9- Ya da birincisi fertlerin ecelini ikincisi de toplumların ecelini anlatır denmiş. "Onun katında" sözünden anlaşılıyor ki O’ndan başka bunu kimse bilemez. Yâni bu ecel henüz kaza edilmemiş, fiilen gördüğümüz bir durum değildir. Gaip olan bir durumdur. Lâkin takdir edilmiş ve isimlendirilmiştir. Ama infazı daha sonra yapılacaktır. Kıyâmet gününde olacak ve böylece açığa çıkacaktır. 3."Göklerde ve yerde Allah odur. Sizin gizlinizi de açığınızı da bilir, kazanmakta olduklarınızı da bilir." Göklerde de, yerde de Allah O’dur. Göklerin de, yerin de Rab-bi O’dur. Göklerdekilerin de, yerdekilerin de İlâhı O’dur. Göklerin, göklerdekilerin İlâhı O’dur da, yerlerin ve yerdekilerin başka İlâhları yoktur. Göklere ve göktekilere Allah karışıyor da, yere ve yerdekilere karışan başka İlâhlar, başka Rabler yoktur. Gökleri de, yeri de idare eden O’dur. Göktekiler ve yerdekiler konusunda söz sahibi O’dur. Gökler ve yer O’nun koyduğu İlâhî yasalara uymaktadır. Her ikisi de Allah’ın emrine boyun bükmektedirler. Sûrenin başındaki âyette anlatıldığı gibi Allah tarafından yaratılmış olan gökler ve yer her ikisi de nasıl ki yaratıcısına boyun bükmüşse, yine ondan sonraki âyette anlatılan ve yaratılış yönünden onlardan farklı olmayan insan da Allah’ın kanunlarına boyun bükmeli, Allah’ın yasalarına itaat etmelidir. Fıtraten zaten insan Allah’ın yasalarına boyun bükmektedir. Allah’ın yarattığı bu insan yaratılış yönünden üşümekte, acıkmakta, uyumakta, yorulmakta, hasta olmakta ve ölmektedir. Yâni insan fıtra-ten Allah’ın koyduğu yaratılış yasalarının dışına çıkamamaktadır. İşte fıtrî hayatında böylece Allah’ın yasalarına boyun büktüğü gibi, günlük hayatında da Allah’ın yasalarına boyun bükmek zorundadır. Değilse fıtrî hayatında Allah’ın yasalarına boyun büken bu insan, günlük hayatında başkalarının yasalarına boyun bükerse, hayatının birinde Rabbinin İlâhî yasalarına, ötekisinde de beşer yasalarına teslim olursa, yâni iki Rabbi, iki İlâhı olursa onun, yâni onun fıtrî hayatıyla günlük hayatı çatışma içine girerse o zaman bu ikisi arasında insan ezilip gidecektir. Çatışan bu iki hayat arasında insan mahvolup gidecektir. Bu âyetlerin kendilerine indirildiği Mekke müşrikleri Allah’ın varlığını kabul ediyorlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ediyorlardı. Göklerin ve yerin hakimi olarak varlığını kabul ettik-leri Allah’ın yaratma, rızık verme, mülkün sahibi olma, öldürme dirilt-me gibi sıfatlarını kabul ediyorlardı. Ama inandıkları bu Allah’ı günlük hayatlarına karıştırmamaya çalışıyorlardı. Hayatlarına Allah’tan başkalarının da karışacağına inanıyorlardı. Günlük hayatlarında Allah’tan başkalarına da kulluk yapmaları gerektiğine inanıyorlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul eden bu insanlar hayatlarında sadece Allah’ın hâkimiyetini kabul etmiyorlar, Allah’tan başkalarının da hâkimiyetine inanıyorlardı. İşte bu insanların alınlarına şirk damgasını vuran da onların bu tür inanışlarıydı. Görüyoruz ki sûrenin başında Allah’ın bu sıfatlarıyla onların yüz yüze getirilişi, göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin idare edicisinin, tüm varlıkların hayatına karışıcı olanın, tüm varlıkların hayatına yasa koyma hakkına sahip olan tek varlığın Allah olduğu, göklerde başka Allah, yerde başka İlâh olmadığı, yaratıcının başka, kanun koyucunun başka olmadığı, hâkimiyet ve teşrinin sadece Allah’a ait olduğunu anlatmak içindir. Evet, İlâh olanın, kendisine kulluk yapılacak olanın yaratıcı olması gerekir. Bir de İlâh olanın bilgi sahibi olması gerekir. O Allah ki sizin hayatınızı nasıl düzenlemeniz gerektiğini en iyi bilendir. Sizi nasıl imtihan edeceğini, size nasıl bir din göndereceğini, size ne kadar âyet göndereceğini, sizi neyle sorumlu tutacağını en güzel bilendir. Mutlak bilendir O. Bilgi kendisinden olandır, bilginin kaynağıdır O. Şu anda bildiklerinizin tamamını size bildiren Allah’tır. Sizin bildiklerinizi de bilmediklerinizi de bilen Allah’tır. O Allah ki sizin gizlinizi de, açığınızı da bilmektedir. Sizin kazanmakta olduklarınızı da bilir O Allah. O gizliyi de açığı da bilendir. O’na karşı gizli kalacak hiçbir şey yoktur. En gizlinin gizlisi diyebileceğiniz bir ortamda bile yaptıklarınızın hepsini bilmektedir, görmektedir Allah. Her zaman ve zeminde O’nun kontrolü ve murakabesi altındasınız. Evet İlâh olanın böyle bilen olması gerekir. Kendisine kulluk yapılacak varlığın böyle Alîm olması gerekir. Kullarından kulluk isteyen varlığın, onların kulluğu konusunda mutlak bilgi sahibi olması gerekir. Peki var mı böyle Allah’tan başka bilen birileri? Varsa böyle yanılmaz birileri o zaman onlara da kulluk borcumuz olacaktır. Değil-se kulluğunuz sadece Allah’a olmalıdır. Hayat programınız konusun-da sadece Allah’ı dinlemek zorundasınız. Allah’tan başkalarının programlarına iltifat etmemeniz gerekmektedir. Hal böyleyken: 4."Onlara ne zaman ki Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldi hemen ondan yüz çevirirlerdi." Ne zaman ki onlara gerek tenzili, yâni indirilmiş, gerekse tekvini, yâni yaratmayla alâkalı üzerinde durulması, düşünülüp ibret alınması gereken, göndericisinin istediği biçimde iman edilip amele dönüştürülmesi gereken bir âyet, bir alâmet, bir işaret, bir hüküm, bir delil gelse mutlaka ondan yüz çevirirler. İraz ederler. Yâni ona dönüp bakmazlar. Onunla gereği gibi ilgilenmezler. Onun üzerinde düşünüp kafa yormazlar, anlamaya çalışmazlar. Çünkü onlar bu âyetleri yalan saymaktadırlar. Esasen onların iman yollarını tıkayan şey iman konusunda âyetlerin azlığı, delillerin yetersizliği değil, ya da kendilerini bu âyetlere çağıranların samimiyetlerini ortaya koyan örnekliklerinden mahrum oluşları da değildir. Aslında bütün sebep onların İslâm’ı, imanı kabul isteklerinin olmayışıdır. Bunlar bu delillere karşı, bu âyetlere karşı nötr davranıyorlar. Sanki böyle bir âyet gelmemiş gibi ilgisiz davranıyorlar. Gerek görsel, gerek işitsel gözlerinin önünde yığınlarla âyetlerin yanından geçiyorlar da görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Çünkü onlar tüm kapılarını, tüm pencerelerini kapamışlar ve kendilerine hayat programı olarak gelmiş bunca âyetlere karşı müstekbirce bir tavır sergilemektedirler. 5."Gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir." Evet kendilerine gerçek haberler gelince, bunu yalanladı lar. Buradaki haber Rasulullah Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra vukua gelecek şeylere işarettir. Bu âyetin indirildiği dönemde ne kâfirler, ne de mü'minler kendilerine ne tür haberlerin geleceği konusunda bilgi sahibi değillerdi. Yâni başlarına nelerin geleceğini, kendilerini nelerin beklediğini hayal bile edemiyorlardı. Allah’ın Resûlü bile çok yakın bir gelecekte kâfirlerin ne tür hezimetler tadacaklarını, mü'minlerin ne tür zaferlerle kucaklaşacaklarını bilemiyordu. Allah’ın Resûlü de bilmiyordu kâfirlerin nasıl hezimetten he-zimete maruz kalacaklarını. O da bilmiyordu bu dinin tüm dünyaya nasıl yayılacağını. Bilmiyordu tüm Arabistan’ın baştan sona Müslüman olacağını. Bilmiyordu Allah’ın kendilerine devlet nasip edeceğini. Bilmiyordu küfrün belinin kırılacağını. O da bilmiyordu bütün bu gelecekte olacakları. Allah’ın kitabında verdiği bu haberleri alay konusu yapıyorlardı. Olacak şey mi bu? Sen kim İran kim? Sen kim Bizans’a hakim olmak kim? Sen kim Mekke’ye hakim olmak kim? diyorlardı. Allah buyurur ki Peygamberim! Yakında o alay ettikleri şeylerin haberi onlara gelecektir. Yakında onlara o alaya aldıkları Kuran’ın haberlerinin tamamı gelecektir. Ya ölümle gelecek haberler, ya dünya hayatında İslâm’ın ve Müslümanların azîz, kendilerinin de zelil olması türündeki haberler, ya da onların bu haberleri inkâr etmelerinden ötürü ateşe yuvarlanma haberi onlara gelecektir. Geldi de nitekim. Bu âyetlerin inişinden çok kısa bir süre sonra Rabbimizin bu kitabının haberlerinin tamamı birer birer gerçekleşti. Çok kısa bir süre içinde bu alay edenlerin tüm yurtları, tüm imkân ve saltanatları Rasulullah’ın ve Müslümanların eline geçmiştir. Evet onlar kendilerine gelecek bu azapların türünü de bilmi-yorlar, zamanını da bilmiyorlar. Bakın Rabbimiz burada bunu anlayabilmeleri için bir örnek sunacak: 6."Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi gör-mediler mi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz biçimde yer-yüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından ötürü yok ettik ve artlarından başka bir nesil yetiştirdik.” Buradaki hitap Kur’an’la ilk muhatap olan Mekkelileredir. Mekkeleriler kendilerinden önce yaşamış yalancıların âkıbetleri üzerinde düşünmeye dâvet ediliyorlar. Üstelik onlar bu kendilerinden öncekilerin başlarına gelenleri de çok yakından biliyorlardı. Ad’ın, Semûd’un başına gelenleri biliyorlardı. Âd’ın Semûd’un kalıntıları kendi topraklarında bulunuyordu. Onların harabeleri arasında gezip dolaşıyorlardı. Kuzeye ve güneye seyahatlerinde hep bu batanların yıkıntılarıyla yüz yüze geliyorlardı. Allah diyor ki onlar bu harabelerin ardında yatanların acı âkıbetlerini görmüyorlar mı? Ya da şimdi sizler görmüyor musunuz harabeleri? Görmüyor musunuz mezarlıkları? Görmüyor musunuz Rablerine isyan ederek bir hayat yaşayanların sonlarını? Halbuki diyor Allah biz onları sizi yerleştirmediğimiz biçimde yeryüzüne yerleştirmiştik. Onlara gökten bol bol yağmurlar yağdırmış, altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Size vermediğimiz malı mülkü, serveti samanı, gücü kuvveti, vücudu cüsseyi, boyu posu onlara vermiştik. Onlara dünyada her türlü üstünlük sebepleri vermiştik. Ama onlar günahlara daldılar. Rablerinin kendilerine gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşamaya başladılar. Rablerinin elçilerine ve o elçilerin Rablerinden kendilerine getirdiği mesajlara ilgisiz yaşamaya başladılar. Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle mücâdeleye tutuştular. Kitaba ve peygambere rağmen kendi kendilerine hayat programı yapmaya kalkıştılar da Biz onları yakalayıverdik ve topunu helâk ediverdik. Kendilerine azabımız geldiği zaman da tüm bu imkânları, güçleri kuvvetleri, boyları postları, medeniyetleri, ekonomik güçleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Onların topunu helâk ettik ve arkalarından denemek için, imtihan etmek için başka bir nesil getirdik. Fakat onar da öncekilerden ibret almayarak benzer tavırlar takınınca, öncekiler gibi onları da yok ettik. Öyleyse ey şu anda bu Kur’an’ın muhatapları! Örneklerini sunduğumuz toplumların başlarına gelenlerin sizin de başınıza gelmesinden sakının! Sizin onlardan farklı hiçbir yanınız, hiçbir ruhçaniyetiniz yoktur. Allah katında sizin onlardan faklı, onlardan üstün hiçbir yanınız yoktur. Öyleyse bilesiniz ki Allah yasalarında kesinlikle değişme olmaz. Üstelik sizin şu anda yalanladığınız, değer vermediğiniz, ilgilenmediğiniz, sırt döndüğünüz peygamber onlara gönderilenlerden daha Kerîmdir. Öyleyse dikkat edin, sizin şu andaki durumlarınız onlarınkinden daha kritiktir, daha tehlikelidir. Âyet-i Kerîme bir de özellikle bize şunu anlatıyor ki, kendilerine yeryüzünde imkân verilenler, mal mülk verilenler, ekonomik güç verilenler, sosyal güç verilenler, amirlik, müdürlük verilenler çok dikkat etsinler. Allah bu verdikleriyle onları denemek için, imtihan etmek için onlara bunları vermiştir. Zira mülkün sahibi Allah’tır. Kendilerine mülk verilenler ise o mülk üzerinde halifelik makamına getirilmiş insanlardır. Onlar acaba kendilerini vekil bilip o mülkün gerçek sahibinin arzularını mı yerine getirecekler? O mülkü mülk sahibinin istediği biçimde mi kullanacaklar? Yoksa mülkün gerçek sahibini unutup, kendilerini mülkün sahibi zannedip o mülkte keyiflerince bir tasarrufta mı bulunacaklar? Yâni bu mülkte kendilerinin vekil olduklarını unutup, kendilerini asil zannedip, kendilerini ulûhiyet haklarına, egemenlik haklarına sahip zannedip o mülkte gerçek mülk sahibinin tasarrufu gibi mutlak bir tasarrufta mı bulunacaklar? İşte Allah insanları ve toplumları bu konuda denemektedir, imtihan etmektedir. Birinin helâkinden sonra öteki nesilleri getirerek Allah onları imtihan etmektedir. Yoldan çıkanları Allah kimi zaman toptan helâk ederek dünya azabıyla onları yakalar. Kimi zaman da bu azap, bu yakalama dünyada pek çok toplumların başlarına geldiği gibi bazen ayaklarının altlarından, bazen da tepelerinin üzerinden geliverir. Bazen başlarındaki zalim idarecilerden, Allah’ın kendilerine musallat ettiği tâğutlardan, bazen de ayaklarının altından, yâni ayak takımından bu azabı gönderiverir Allah. Bazen ekonomik bir sarsıntıyla, bazen kıtlıkla, bazen geçimsizliklerle, bazen onları fırka fırka, grup grup, hizip hizip yaparak, birinin acısını diğerine tattırarak, yâni birbirlerinin acısını tattırarak, birinin ötekine güvenini sarsarak, birini ötekine düşman ederek, bu azabını göndererek onları helâk eder de onların yerine halef olarak denenmek üzere yeni yeni nesiller getirir. Öncekilerin elinden aldığı mülkü ve imkânları bu sefer de bunların eline verir. Bu ve benzeri âyetler hem yeryüzünde işleyen Allah yasala rını, sünnetullahı anlatır, hem de İslâm’ın tarihî olayları yorumlayışındaki usulü anlatır. Yeryüzünde değişmeyen bir yasa, bir sünnetullah gereği günahları yüzünden, isyanları yüzünden insanlar helâk edilmektedir. Hem bu vurgulanır, hem de helâk edenin başkası değil sadece Allah olduğu vurgulanır. Ümmetlerin, toplumların yok edilişlerinde günahların rolü çok büyüktür. Evet, günahları sebebiyle toplumlar için yeryüzünde kaçınılmaz olan bu helâk, bu yok oluş ya yeryüzünde Allah tarafından çabucak gelen bir azapla gerçekleşmekte, ya da ağır ağır etkisini gösteren fıtrî, ahlâkî çözülüşlerle kendisini göstermektedir. Roma böyle yıkılmış, Bizans böyle yıkılmış ve şu anda da batıda böyle bir yıkılışın sinyalleri ufukta görülmeye başlamıştır. Evet Allah günahları sebebiyle bu toplumları yok etmiş, sonra peşlerinden yeni nesiller getirmiş, onlardan sonra onların yerlerine başkaları varis olmuş, öncekiler yok olmuş kayıplara karışmış, yoklukları bile hissedilememiştir. Ama ne yazık ki bu gerçeği insanlar unutuverirler. Allah kendilerine yeryüzünde yerleşme imkânı verince, yerlerini sağlamlaştırınca hemen bunu unutuverirler. Sanki kendilerini yaratan Allah değil de kendileriymiş gibi, sanki kendilerine bu imkânları veren Allah değil de başkalarıymış gibi Allah’a kafa tutmaya kalkıverirler. Allah’a karşı da, Allah’ın âyetlerine karşı da müstekbirce bir tutumun içine giriverirler. 7."Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indir-seydik de onlar elleriyle onu tutmuş (ona dokunmuş) olsalardı, yine de inkâr ediciler: Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi." Kâfirlerin hakkı kabule yanaşmamalarının sebebini açıklıyor Rabbimiz. Kibir ve inat. Kibirleri ve iğrenç inatları yüzünden onlar bu kitabı reddediyorlar. Kibirleri ve inatları yüzünden bu kitabın âyetlerine karşı ilgisiz davranıyorlar. Eğer Cenâb-ı Hak bu kitabı peygamberine onların gözleriyle göremedikleri bir yolla, vahiy yoluyla değil de elleriyle dokunabilecekleri, gözleriyle görebilecekleri bir kitap halinde indirmiş olsaydı yine de bu gerçeği kabul etmezler, bu apaçık bir büyüdür derlerdi. Kibirleri, inatları ve cehaletleri galebe çalar yine de iman etmezlerdi. Bakın yine Rabbimiz Hicr sûresinde bu hususu şöyle anlatır: "Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar yine de: Gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır derler." (Hicr 14,15) Yine Tûr sûresinde: "Gökten düşen bir kütle görseler: "Üst üste yığılmış bulutlardır" derler." (Tûr 44) Evet eğer kitabı gözleriyle görseler, elleriyle dokunsalardı, bu defa da: 8."Muhammed’e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırıl-mazdı." Evet evet bunların, bu kâfirlerin itirazları bitmiyor. Peygamber üzerine onun peygamberliğini ispat edecek, onun gerçekten Allah’ın elçisi olduğunu bize söyleyecek bir melek gelmeli değil miydi derler. Eğer onların istedikleri gibi öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olurdu. Artık kendilerine göz açacak zaman bile verilmezdi. Yâni eğer onlara bir melek gelseydi artık onlara göz açacak kadar bile zaman verilmezdi. Çünkü onlar gerçekten bir melek görselerdi ona dayanamazlar, onun dehşetinden o anda işleri biter, canları çıkardı. Bakıyoruz bu kâfirlerin istedikleri şeyler hep öncekilerin istedikleri şeylerdir. Bu adamlar günümüzde olduğu gibi aslında Allah’a inanan insanlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’a inanıyor-lardı, ama hayata karışıcı olarak Allah’a inanmıyorlardı. Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemiyorlardı. Allah’ın onların hayatlarına karışmak üzere gönderdiği vahyin gerçek olup olmadığına dair delil istiyorlardı. Allah’ın hayata karışma konusunda odak nokta seçtiği elçisinden şüphe ediyorlardı. Halbuki onlar çocukluğundan beri bu elçiyi tanıyorlardı. Ona Muhammedü’l Emin lakabını kendileri vermişlerdi. Ona inanmıyorlar da yanında bir Meleğin indirilmesini istiyorlar. Halbuki yeryüzünde insanlığın tarihinin başlangıcından beri Allah’ın değişmeyen bir yasası vardı. melekler her zaman Allah’ın insanları yok etme, toplumları helâk etme emrini yerine getirmek üzere inmişlerdi. Halbuki Meleğin gel-mesiyle iş bitmiş olacaktı. Meleğin gelmesiyle defterleri dürülmüş olacaktı. Ve bundan sonra da artık hiçbir tövbe imkânı, hiçbir mühletin gözetilmesi söz konusu olamayacaktı. Rabbimiz diyor ki, ne oluyor? Bunu mu istiyor bu adamlar? Şu anda Allah’ın rahmeti gereği onlara mühlet tanıdığının, tövbe imkânı verdiğinin farkında değil mi bu adamlar? Helâklerine mi say ediyorlar? Hiç akılları yok mu adamların? Bakın Furkân sûresinde buyurur ki Rabbimiz: "Melekleri görecekleri gün, o gün günahkarlara hiçbir sevinç haberi yoktur. Ve: "Size sevinmek yasak!" diyeceklerdir." (Furkân 22) Evet bunlar bir melek gelsin istiyorlar. Tabiat üstü bir şeyler bekliyorlar iman etmek için. Yâni iman etmekten başka seçenek bırakmayacak biçimde kendilerini zorlayacak harikulade bir şeyler istiyorlar. Eh öyle olunca da imanın bir kıymeti kalmıyor ki zaten. Yâni gayb, gayb olarak devam ettiği sürece imtihan söz konusudur ve bu imtihan devam etmektedir. Ama gayb, gayb olmaktan çıkıp apaçık görülür olduğu zaman imtihan bitmiş ve bu imtihan sonuçlarının okunduğu âhiret başlamış olacaktır. Allah onun için melek göndermiyor. Yâni Allah imtihan dönemi bitmeden önce sizi imtihan etmek istiyor. Öyleyse bilesiniz ki bu sizin için bir rahmetin tecellisidir. Evet bir melek gelmezdi, gelemezdi. Gelseydi işiniz biterdi. Geriye kalan insan şeklinde bir Meleğin gönderilmesiydi ki o zaman da aralarında doğup büyümüş olan, çocukluğu, gençliği gözlerinin önünde geçmiş olan bir peygamberi tanımakta güçlük çeken bu insanlar Meleği tanımakta daha büyük güçlük çekecekler ve ona da inanmayacaklardı. 9."Eğer o peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu insan sûretine sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük." Yâni eğer o peygamberi bir melek olarak gönderseydik konuşmasının anlaşılması ve kendisinden istifade edilebilmesi, kendisinin örnek alınabilmesi için onun da bir erkek şeklinde olması icabederdi. Çünkü meleği ancak Allah bilir. Biz meleği görmedik. Melekler yeryüzünde bizim gibi hareket etmezler. Binaenaleyh eğer Allah bir melek gönderseydi o meleği kendi sûretinde değil yine bir erkek sûretinde gönderirdi. Acaba tanıdıkları, bildikleri bir peygambere inanmayan, güvenmeyen bu insanlar tanımadıkları bir erkeğe nasıl inanacaklar ve güveneceklerdi? Kendilerine kendi içlerinden, kendi cinslerinden gelen tanıdıkları bildikleri bir peygambere: "Bu da sizin gibi bir insandan başkası değildir." (Mü'min 24) ... diyen bu insanlar bu sefer de o meleğe şöyle deyip itiraz etmeyecekler miydi? Onu da şu sözlerle reddetmeyecekler miydi? Biz senin melek olduğunu nereden bileceğiz? Zira sen de bizim gibi bir insansın demeyecekler miydi? Bu âyet esasen bize şunu anlatır: Bizim işimiz iman ettirmek değil sadece tebliğ etmek ve anlatmaktır. Ötekisi bizim işimiz değil, Allah’ın işidir. Bakın İsrâ sûresinde bu konuyu Rabbimiz şöyle anlatır: "Şunu söyle onlara: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette gökten onlara peygamber olarak bir melek gönderirdik." (İsrâ 95) Soruyor Rabbimiz bu adamlara: Söyleyin bakalım! Siz bir insan mısınız? Yoksa melek misiniz? Eğer melekseniz size melek gönderelim. Meleğe melek, insana insan gönderilir. Değilse siz o melek gibi nasıl yaşayacaksınız? O meleği nasıl örnek alacaksınız? Ama hoş bu adamların peygamberi örnek alma diye bir dertleri de yoktu zaten. İşte gelmiş, filan yerde dünyaya gelmiş, filanca tarihte doğmuş, filanca tarihte vefat etmiş. Babası şu, anası şu şu kadar yaşamış birisi olarak bilirler peygamberi o kadar. Halbuki Allah kullarına konuştuklarını anlasınlar diye, onu örnek alsınlar, ondan istifade etsinler, onda görsünler, ona sorular sorabilsinler, ondan cevap alabilsinler diye kendi cinslerinden elçiler göndermesi onlara rahmetinin eseridir. "Andolsun ki içlerinden kendilerine Allah’ın âyet-lerini okuyan, kendilerini (tüm kötülüklerden) temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gön-dermekle Allah müminlere büyük lütuflarda bulunmuştur. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı." (Âl-i İmrân 164) Bundan sonra Rabbimiz kâfirlerin bu tutumları karşısında peygamberimizi ve onun şahsında onun yolunun yolcusu olan bizleri şöyle teselli eder: