En'âm Suresine Dön

En'âmالأنعام

90. Ayet

90En'âm Suresi

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًاۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَم۪ينَ۟

Onlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların yolunu takip et. De ki: “Ben, bunun için sizden bir ücret istemiyorum. O, yalnızca âlemlere bir hatırlatmadır.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

90. İşte bunlar Allah'ın doğru yola eriştirdikleridir, onların yoluna uy, "Sizden buna karşılık bir ücret istemem, bu sadece herkes için bir hatırlatmadır" de. Evet bu peygamberler Allah’ın kendilerine hidâyet ettiği ve aynı zamanda Allah’ın izniyle insanları hidâyete ulaştıran, insanları küfür ve şirk bataklıklarından, isyan ve itaatsizlik badirelerinden, ka­ranlık-lardan nûra, hidâyete ve aydınlığa çıkaran kimselerdir. İnsanlara yol gösteren mihmandarlardır onlar. İnsanları dünyada en doğruya, en güzele, en mutlu ve mesut bir hayata, âhirette de ebedî kurtuluş ve cennete çağıran kimselerdir. İşte Allah’ın elçilerin varlık sebebi budur. Onlar Allah tarafın­dan yeryüzüne açılmış Allah’ın rahmet kapılarıdır. Öyleyse ey pey­gamberim! Sen onların yoluna uy! Sen onların hidâyetlerine tabi ol! Ve sizler de ey peygamber yolunun yolcuları! Sizler de tıpkı peygam­beriniz gibi bu hidâyet rehberlerinin yollarına uyun! Onların parlak iz­lerine tabi olun. Adım adım onları takip edin. İşte En'âm sûresinin bu bölümünde Rabbimizin bu hidâyet reh­berlerini zikretmesinin, gündeme almasının sebebi de işte budur. Bu kadar peygamberi lâf olsun diye göndermedi Allah. Lâf olsun diye burada zikretmedi onları. Onlara uyulsun diye, onlar örnek alınsın diye, onlara tabi olunsun diye, onların hayatları adım adım takip edil­sin ve sonunda insanlar onların ulaştıkları makamlara ulaşsınlar diye anlattı. İşte peygamber budur. Peygamber kişinin hayatında örnek al­dığı ve izinden gittiği kimsedir. Evet biliyoruz ki peygamber dinde te­meldir ve kişinin örneğidir. Peygamber bizim hayatımızda âmir ve nâ-hiydir. Peygamberin bizim hayatımızda evet veya hayır deme, em­ret-me ve yasaklama yetkisi vardır, hakkı vardır. Zaten peygamberin pey-gamber oluşunun hikmeti de buradadır. Bakın çocukluğumuzdan bu yana bize bir peygamber öğretti­ler. İşte Sıdk sahibi, ismet sahibi, emanet, fetanet ve tebliğ sıfatlarının sahibi bir peygamber anlattılar. Bu sıfatlar onun kendisiyle ilgili yönü­dür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ve kabul etmişim ben. Yâni peygamberin doğru sözlü olduğunu, doğru söylediğini, günahsız olduğunu, emin olduğunu, zeki olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz olarak insanlara tebliğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Ama bilelim ki sadece bunu kabullenivermem benim bi­rini peygamber olarak kabullenmen mânâsına gelmeyecektir. Benim birini peygamber kabul etmem demek bunları kabullen­mekle beraber, onu bu sıfatların sahibi bilmek ve inanmakla beraber aynı zamanda onun benim hayatımda âmir ve nâhiy oluşunu da kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi bu sıfatların sahibi olarak ka­bul eder, ama onu hayatımda âmir ve nâhiy olarak kabul etmezsem, yâni hayatımda emredici ve nehy edici biri olarak bilmezsem onu peygamber olarak kabul etmiş sayılmayacağım demektir. Zira pey­gamberin peygamber olarak kabul edilmesi demek onun hayata ha­kim olması demektir. Benim hayatımda bir şey kabul edilecekse, bir şey reddedilecekse, evet veya hayır denecekse, bu olmalı, bu olma­malı, bu yapılmalı, bu yapılmamalı denecekse bunu o demelidir ve ben yapmalıyım. Yâni benim birini peygamber kabul etmem demek her şeyimle adım adım onu takip etmem demektir. İzinden gitmem demektir. Her şeyimle kendisine benzemem ve kendisine her konuda teslim olmam demektir. Değilse işte bir zamanlar böyle bir peygamber yaşamış, adı şuymuş, babası şuymuş, doğum tarihi şuymuş, şurada doğmuş, şurada vefat etmiş. Bunları bilmek değildir peygambere iman. İşte bakın burada, âyet-i kerîmede Rabbimiz üstelik bunu bize de demiyor da peygamberi Hz. muhammed (a.s)’a diyor. Ey pey­gam-berim! İşte senden önce yaşamış ve hayatlarını bu kitapta sana anlattığım peygamberlerim hidâyet rehberleridir. Öyleyse sen de onlara uy, onlara tabi ol diyor. Elbette anlıyoruz ki ona denen aynı zamanda onun şahsında onun yolunun yolcuları olarak bize de denmektedir. Bunlar, bu peygamberler Allah tarafından seçilmiş, Allah tarafından eğitilmiş ve hayatları da yine Allah tarafından yasallaştırılıp onaylanmış olarak bize örnek olarak sunulmuş kimselerdir. İşte bizim için en mükemmel örnekler en mükemmel imâmlar bunlardır. Hayatlarında kesinlikle falso olmayan ve bizim kendilerini örnek alıp hayatlarını yaşadığımız zaman, kendilerini taklit ettiğimiz zaman kesinlikle hata etmeyeceğimiz mükemmel örnekler. Hayatları Allah tarafından kesinlikle onaylanmış insanlar. Öyleyse biz kendimiz için onları örnek bilmek zorunda oldu-ğumuz gibi, insanları da Allah’ın bu örnek insanlarına çağırmak zo-rundayız. Gelin ey insanlar, yeryüzünde en güzel örnekler bunlardır. Gelin yeryüzünün en emin, en güvenilir örneklerine benzeyelim. Gelin onları örnek alalım demek zorundayız. Ama biz onları bırakıp da birbirimizi ya da içimizden birilerini ör­nek aldığımız zaman, Allah’ın onaylamadığı bir hayat bizim için ör­nek olamaz. Bundan dolayıdır ki toplumun kendilerini örnek kabul et­tikleri, önder kabul ettikleri insanlar, hacılar, hocalar, mürşidler, şeyh­ler daima kendilerine bir görev olarak şunu çok iyi bilmeliler: İnsanlara gelin peygamberlerle beraber olalım. Gelin hayatları Allah tarafından onaylanmış elçilere benzeyelim. Gelin kitabın dediği gibi olalım. Gelin sünnetin dediği gibi yaşayalım demeliyiz. Kesinlikle insanları kendi­mize veya kendimiz gibilere çağırmayalım. Gelin bizim gibi olun. Gelin bizim gibi yaşayın. Bizi örnek alın. Biz nasıl yaşıyorsak siz de öyle yaşayın demeyelim. Eğer insanlar bizi örnek alır, bizim gibi olmaya çalışırlarsa biz-de çakılır kalırlar ve bizi aşamazlar, ancak bizim kadar olabilirler. Daha öteye geçemez bu insanlar. Biz de hiçbir zaman mükemmel değiliz. Hiçbir zaman eksiksiz değiliz. Bizim hayatımız Allah tarafın­dan o-naylanmış değildir. Öyleyse bize düşen Allah’ın elçileri gibi olmak ve zinhar Allah kullarını Allah’ın elçileri gibi olmaya çağırmaktır, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Ne olursak olalım, kendimiz de dahil hiç bir insanın peygamber yerine ikame edilmesi kesinlikle mümkün değildir. Tüm irşatçıların görevi budur. Peygamber örneğini bende gö­rün! Peygamberi benim şahsımda tanıyın! Ben gibi olun! Biz gibi olun! Bizi taklit edin! diyerek insanları saptırmaya çalışan kimselerin kim olurlarsa olsunlar pek çok peygamber modeli ortaya çıkarmaları su­çu-nu, böylece bu ümmeti parça parça etme suçunu üslendiklerini de asla unutmamalıyız. O zaman gerçek örneği bulamayan çeşitli ör­nek-lere çakılıp kalan bu ümmet şu anda acı acı seyrettiğimiz gibi bir­bir-lerini yemekten, birbirlerini reddetmekten de kurtulamayacaklardır. Buna karşılık sizden bir ücret de istemiyorum ve bu kitap, bu mesaj bütün âlemler için bir zikradır, bir tezkiradır. Size yaptı­ğım bu iş adına sizden bir ecir, bir ücret istemiyorum. Ben Allah’ın âyetlerini size tebliğ etmeme, Rabbimin emirlerini size duyur­mama, Rabbimin istediği kulluğu örneklemeye karşılık sizden her hangi bir ücret istemiyorum. Yaptığım bu hizmet karşılığında siz­den bana bir şeyler vermenizi istemiyorum. Bana, şahsıma mallar mülkler vermenizi, saraylar köşkler ikram etmenizi, beni atlarınıza develerinize bindirmenizi, bana ballar baklavalar ikram etmenizi, beni sırtınızda taşımanızı, elimi ayağımı öpmenizi, bana çaylar, kahveler ikram etmenizi istemiyorum. Yaptığım bu görev karşılı­ğında bana minnet duymanızı, bana bir teşekkür bile etmenizi is­temiyorum. Sizden bana yapmanız gereken hiçbir şey istemiyo­rum. Şûrâ sûresinin 23. âyetinde ifade edildiğine göre sadece kurbama meveddet istiyorum dediği anlatılır Resûlü ekremin. Evet Allah’ın Resûlü kurbaya meveddet istiyor. Bugün biz de bundan şunu anlıyoruz. Peygamber (a.s) in vazifesi de mü'min olarak bizlerin vazifesi de tebliğ ettiğimiz, din duyurduğumuz kim­selerden hiçbir şey istememektir. Eğer birileriyle ilişkimiz sadece din alışverişine dayanıyorsa onlardan hiçbir şey almamalıyız. Yâni birilerine âyet ve hadis anlatıyorsak, birilerine din duyuruyorsak ve din duyurduğumuz, tebliğ ettiğimiz bu insanlarla herhangi bir ya­kınlığımız, arkadaşlığımız veya akrabalığımız yoksa kesinlikle on­lara yaptığımız bu tebliğin karşılığında hiçbir şey almamalıyız. Hiçbir ikram, hediye kabul etmemeliyiz. Eğer karşımızdaki sadece kendisine din duyurduğumuz için bize bir şeyler ikram ediyorsa bu kesinlikle rüşvettir ve bundan ısrarla kaçınmak zorundayız. Ama onlarla bunun ötesinde herhangi bir akrabalığımız varsa o zaman onların hediyelerini ve ikramlarını kabul edebiliriz. Bunda bir sakınca yoktur. Anlaşılmadı mı? Bir daha söyleyeyim: Birileriyle ilişkimiz sadece din alışverişiyse, yâni bunun dışında onlarla hiçbir arkadaşlık veya akrabalık ilişkimiz yoksa ve de ikram eden kişi sadece biz kendisine din duyurduğumuz için ikramda bulunuyorsa onu kesinlikle kabul etmemeliyiz. Ama böyle değil de ikram eden kişi eğer biz kendisine din duyurduğumuz için değil de Müslümanlık ölçüsüyle ikram ediyorsa veya bir adam düşünün ki sıradan herkese bir şeyler ikram ediyorken bize de ikramda bu­lunmuşsa bu ikramı kabulde herhangi bir mahzur yoktur. Bir de karşımızdaki ihtiyaç olan bir şeyi ikram ediyorsa onu da kabulde bir mahzur yoktur. Zira ihtiyaç olan şeyin ikram edil­mesi tebliğcinin insan makamına indirgenmesidir. Yâni açsak ye­mek ikram edilmesi, susuzsak su ikram edilmesi, odunumuz yok-sa odun ikram edilmesi gibi. Ama ihtiyacı yokken para ikram edil­mesi veya ihtiyacı yokken halı ikram edilmesi caiz değildir. Sizden bir şey istemiyorum, çünkü bu benim size sundu­ğum Kur’an, bu size sunduğum mesaj tüm âlemler için bir zikradır. Öyle değil mi ama? On dört asır öncesine gidiyoruz. Başlarında başlar başı olduğu halde bir avuç Müslüman Müslümanlık savaşı veriyor. Allah’ın Resûlü Rabbinden kendisine gelmiş hidâyet hedi­yesini insanlara anlatabilmek için kendisini parçalarcasına yırtını­yor, çabalıyor. Onunla beraber onun davasına gönül vermiş bir avuç Müslüman perişan bir durumda. Bazen yiyecek bulamıyor, bazen bulduklarını yiyecek takatleri kalmamış, bulduklarını Müs­lüman kardeşlerine ulaştıramıyorlar, Kur’an okumaları, namaz kıl­maları açıktan ezan okumaları bile bazen mümkün olmuyor. Bir kısmı birazcık rahat bir nefes alabilmek için Habeşis­tan’a hicret etmiş. O günün Mekke’si, o günün Roma’sı o günün Bizans’ı ve tüm dünyası bu garibanları yutmak için ağzını açmış. Acaba mı ki diye gittiği Taif Allah Resûlünün yüzüne kapanmış. Tek hamisi Ebu Talip hayata gözlerini kapamış. Tutunabilecek tek dalları kal-mamış. Müşteriler çekilmiş, müdür sizinle irtibatı kesmiş, toplum sizi dışlamış, tâğutlar soruşturmalarını kovuşturmalarını başlatmış, mahkemeler aleyhinizde davaları çoğaltmış, timsahlar peşinize takılmış, aileniz hattâ karınız kızınız bile davanıza köstek olmak için ayak bağı olmak için sizden yüz çevirmiş. İşte böyle bir durumda karşınıza tutunacak bir dal, bir âyet çıkıyor. Kulum hiç korkma! Hiç üzülme! Hiç mükedder olma! Bu inandı­ğın, bu yolunda olduğun, bu bayraklaştırdığın dava öyle ulvi, öyle yüce bir dava ki sadece Kureyş’e değil, sadece Mekke’ye değil, sadece Bizans’a ve Roma’ya değil, sadece Osmanlıya Selçukluya değil, sadece Türkiye’ye, Konya’ya değil tüm âlemlere bir zikradır bu dava. Tüm dünyaya zikradır bu kitap. Unutma ki bu kitap Benim kita­bımdır. Bu dava Benim davamdır. Bu davanın arkasında Ben varım. Sen hiç üzülme, bu dini, bu davayı insanlara Ben duyuracağım. Bu kitabı insanların gönüllerine Ben yerleştireceğim. İşte âyet-i kerîme­sinde Rab-bimiz bu yolun yolcularına bu müjdeyi veriyordu. Öyleyse bir Müslüman olarak, bu davaya gönül vermiş bir Al­lah eri olarak ben babam da yol vermese, ailem de dinlemese, çev­rem de alaya alsa, tâğutlar ve onların kanunları da beni kuşatsa, çev­rem de beni kıskaca alsa ne gam âyetle anlıyorum ki ben Rabbimin safındayım. Ben Rabbimle aynı saftayım. Rabbime dayanmış biri ola­rak, melekle teyit edilmiş biri olarak kimden ve neden korkacağım da ben? Çevremdekiler, çağımdakiler anlamak, dinlemek istemediler diye niye üzüleceğim ben? Buradakiler anlamak istemedilerse orada­kiler anlayacaktır. Bugünküler dinlemek istemedilerse bile yarınkiler dinleyeceklerdir. Çünkü unutmayalım ki bu kitap, bu mesaj sadece burası ile sınırlı değildir. Sadece Konya ile, sadece Türkiye ile sınırlı değildir. Sadece bugünle sınırlı değildir. Tüm âlemlere, tüm zamanlara yönelik bir kitaptır, bir mesajdır.