilendir. Çünkü Allah’ın içimizden birilerini peygamber seçip, bizi seçmemesi kulluk açısından pek fazla bir şey değiştirmemektedir. Eğer bizler Rabbimizin bizim adımıza seçtiği peygamberlerine inanır, onlara uyar ve onların örnekliğinde Allah’ın istediği bir hayatı yaşarsak unutmayalım ki onların ulaştığı ecir ve mükafatların aynısını bize de müjdelemektedir. Eğer şu anda bizler Allah’ın bizim adımıza seçtiği o elçilerin getirdikleri mesaja kulak verir, onların misyonlarına sahip çıkar, o mesaj istikâmetinde bir hayat yaşarsak bizlerin de onların gittikleri cennetlere gideceğimizi Rabbimiz bize de müjdelemektedir bu kitapta. Onlar gibi, onların yaşadığı gibi yaşadığımız takdirde onların ulaştıkları makamlara bizim de ulaşacağımızı ve cennette onların makamlarını paylaşacağımızı anlatmaktadır. Öyleyse niye biz peygamber olamadık? Allah bizi niye elçi seçmedi diye hayıflanmanın hiç de anlamı yoktur. Kaldı ki yeryüzünde onlar kadar, Allah’ın o kutlu elçileri kadar Allah’a ciddi kulluk yapan başka birisini de görmek mümkün değildir. Yeryüzünde Allah’ın elçileri kadar insanlardan gelen yalanlamalara, alaylara, inkarlara belâ ve musîbetlere sabreden, dayanan başka birini göstermek mümkün değildir. Yeryüzünde Allah’a en mükemmel kulluğu yapanlar onlardır. İnsanların en salihleri, en mükemmelleri ve en muttakileri onlardır. Rabbimiz yeryüzünde onara en yüce değeri vermiş ama bakın Allah o şerefli kullarına zaman zaman şu tehdidi de yapmıştır. Eğer onlar yeryüzünde Allah’ın seçtiği örnek kullar olarak Allah’ın kendilerinden istediği kulluğu, Allah’ın kendilerinden istediği teslimiyeti gerçekleştirmemiş olsalardı. Yâni eğer birazcık bu konuda gevşeklik göstermiş olsalardı. Azıcık da olsa kendilerini Rablerine kulluk ortamından uzaklaştırıp şirke düşüverselerdi. Hayatlarında azıcık da olsa Allah’ı ikinci plana atıverselerdi. Ya kendi hevâlarını, kendi arzularını ve heveslerini, yahut da Allah’tan başka birilerini İlâh kabul edip onların arzularını gerçekleştirmeye meylediverselerdi. tâğutları, liderleri, önderleri toplumu, çevreyi, âdetleri, ayı, güneşi, yıldızları tanrı kabul edip, onlar kaynaklı bir hayata azıcık meylediverselerdi veya bir lahza onların hatırlarını Allah hatırına tercih ediverselerdi, Allah yanında onlara da hayata karışma, yâni onlara da ulûhiyet ve rubû-biyet hakkı tanıyıverselerdi, yeryüzünde onlara da birazcık egemenlik hakkı tanıyıverselerdi kesinlikle bilelim ki Allah onların tüm amellerini boşa çıkarır ve onların şah damarını koparıverirdi. Kur’an-ı Kerime baktığımız zaman bu konuda gerçekten çok ciddi tehdit âyetlerini gör-memiz mümkündür. Meselâ bakın Şûra sûresinde Rabbimiz peygamberi hakkında şöyle buyurur: “Yoksa ey Muhammed! Senin için Allah'a karşı yalan yere iftira etti mi derler? Allah dilerse senin kalbini mühürler, bâtılı da yok eder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Doğrusu O, kalplerde olanı bilendir.” (Şûrâ 24) Yoksa onlar, o müşrikler peygamber yalan uydu mu diyorlar? Yoksa onlar peygamberin kendi kendine yalan uydurup kendi uydurduğu bu sözleri Allah’a izafe ederek ona karşı yalan iftira ettiğini mi iddia ediyorlar? Yâni onlar Allah bir şey indirmemiştir. Allah zaten bir şey indirmez. Allah hayata karışmaz. Allah bizim hayatımıza karışmaz. Allah bize vahiy gönderip bizden bir şeyler istemez. Allah bu dünyayı yaratmış, bizleri yaratmış ve sonra da bizi kendi halimize bırakmıştır. Bildiğiniz gibi, keyfinize göre yaşayın demiştir. Hal böyleyken Allah bize bir şey indirmemişken ey Muhammed, bunu sen kendin uyduruyor ve utanmadan bir de bunları bana Allah vahyediyor diyerek kendi yalanlarını Allah’a izafe etmeye kalkarak Allah’a iftira ediyorsun mu diyorlar bu adamlar? Seni yalancılıkla ve Allah’a iftira etmekle mi suçluyorlar peygamberim? Eğer gerçekten bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi sen böyle bir konuda Allah’a yalan iftirada bulunmuş olsaydın mutlaka senin o kalbini mühürler, dilini koparır, beynini damgalar ve bu Kur’an’ı sana unuttururduk. Onu senin kalbinden söküp alırdık. Senin vahiy kaynağını kesip kuruturduk. Tehdidi görüyor musunuz? Peki kime yapılıyordu bu? Allah’ın yeryüzünde en çok sevdiği kuluna ve peygamberine. Peygambere bile böyle bir tehdit söz konusuysa Allah’a yalan uyduranların vay haline. Allah demediği halde Allah böyle diyor demek sûretiyle, ya da dediklerini demedi biçiminde gizlemek sûretiyle Allah’a yalan iftirada bulunanların vay haline. Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi şeklinde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Efendim zaten Allah da bundan yanadır. Allah da bunu istemektedir diyerek Allah’ın istemediklerini Allah istiyormuş pozisyonunda insanlara sunmak Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Efendim Allah da demokrasiden yanadır. İslâm da laikliği önermektedir. Efendim Kur’an’da kesinlikle cihad yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir bunlar. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an mahza bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öneriyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki! diyerek, kimileri de bugün Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi demeye çalışıyorlar veya dedirtmeye çalışıyorlar Allah’a, Kur’an’a. İşte bu da Allah’a yalan iftiradır. Efendim ben Kur’an’ı başından sonuna kadar taradım, orada baş örtmeye dair bir tek emir bile bulamadım diyen kişinin iftirası. Veya ben bu insanların kurtuluşu için bir tek yol biliyorum, o da demok-rasidir, bunun dışında başka sıhhatli bir çıkış yolu bilmiyorum diyen adamın iftirası. Bütün bunlar Allah adına beyan ve Allah adına Allah’a yalan iftiralardır. Ya da yahudi ve hıristiyanlar, müşrikler bir hayat yaşıyorlardı ki baştan sona İslâm’dan uzak, ama diyorlardı ki işte bu yaşadığımız ha-yat Allah’ın istediği hayattır. İşte Allah’ın razı olduğu hayat budur. Allah kullarından böyle bir hayat ister. Bizler şu anda Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz. Bizler Allah’ın elçisi Mûsâ’nın yolundayız, Îsâ’-nın yolundayız veya bizler Hanifleriz, yâni İbrahim’in yolundayız diyor-lar ve Allah’a yalan iftirada bulunuyorlardı. Halbuki yaşadıkları bu hayat ne Allah’ın istediği bir hayattı, ne de bu sözünü ettikleri peygam-berlerle ilgisi olan bir hayattı. İşte bu da Allah’a yalan iftirada bulun-maktır. Tıpkı bugün yaşadıkları hayat İslâm olmayan Müslümanların biz İslâm’ı yaşıyoruz, bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır demeleri gibi. Halbuki namazımızdan tesettürümüze kadar, siyasal yapılanmamızdan ekonomik sistemlerimize, hukuk tarzımızdan kılık kıyafet biçimimize, mücâdele metodumuzun meşruluğundan düğün dernek anlayışlarımıza, beşerî ilişkilerimizden soframıza kadar, çocuklarımızın eğitimine kadar yaşadığımız hayat bellidir. Kitap ve sünnetin, vahyin ortaya koyduğu İslâm’la ne kadar ilgisi var, ne kadar yok bu bellidir. Evet Kur’an’daki Allah’ın dediklerinin pek çoğunu insanlar de-ğiştirmişler ve böylece Allah’a karşı yalan iftirada bulunmuşlar. Meselâ Kur’an’daki zikir kavramı değiştirilmiş, takva kavramı değiştirilmiş, kıraat kavramı, ihsan kavramı, dua kavramı, lânet kavramı, şehid kavra-mı, velî kavramı, zikir kavramı, iman kavramı, kabul ve ret kavramları, cennet ve cehennem kavramları, hattâ namaz kavramı bile değişti-rilmiş. Bu kavramlara Allah’ın yüklediği anlamlar unutulmuş ve farklı farklı anlamlar verilmiş. Allah’ın âyetlerini, Allah’ın kelimelerini tahrif etmişler, dediklerine sanki demedi, demediklerine de sanki dedi diyerek iftiralarda bulunmuşlardır. Yâni şu yahudi ve hıristiyanlar veya bugünün ehl-i kitabı olan Müslümanlar, kitabı bilenler eğer kitapla yaşa-ıyorlarsa her halde bu noktaya düşmüş olacaklardır. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Yâni eğer adamın hem kitaptan haberi var, hem de kitaptan habersiz, kitabın içeriğinden habersiz ve kitaba ilgisiz bir hayat yaşıyorsa elbette kelâmı vaz olunduğu mânânın ötesine berisine taşıracak, uzatacak, sündürecek ve elbette yapabildiğince tahrifat yapmak zorunda kalacaktır. Yâni Allah ondan, o âyetten ne kastederse etsin, o kendi kastını, kendi anlayışını o kelâma yüklemeye çalışacak ve aynen yahudi’-nin yaptığını yapacaktır. Bugünün insanlarından kim bu konuya ör-nekse onların hepsi buna girmektedir. Aklediyor, mânâyı anlıyor, ama düzenini bozmasın diye döndürüp dolaştırıp farklı mânâya çekebilece-ği bir yol arıyor. Meselâ adamlar okuyorlar âyetleri: Efendim işte burada tarikat anlatılıyor, burada parti anlatılıyor, burada bilimsel çalışma, burada örgütsel anlatım, burada zengin olmak, burada doktor olmak anlatılıyor. Ya da işte burada bizim şeyhimiz, burada bizim kavmimiz, bizim ırkımız, bizim haberimiz, bizim liderimiz anlatılıyor. Burada bunlar anlatılıyor. Kısaca bu âyetler beni, bizi, anlatıyor ama, kesinlikle hak olduğumuzu, yanılmadığımızı anlatıyor diye, ayetleri hep kendi düzenlerine, kendi haklılıklarına yorumluyorlar, uyguluyorlar. Ama bakın Allah diyor ki, ey peygamberim, bunu sen yapsaydın senin işini bitirirdik, senin dilini koparır, beynini mühürler ve bu Kur’an’ı senin kalbinden söküp alırdık. Görüyor musunuz tehdidi? Kime yapılıyordu bu tehdit. Yeryüzünün en şerefli insanına. Demek k, bu konuda peygamber bile olsa gözünün yaşına bakılmıyor. Kur’an-ı Kerimde bunun gibi peygamberlerle alâkalı pek çok tehdit âyetleri görmekteyiz.