En'âm Suresine Dön

En'âmالأنعام

9. Ayet

9En'âm Suresi

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلًا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ

Şayet onu melek (bir peygamber) kılmış olsak hiç şüphesiz, (yine insan suretinde) erkek bir melek kılardık. Ve kesinlikle düştükleri şüpheye onları yine düşürürdük.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

9- Ya da birincisi fertlerin ecelini ikincisi de toplumların ecelini anlatır denmiş. "Onun katında" sözünden anlaşılıyor ki O’ndan başka bunu kimse bilemez. Yâni bu ecel henüz kaza edilmemiş, fiilen gör­düğümüz bir durum değildir. Gaip olan bir durumdur. Lâkin takdir edilmiş ve isimlendirilmiştir. Ama infazı daha sonra yapılacaktır. Kı­yâmet gününde olacak ve böylece açığa çıkacaktır. 3."Göklerde ve yerde Allah odur. Sizin gizlinizi de açığınızı da bilir, kazanmakta olduklarınızı da bilir." Göklerde de, yerde de Allah O’dur. Göklerin de, yerin de Rab-bi O’dur. Göklerdekilerin de, yerdekilerin de İlâhı O’dur. Göklerin, göklerdekilerin İlâhı O’dur da, yerlerin ve yerdekilerin başka İlâhları yoktur. Göklere ve göktekilere Allah karışıyor da, yere ve yerdekilere karışan başka İlâhlar, başka Rabler yoktur. Gökleri de, yeri de idare eden O’dur. Göktekiler ve yerdekiler konusunda söz sahibi O’dur. Gökler ve yer O’nun koyduğu İlâhî yasalara uymaktadır. Her ikisi de Allah’ın emrine boyun bükmektedirler. Sûrenin başındaki âyette anla­tıldığı gibi Allah tarafından yaratılmış olan gökler ve yer her ikisi de nasıl ki yaratıcısına boyun bükmüşse, yine ondan sonraki âyette an­latılan ve yaratılış yönünden onlardan farklı olmayan insan da Allah’ın kanunlarına boyun bükmeli, Allah’ın yasalarına itaat etmelidir. Fıtraten zaten insan Allah’ın yasalarına boyun bükmektedir. Allah’ın yarattığı bu insan yaratılış yönünden üşümekte, acıkmakta, uyumakta, yorulmakta, hasta olmakta ve ölmektedir. Yâni insan fıtra-ten Allah’ın koyduğu yaratılış yasalarının dışına çıkamamaktadır. İşte fıtrî hayatında böylece Allah’ın yasalarına boyun büktüğü gibi, günlük hayatında da Allah’ın yasalarına boyun bükmek zorundadır. Değilse fıtrî hayatında Allah’ın yasalarına boyun büken bu insan, günlük hayatında başkalarının yasalarına boyun bükerse, hayatının birinde Rabbinin İlâhî yasalarına, ötekisinde de beşer yasalarına tes­lim olursa, yâni iki Rabbi, iki İlâhı olursa onun, yâni onun fıtrî hayatıyla günlük hayatı çatışma içine girerse o zaman bu ikisi arasında insan ezilip gidecektir. Çatışan bu iki hayat arasında insan mahvolup gide­cektir. Bu âyetlerin kendilerine indirildiği Mekke müşrikleri Allah’ın varlı­ğını kabul ediyorlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ediyorlardı. Göklerin ve yerin hakimi olarak varlığını kabul et­tik-leri Allah’ın yaratma, rızık verme, mülkün sahibi olma, öldürme di­rilt-me gibi sıfatlarını kabul ediyorlardı. Ama inandıkları bu Allah’ı gün­lük hayatlarına karıştırmamaya çalışıyorlardı. Hayatlarına Allah’tan başkalarının da karışacağına inanıyorlardı. Günlük hayatlarında Al­lah’tan başkalarına da kulluk yapmaları gerektiğine inanıyorlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul eden bu insanlar ha­yatlarında sadece Allah’ın hâkimiyetini kabul etmiyorlar, Allah’tan başkalarının da hâkimiyetine inanıyorlardı. İşte bu insanların alınla­rına şirk damgasını vuran da onların bu tür inanışlarıydı. Görüyoruz ki sûrenin başında Allah’ın bu sıfatlarıyla onların yüz yüze getirilişi, göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin idare edicisinin, tüm varlıkların hayatına karışıcı olanın, tüm varlıkların ha­yatına yasa koyma hakkına sahip olan tek varlığın Allah olduğu, gök­lerde başka Allah, yerde başka İlâh olmadığı, yaratıcının başka, ka­nun koyucunun başka olmadığı, hâkimiyet ve teşrinin sadece Allah’a ait olduğunu anlatmak içindir. Evet, İlâh olanın, kendisine kulluk yapılacak olanın yaratıcı ol­ması gerekir. Bir de İlâh olanın bilgi sahibi olması gerekir. O Allah ki sizin hayatınızı nasıl düzenlemeniz gerektiğini en iyi bilendir. Sizi na­sıl imtihan edeceğini, size nasıl bir din göndereceğini, size ne kadar âyet göndereceğini, sizi neyle sorumlu tutacağını en güzel bilendir. Mutlak bilendir O. Bilgi kendisinden olandır, bilginin kaynağıdır O. Şu anda bildiklerinizin tamamını size bildiren Allah’tır. Sizin bildiklerinizi de bilmediklerinizi de bilen Allah’tır. O Allah ki sizin gizlinizi de, açığı­nızı da bilmektedir. Sizin kazanmakta olduklarınızı da bilir O Allah. O gizliyi de açığı da bilendir. O’na karşı gizli kalacak hiçbir şey yoktur. En gizlinin gizlisi di­yebileceğiniz bir ortamda bile yaptıklarınızın hepsini bilmektedir, gör­mektedir Allah. Her zaman ve zeminde O’nun kontrolü ve murakabesi altındasınız. Evet İlâh olanın böyle bilen olması gerekir. Kendisine kulluk yapılacak varlığın böyle Alîm olması gerekir. Kullarından kulluk isteyen varlığın, onların kulluğu konusunda mutlak bilgi sahibi olması gerekir. Peki var mı böyle Allah’tan başka bilen birileri? Varsa böyle yanılmaz birileri o zaman onlara da kulluk borcumuz olacaktır. De­ğil-se kulluğunuz sadece Allah’a olmalıdır. Hayat programınız konu­sun-da sadece Allah’ı dinlemek zorundasınız. Allah’tan başkalarının programlarına iltifat etmemeniz gerekmektedir. Hal böyleyken: 4."Onlara ne zaman ki Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldi he­men ondan yüz çevirirlerdi." Ne zaman ki onlara gerek tenzili, yâni indirilmiş, gerekse tek­vini, yâni yaratmayla alâkalı üzerinde durulması, düşünülüp ibret alınması gereken, göndericisinin istediği biçimde iman edilip amele dönüştürülmesi gereken bir âyet, bir alâmet, bir işaret, bir hüküm, bir delil gelse mutlaka ondan yüz çevirirler. İraz ederler. Yâni ona dönüp bakmazlar. Onunla gereği gibi ilgilenmezler. Onun üzerinde düşünüp kafa yormazlar, anlamaya çalışmazlar. Çünkü onlar bu âyetleri yalan saymaktadırlar. Esasen onların iman yollarını tıkayan şey iman konu­sunda âyetlerin azlığı, delillerin yetersizliği değil, ya da kendilerini bu âyetlere çağıranların samimiyetlerini ortaya koyan örnekliklerinden mahrum oluşları da değildir. Aslında bütün sebep onların İslâm’ı, imanı kabul isteklerinin olmayışıdır. Bunlar bu delillere karşı, bu âyet­lere karşı nötr davranıyorlar. Sanki böyle bir âyet gelmemiş gibi ilgisiz davranıyorlar. Gerek görsel, gerek işitsel gözlerinin önünde yığınlarla âyetlerin yanından geçiyorlar da görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Çünkü onlar tüm kapılarını, tüm pencerelerini kapamışlar ve kendile­rine hayat programı olarak gelmiş bunca âyetlere karşı müstekbirce bir tavır sergilemektedirler. 5."Gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir." Evet kendilerine gerçek haberler gelince, bunu yalanladı lar. Buradaki haber Rasulullah Efendimizin Mekke’den Medine’ye hic­retinden sonra vukua gelecek şeylere işarettir. Bu âyetin indirildiği dönemde ne kâfirler, ne de mü'minler kendilerine ne tür haberlerin geleceği konusunda bilgi sahibi değillerdi. Yâni başlarına nelerin ge­leceğini, kendilerini nelerin beklediğini hayal bile edemiyorlardı. Al­lah’ın Resûlü bile çok yakın bir gelecekte kâfirlerin ne tür hezimetler tadacaklarını, mü'minlerin ne tür zaferlerle kucaklaşacaklarını bilemi­yordu. Allah’ın Resûlü de bilmiyordu kâfirlerin nasıl hezimetten he-zimete maruz kalacaklarını. O da bilmiyordu bu dinin tüm dünyaya nasıl yayılacağını. Bilmiyordu tüm Arabistan’ın baştan sona Müslü­man olacağını. Bilmiyordu Allah’ın kendilerine devlet nasip edeceğini. Bilmiyordu küfrün belinin kırılacağını. O da bilmiyordu bütün bu gele­cekte olacakları. Allah’ın kitabında verdiği bu haberleri alay konusu yapıyorlardı. Olacak şey mi bu? Sen kim İran kim? Sen kim Bizans’a hakim olmak kim? Sen kim Mekke’ye hakim olmak kim? diyorlardı. Allah buyurur ki Peygamberim! Yakında o alay ettikleri şeylerin haberi onlara gelecektir. Yakında onlara o alaya aldıkları Kuran’ın ha­berlerinin tamamı gelecektir. Ya ölümle gelecek haberler, ya dünya hayatında İslâm’ın ve Müslümanların azîz, kendilerinin de zelil olması türündeki haberler, ya da onların bu haberleri inkâr etmelerinden ötürü ateşe yuvarlanma haberi onlara gelecektir. Geldi de nitekim. Bu âyetlerin inişinden çok kısa bir süre sonra Rabbimizin bu kitabının haberlerinin tamamı birer birer gerçekleşti. Çok kısa bir süre içinde bu alay edenlerin tüm yurtları, tüm imkân ve saltanatları Rasulullah’ın ve Müslümanların eline geçmiştir. Evet onlar kendilerine gelecek bu azapların türünü de bilmi-yorlar, zamanını da bilmiyorlar. Bakın Rabbimiz burada bunu anlayabil­meleri için bir örnek sunacak: 6."Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi gör-mediler mi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz biçimde yer-yüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından ötürü yok ettik ve artlarından başka bir nesil yetiştir­dik.” Buradaki hitap Kur’an’la ilk muhatap olan Mekkelileredir. Mek­keleriler kendilerinden önce yaşamış yalancıların âkıbetleri üzerinde düşünmeye dâvet ediliyorlar. Üstelik onlar bu kendilerinden öncekile­rin başlarına gelenleri de çok yakından biliyorlardı. Ad’ın, Semûd’un başına gelenleri biliyorlardı. Âd’ın Semûd’un kalıntıları kendi toprakla­rında bulunuyordu. Onların harabeleri arasında gezip dolaşıyorlardı. Kuzeye ve güneye seyahatlerinde hep bu batanların yıkıntılarıyla yüz yüze geliyorlardı. Allah diyor ki onlar bu harabelerin ardında yatanla­rın acı âkıbetlerini görmüyorlar mı? Ya da şimdi sizler görmüyor mu­sunuz harabeleri? Görmüyor musunuz mezarlıkları? Görmüyor mu­sunuz Rablerine isyan ederek bir hayat yaşayanların sonlarını? Halbuki diyor Allah biz onları sizi yerleştirmediğimiz biçimde yeryüzüne yerleştirmiştik. Onlara gökten bol bol yağmurlar yağdırmış, altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Size vermediğimiz malı mülkü, ser­veti samanı, gücü kuvveti, vücudu cüsseyi, boyu posu onlara vermiş­tik. Onlara dünyada her türlü üstünlük sebepleri vermiştik. Ama onlar günahlara daldılar. Rablerinin kendilerine gönderdiği hayat progra­mından habersiz bir hayat yaşamaya başladılar. Rablerinin elçilerine ve o elçilerin Rablerinden kendilerine getirdiği mesajlara ilgisiz yaşa­maya başladılar. Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle mücâdeleye tutuştular. Kitaba ve peygambere rağmen kendi kendilerine hayat programı yapmaya kalkıştılar da Biz onları yakalayıverdik ve topunu helâk ediverdik. Kendilerine azabımız geldiği zaman da tüm bu im­kânları, güçleri kuvvetleri, boyları postları, medeniyetleri, ekonomik güçleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Onların topunu helâk ettik ve arkalarından denemek için, imtihan etmek için başka bir nesil getirdik. Fakat onar da öncekilerden ibret almayarak benzer tavırlar takınınca, öncekiler gibi onları da yok ettik. Öyleyse ey şu anda bu Kur’an’ın muhatapları! Örneklerini sun­duğumuz toplumların başlarına gelenlerin sizin de başınıza gelmesin­den sakının! Sizin onlardan farklı hiçbir yanınız, hiçbir ruhçaniyetiniz yoktur. Allah katında sizin onlardan faklı, onlardan üstün hiçbir yanı­nız yoktur. Öyleyse bilesiniz ki Allah yasalarında kesinlikle değişme olmaz. Üstelik sizin şu anda yalanladığınız, değer vermediğiniz, ilgi­lenmediğiniz, sırt döndüğünüz peygamber onlara gönderilenlerden daha Kerîmdir. Öyleyse dikkat edin, sizin şu andaki durumlarınız on­larınkinden daha kritiktir, daha tehlikelidir. Âyet-i Kerîme bir de özellikle bize şunu anlatıyor ki, kendile­rine yeryüzünde imkân verilenler, mal mülk verilenler, ekonomik güç verilenler, sosyal güç verilenler, amirlik, müdürlük verilenler çok dikkat etsinler. Allah bu verdikleriyle onları denemek için, imtihan etmek için onlara bunları vermiştir. Zira mülkün sahibi Allah’tır. Kendilerine mülk verilenler ise o mülk üzerinde halifelik makamına getirilmiş insanlar­dır. Onlar acaba kendilerini vekil bilip o mülkün gerçek sahibinin ar­zularını mı yerine getirecekler? O mülkü mülk sahibinin istediği bi­çimde mi kullanacaklar? Yoksa mülkün gerçek sahibini unutup, ken­dilerini mülkün sahibi zannedip o mülkte keyiflerince bir tasarrufta mı bulunacaklar? Yâni bu mülkte kendilerinin vekil olduklarını unutup, kendilerini asil zannedip, kendilerini ulûhiyet haklarına, egemenlik haklarına sahip zannedip o mülkte gerçek mülk sahibinin tasarrufu gibi mutlak bir tasarrufta mı bulunacaklar? İşte Allah insanları ve top­lumları bu konuda denemektedir, imtihan etmektedir. Birinin helâkinden sonra öteki nesilleri getirerek Allah onları imtihan etmektedir. Yoldan çıkanları Allah kimi zaman toptan helâk ederek dünya azabıyla onları yakalar. Kimi zaman da bu azap, bu ya­kalama dünyada pek çok toplumların başlarına geldiği gibi bazen ayaklarının altlarından, bazen da tepelerinin üzerinden geliverir. Ba­zen başlarındaki zalim idarecilerden, Allah’ın kendilerine musallat et­tiği tâğutlardan, bazen de ayaklarının altından, yâni ayak takımından bu azabı gönderiverir Allah. Bazen ekonomik bir sarsıntıyla, bazen kıtlıkla, bazen geçimsizliklerle, bazen onları fırka fırka, grup grup, hi­zip hizip yaparak, birinin acısını diğerine tattırarak, yâni birbirlerinin acısını tattırarak, birinin ötekine güvenini sarsarak, birini ötekine düş­man ederek, bu azabını göndererek onları helâk eder de onların ye­rine halef olarak denenmek üzere yeni yeni nesiller getirir. Öncekilerin elinden aldığı mülkü ve imkânları bu sefer de bunların eline verir. Bu ve benzeri âyetler hem yeryüzünde işleyen Allah yasala rını, sünnetullahı anlatır, hem de İslâm’ın tarihî olayları yorumlayışın­daki usulü anlatır. Yeryüzünde değişmeyen bir yasa, bir sünnetullah gereği günahları yüzünden, isyanları yüzünden insanlar helâk edil­mektedir. Hem bu vurgulanır, hem de helâk edenin başkası değil sa­dece Allah olduğu vurgulanır. Ümmetlerin, toplumların yok edilişle­rinde günahların rolü çok büyüktür. Evet, günahları sebebiyle toplumlar için yeryüzünde kaçınılmaz olan bu helâk, bu yok oluş ya yeryüzünde Al­lah tarafından çabucak gelen bir azapla gerçekleşmekte, ya da ağır ağır etkisini gösteren fıtrî, ahlâkî çözülüşlerle kendisini göstermekte­dir. Roma böyle yıkılmış, Bizans böyle yıkılmış ve şu anda da batıda böyle bir yıkılışın sinyalleri ufukta görülmeye başlamıştır. Evet Allah günahları sebebiyle bu toplumları yok etmiş, sonra peşlerinden yeni nesiller getirmiş, onlardan sonra onların yerlerine başkaları varis olmuş, öncekiler yok olmuş kayıplara karışmış, yok­lukları bile hissedilememiştir. Ama ne yazık ki bu gerçeği insanlar unutuverirler. Allah kendilerine yeryüzünde yerleşme imkânı verince, yerlerini sağlamlaştırınca hemen bunu unutuverirler. Sanki kendilerini yaratan Allah değil de kendileriymiş gibi, sanki kendilerine bu imkân­ları veren Allah değil de başkalarıymış gibi Allah’a kafa tutmaya kalkı­verirler. Allah’a karşı da, Allah’ın âyetlerine karşı da müstekbirce bir tutumun içine giriverirler. 7."Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indir-seydik de on­lar elleriyle onu tutmuş (ona dokunmuş) olsalardı, yine de inkâr edici­ler: Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi." Kâfirlerin hakkı kabule yanaşmamalarının sebebini açıklıyor Rabbimiz. Kibir ve inat. Kibirleri ve iğrenç inatları yüzünden onlar bu kitabı reddediyorlar. Kibirleri ve inatları yüzünden bu kitabın âyetlerine karşı ilgisiz davranıyorlar. Eğer Cenâb-ı Hak bu kitabı peygamberine onların gözleriyle göremedikleri bir yolla, vahiy yoluyla değil de elle­riyle dokunabilecekleri, gözleriyle görebilecekleri bir kitap halinde in­dirmiş olsaydı yine de bu gerçeği kabul etmezler, bu apaçık bir büyü­dür derlerdi. Kibirleri, inatları ve cehaletleri galebe çalar yine de iman etmezlerdi. Bakın yine Rabbimiz Hicr sûresinde bu hususu şöyle an­latır: "Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çık­salar yine de: Gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır derler." (Hicr 14,15) Yine Tûr sûresinde: "Gökten düşen bir kütle görseler: "Üst üste yığılmış bulutlardır" derler." (Tûr 44) Evet eğer kitabı gözleriyle görseler, elleriyle dokunsalardı, bu defa da: 8."Muhammed’e (görebileceğimiz) bir melek indiril­seydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik el­bette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırıl-mazdı." Evet evet bunların, bu kâfirlerin itirazları bitmiyor. Peygamber üzerine onun peygamberliğini ispat edecek, onun gerçekten Allah’ın elçisi olduğunu bize söyleyecek bir melek gelmeli değil miydi derler. Eğer onların istedikleri gibi öyle bir melek indirseydik elbette iş bitiril­miş olurdu. Artık kendilerine göz açacak zaman bile verilmezdi. Yâni eğer onlara bir melek gelseydi artık onlara göz açacak kadar bile za­man verilmezdi. Çünkü onlar gerçekten bir melek görselerdi ona da­yanamazlar, onun dehşetinden o anda işleri biter, canları çıkardı. Bakıyoruz bu kâfirlerin istedikleri şeyler hep öncekilerin istedik­leri şeylerdir. Bu adamlar günümüzde olduğu gibi aslında Al­lah’a inanan insanlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’a ina­nıyor-lardı, ama hayata karışıcı olarak Allah’a inanmıyorlardı. Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemiyorlardı. Allah’ın onların hayatlarına ka­rışmak üzere gönderdiği vahyin gerçek olup olmadığına dair delil isti­yorlardı. Allah’ın hayata karışma konusunda odak nokta seçtiği elçi­sinden şüphe ediyorlardı. Halbuki onlar çocukluğundan beri bu elçiyi tanıyorlardı. Ona Muhammedü’l Emin lakabını kendileri vermişlerdi. Ona inanmıyorlar da yanında bir Meleğin indirilmesini istiyorlar. Halbuki yeryüzünde in­sanlığın tarihinin başlangıcından beri Allah’ın değişmeyen bir yasası vardı. melekler her zaman Allah’ın insanları yok etme, toplumları he­lâk etme emrini yerine getirmek üzere inmişlerdi. Halbuki Meleğin gel-mesiyle iş bitmiş olacaktı. Meleğin gelmesiyle defterleri dürülmüş olacaktı. Ve bundan sonra da artık hiçbir tövbe imkânı, hiçbir mühletin gözetilmesi söz konusu olamayacaktı. Rabbimiz diyor ki, ne oluyor? Bunu mu istiyor bu adamlar? Şu anda Allah’ın rahmeti gereği onlara mühlet tanıdığının, tövbe imkânı verdiğinin farkında değil mi bu adamlar? Helâklerine mi say ediyorlar? Hiç akılları yok mu adamların? Bakın Furkân sûresinde buyurur ki Rabbimiz: "Melekleri görecekleri gün, o gün günahkarlara hiçbir sevinç ha­beri yoktur. Ve: "Size sevinmek yasak!" diyeceklerdir." (Furkân 22) Evet bunlar bir melek gelsin istiyorlar. Tabiat üstü bir şeyler bek­liyorlar iman etmek için. Yâni iman etmekten başka seçenek bı­rakmayacak biçimde kendilerini zorlayacak harikulade bir şeyler isti­yorlar. Eh öyle olunca da imanın bir kıymeti kalmıyor ki zaten. Yâni gayb, gayb olarak devam ettiği sürece imtihan söz konusudur ve bu imtihan devam etmektedir. Ama gayb, gayb olmaktan çıkıp apaçık gö­rülür olduğu zaman imtihan bitmiş ve bu imtihan sonuçlarının okun­duğu âhiret başlamış olacaktır. Allah onun için melek göndermiyor. Yâni Allah imtihan dönemi bitmeden önce sizi imtihan etmek istiyor. Öyleyse bilesiniz ki bu sizin için bir rahmetin tecellisidir. Evet bir melek gelmezdi, gelemezdi. Gelseydi işiniz biterdi. Ge­riye kalan insan şeklinde bir Meleğin gönderilmesiydi ki o zaman da aralarında doğup büyümüş olan, çocukluğu, gençliği gözlerinin önünde geçmiş olan bir peygamberi tanımakta güçlük çeken bu in­sanlar Meleği tanımakta daha büyük güçlük çekecekler ve ona da inanmayacaklardı. 9."Eğer o peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu in­san sûretine sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürür­dük." Yâni eğer o peygamberi bir melek olarak gönderseydik konuş­masının anlaşılması ve kendisinden istifade edilebilmesi, kendisinin örnek alınabilmesi için onun da bir erkek şeklinde olması icabederdi. Çünkü meleği ancak Allah bilir. Biz meleği görmedik. Melekler yeryü­zünde bizim gibi hareket etmezler. Binaenaleyh eğer Allah bir melek gönderseydi o meleği kendi sûretinde değil yine bir erkek sûretinde gönderirdi. Acaba tanıdıkları, bildikleri bir peygambere inanmayan, güvenmeyen bu insanlar tanımadıkları bir erkeğe nasıl inanacaklar ve güveneceklerdi? Kendilerine kendi içlerinden, kendi cinslerinden ge­len tanıdıkları bildikleri bir peygambere: "Bu da sizin gibi bir insandan başkası değildir." (Mü'min 24) ... diyen bu insanlar bu sefer de o meleğe şöyle deyip itiraz et­meyecekler miydi? Onu da şu sözlerle reddetmeyecekler miydi? Biz senin melek olduğunu nereden bileceğiz? Zira sen de bizim gibi bir insansın demeyecekler miydi? Bu âyet esasen bize şunu anlatır: Bizim işimiz iman ettirmek de­ğil sadece tebliğ etmek ve anlatmaktır. Ötekisi bizim işimiz değil, Allah’ın işidir. Bakın İsrâ sûresinde bu konuyu Rabbimiz şöyle anlatır: "Şunu söyle onlara: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette gökten onlara peygamber olarak bir melek gönderirdik." (İsrâ 95) Soruyor Rabbimiz bu adamlara: Söyleyin bakalım! Siz bir in­san mısınız? Yoksa melek misiniz? Eğer melekseniz size melek gön­derelim. Meleğe melek, insana insan gönderilir. Değilse siz o melek gibi nasıl yaşayacaksınız? O meleği nasıl örnek alacaksınız? Ama hoş bu adamların peygamberi örnek alma diye bir dertleri de yoktu zaten. İşte gelmiş, filan yerde dünyaya gelmiş, filanca tarihte doğ­muş, filanca tarihte vefat etmiş. Babası şu, anası şu şu kadar yaşa­mış birisi olarak bilirler peygamberi o kadar. Halbuki Allah kullarına konuştuklarını anlasınlar diye, onu örnek alsınlar, ondan istifade et­sinler, onda görsünler, ona sorular sorabilsinler, ondan cevap alabil­sinler diye kendi cinslerinden elçiler göndermesi onlara rahmetinin eseridir. "Andolsun ki içlerinden kendilerine Allah’ın âyet-lerini okuyan, kendilerini (tüm kötülüklerden) temizleyen, kendilerine kitap ve hik­meti öğreten bir peygamber gön-dermekle Allah müminlere büyük lü­tuflarda bulunmuştur. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı." (Âl-i İmrân 164) Bundan sonra Rabbimiz kâfirlerin bu tutumları karşısında pey­gamberimizi ve onun şahsında onun yolunun yolcusu olan bizleri şöyle teselli eder: