33. “Geceyi ve gündüzü, güneşi ve Ay’ı yaratan O’ dur. Her biri bir yörüngede yürür” Evet O Allah geceyi de, gündüzü de, ayı da, güneşi de yaratandır. Bunların sahibi ve yaratıcısı da Allah’tır. O zaman insanlara ne kaldı? Yeryüzü tanrılarına ne kaldı? Hiçbir şey kalmadı değil mi? Hayır hayır, onlara tek bir şey kaldı, o da böyle bir Allah’a teslimiyet, böyle bir Allah’a kulluk. Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin, arzın ve semanın, gecenin ve gündüzün, ayın ve güneşin, tüm varlıkların teslim olup boyun büktükleri böyle bir Rabbe insanlar da teslim olup, boyun büküp, kulluk etmek zorundadırlar. Ama bakıyoruz ki Allah’tan, Allah’ın âyetlerinden habersiz yaşayan insanlar böyle bir Allah’a teslimiyeti, kulluğu bir kenara bırakıp da kendi kendilerini Rableştirip, İlâhlaştırıp hevâ ve heveslerine sarılarak insanlara tanrılık taslamaya kalkışıyorlar. Allah yasalarını bir kenara bırakarak kendi yasalarını insanlara empoze etmeye, insanları kendilerine kul köle edinmeye çalışıyorlar. Allah’ın yarattığı kullar olarak çok garip bir imtihan içindeyiz. Rabbimiz yaratıp dünyaya getirdiği biz kullarına bir kısım yetkiler vermiş. Rabbimizin biz kullarına verdiği yetki kendi yetkisine benzemektedir. Güç kuvvet vermiş Rabbimiz bize. Sahip olduğumuz bu güç ve kuvvetle kendisine asla benzememekle birlikte bize öyle bir yetki vermiş ki bu dünyada aynen O’nun yetkisini kullanabiliyoruz. Dünyada pek çok varlığa hükmedebiliyoruz. Gerçekten bu çok yaman bir imtihandır. Bu imtihanda yetki vereni unutmadan, şu anda sahip olduğumuz bu hayatın, bu gücün, kuvvetin kendimizden değil Allah’tan olduğunu bir an bile unutmadan bir hayat yaşamak zorundayız. Kendimizin asıl değil, vekil olduğumuzu unutmadan, yeryüzünde Allah’ın verdiği yetkilerle Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak zorundayız. O’nun yaratıp görevlendirdiği halifeler, kullar olduğumuzu unutmadan bir hayat yaşamak zorundayız. Rabbimizin yetkilerini aşmamaya azami dikkat ederek yaşamak zorundayız. Biz müslümanız, biz bizi yaratana teslim olduk, biz O’na kul olduk dedik mi işte o zaman kazandık demektir. Ama ne zaman ki kul olduğumuzu unutur, Allah’ın bize verdiği geçici yetkileri kendimizden zanneder, daimi zanneder ve yaratıcımızın varlığını ve bizden istediği kulluğu görmezden gelerek kendi tanrılığımız istikâmetinde, hevâ ve heveslerimiz doğrultusunda bir hayat yaşamaya kalkışırsak kesinlikle bilelim ki bu imtihanı kaybettik demektir Allah korusun. Çünkü bu ha-yat bizim değildir. Hayatın sahibi Allah’tır. Gecenin, gündüzün sahibi Allah’tır. Hayatımızın vazgeçilmez unsurları olan arz da, sema da, güneş de, yıldızlar da, dağlar da, yollar da, havamız da, suyumuz da hepsi hepsi Allah’ındır. Tüm bunları, hayatımızın devamı için gerekli olan tüm bu varlıkları biz yaratmadık. Bu varlıklar bizi dinlemiyorlar, bizden emir almıyorlar. Bakın âyetin sonunda diyor ki Rabbimiz: Hepsi bir yörüngede yüzüp gitmektedirler. Gece, gündüz, ay, güneş, yıldızlar her biri belli bir felekte yüzmektedirler. Evet tüm varlıklar Allah’ın yarattığı, Allah’ın tespit ettiği, Allah’ın belirlediği bir düzeni, bir yasayı, bir hayatı, bir programı yaşarlar, uygularlar. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun mânâsı yeryüzünde tüm bu varlıklar Rablerinin programına, Rablerinin yörüngesine girip, Rablerinin arzularına teslim olup bir hayat yaşarlar. Yâni bir felekte, bir yörüngede yüzüp gitmek demek, her varlık için kendisine Allah tarafından tahsis edilen programın devamının icrası demektir. Allah’ın belirlediği hayat programının icrası demektir. Allah güneşe, aya, yıldızlara bir yol, bir yörünge, bir program tahsis etmiştir ki onlar Rableri tarafından kendilerine tahsis edilen, çizilen bu programı aynen icra edip, yüzüp giderler. Yâni tüm bu varlıklar Rablerinin kendileri için belirlediği yörüngenin içinde hareket ederler. Bu varlıkların tamamı böyle iken sadece insanlar Rablerinin bu dünyada imtihan gereği kendilerine verdiği iradeleriyle isterlerse Allah’ın yarattığı dinini, Allah’ın kendileri için belirlediği hayat programını kabul ederler, istemezlerse de reddederler. Diğer varlıklardan farklı yaratmıştır Rabbimiz insanları. Kul olmaya da, isyan etmeye de iradeleri vardır. Öyleyse tüm varlıklar Rablerine kulluk ederlerken, Rablerinin kendileri için belirlediği programını icra edip dururlarken isterlerse insanlar Rablerine kulluğu terk etsinler. İsterlerse Rablerine isyana yönelsinler. Bu, insanların kendi kendilerini ateşe atmaktan başka Allah’a hiçbir zarar veremez. Gerçi insanın da hür iradesinin dışındaki tüm hayatı Allah’ın yaratışına, Allah’ın yaratış yasasına, Allah’ın fıtrat yasasına göre hareket etmektedir. Evet insanın eli, ayağı, gözü, kulağı, kalbi Allah’ın emrindedir. Fıtraten zaten insan Allah’ın yasalarına boyun bükmektedir. Allah’ın yarattığı bu insan yaratılış yönünden üşümekte, acıkmakta, uyumakta, yorulmakta, hasta olmakta ve ölmektedir. Yâni insan fıtraten Allah’ın koyduğu yaratılış yasalarının dışına çıkamamaktadır. Yâni fıtraten insanın tüm azaları Allah’a kuldur. İşte insan fıtrî hayatında böylece Allah’ın yasalarına boyun büktüğü gibi, günlük hayatında da Allah’ın yasalarına boyun bükmek zorundadır. Değilse fıtrî hayatında Allah’ın yasalarına boyun büken bu insan, günlük hayatında başkalarının yasalarına boyun bükerse, hayatının birinde Rabbinin İlâhî yasalarına, ötekisinde de beşer yasalarına teslim olursa, yâni iki Rabbi, iki İlâhı olursa onun, yâni onun fıtrî hayatıyla günlük hayatı çatışma içine girerse o zaman bu ikisi arasında insan ezilip gidecektir. Çatışan bu iki hayat arasında insan mahvolup gidecektir. İşte şu anda insanlığın bunalımlarının temeli budur. Hem ken-disiyle, yâni kendi fıtratıyla, hem de kendisinin dışındaki tüm varlıklarla böyle bir çatışma içinde olan bu insanlar nasıl huzura kavuşsun da? Mümkün müdür bu? Yâni düşünün göklerde ve yerdeki tüm varlıklar boyunlarındaki kulluk iplerinin ucunu Allah’a teslim etsinler, tüm varlıklar Allah’ın yaratış yasasına teslim olsunlar, Allah’ın programına göre hareket etsinler, ama insan onlarla çatışma içine girerek, onlardan ayrı bir yol takip ederek sonunda huzurlu ve mutlu olsun. Mümkün mü bu? İnsanın bedeni, eli, ayağı, saçı, tırnağı Allah’ın yolunda yürüsün, Allah’ın fıtrat yasasına teslim olsun, ama iradesi desin ki ben bu yolda yürümeyeceğim. Ben Allah yasalarına teslim olmayacağım. İş-te yanılgı burada başlıyor. İşte bunalım burada başlıyor. Öyle değil mi? Bir mahallede, bir köyde, bir kentte çevresindeki insanlarla uyumsuzluk içine düşen bir insan, çevresiyle çatışma içine giren bir insan huzursuz olur da tüm varlıklarla, kendi organlarıyla çatışma içine giren insan bunalımların girdabına yuvarlanmaz mı? Allah’la çatışan bir insanın bu dünyada mutlu olması mümkün mü? Öyleyse başka çaresi yok, insan da tıpkı öteki varlıklar gibi Allah felekinde, Allah yörüngesinde, Allah dininde, Allah programında bir hayatın içine girmek zorundadır. Tıpkı bedeni gibi, azaları gibi Allah yasalarına teslim olmak zorundadır. Öteki varlıklar gibi insan da kendisine gece hazırlayacağı program içinde gündüz yüzüp gidecektir. Gece okunan âyetler, gece ilgi kurulan vahiy ona bir program çizecek ve gündüz o bu vahyin kendisi için çizdiği o kulluk programı dahilinde yüzüp gidecektir. Yâni tıpkı öteki varlıklar gibi Rablerinin kendileri için belirlediği hayat programını icra edeceklerdir. Bundan sonra Rabbimiz Nübüvvet problemini, Risâlet konusunu gündeme getirecek. Bakın şöyle buyuruyor: