79. “Süleyman'a bu meselenin hükmünü bildirmiştik; her birine hüküm ve ilim verdik. Dâvûd'la beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları Biz yapmıştık.” Biz o hüküm işini, o ayrıştırma işini Süleyman’a fehmettirdik, kavrattırdık, öğrettik. Zaten önceki âyetinde Rabbimiz onlar bizim kontrolümüz altında, gözetimimiz altındaydı buyurmuştu. İşte burada da Rabbimizin öğretmesiyle Süleyman (a.s) ın doğru hüküm verdiği anlatılıyor. Ama: Hepsine, her birerine hüküm verdik, ilim verdik diyor Rabbi-miz. Hayatla, hakikatle mutabakatı olan bir bilgidir Allah’ın elçilerine verdiği bilgi. Yâni hayatla birleştirilmesi gereken bilgidir. Hayatlarını bu bilgiyle düzenleyecekleri bir bilgiydi bu bilgi. Onlara ilim verdi Rab-bimiz de onlar hayatlarını onunla düzenlediler, hükümlerini o bilgiyle verdiler. Böylece Allah’ın elçileri bu bilgiyle şereflendiler. Değilse mücerret bilgi insanı hiç bir zaman tafdil etmez, üstün kılmaz, üstün kılacak değildi. Zira Ebu Cehil de bilgiliydi, biz onu biliyoruz. Hattâ İblisin bildiği çok daha kesin. Yâni âyetle sabittir ki İblis Allah’ı da biliyor, Allah’tan korkulması gerektiğini de biliyor, âhireti de biliyordu, ama bu bilgi ona hiçbir şey kazandırmadı. Ya da Firavunun bilgisini hatırlayın. Peki Hz. Süleyman’la Dâvûd (a.s) un ilmi neydi? Ya da Al-lah’ın öteki elçilerine bildirdiği bilgi neydi? Kendileri ve Allah, kendileri ve mahlukât, kendileri ve insanlar, kendileri ve mevcudat arasındaki diyalogu kurabiliyordular. Bu ilimle onlar kendilerinin varlık âlemindeki yerlerini bulmuşlar ve bu yerlerinin diğer varlıklarla diyalogunu kurabilmişlerdi. Benim anlayabildiğim budur buradan. Zaten peygamberlere verilen ilim bir mânâda da hikmetin mânâsı olacaktır. Yâni nerede nasıl hareket edeceklerini, konuşma olarak, susma olarak, ölme olarak, öldürme olarak, ya da tavır ve davranış olarak ne yapmaları gerektiğini, her bir konumda, her bir makamda Allah’ın kendilerinden nasıl bir davranış beklediğini bilmeleri mânâsınadır, Allah’ın verdiği ilim de budur. Yâni hayat programı ilmidir, hayatı anlama ilmidir. Ama onlar hangi hayatı yaşayacak idiydiyse öyle bir hayatın bilgisi verilmiştir. Meselâ Süleyman (a.s)’a verilen hayat bilgisi elbette Nuh (a.s)’a verilmemişti. Lâzım da değildi zaten ona. Meselâ bir karıncanın konuşmasını anlaması gerekmiyordu Nuh (a.s) un. Neden? Çünkü öyle bir sorumluluğu yoktu onun. Tabii Süleyman (a.s)’la Dâvûd (a.s) a verilen bu ilim biraz da siyasal platformda bir etkinlik bilgisi de oluyordu. Peki bunu nereden çıkardım? Kur’an’ın tümünde anlatılan Dâvûd ve Süleyman (a.s) ların anlatılışından çıkarıyorum. Yâni onlara bu ilim verilmiş ki idareciliği bilmişler, yöneticiliği bilmişler, devleti idare etmeyi bilmişler, ya da saltanatı yürütebilmeyi bilmişlerdir. Dâvûd (a.s) un da ayrıca bir otoritesi vardı devlet planında. Rabbimiz elçilerine kendi bilgisinden bilgi aktarıyor, vahy ediyor ve Allah’ın elçileri de Rablerinin kendilerine vahy ettiği bu Allah bilgisiyle hareket ediyorlar, bu Allah hükmüyle hükmediyorlar, asla adâletten ayrılmıyorlar, asla zulme düşmüyorlar. İşte Allah elçilerinin ayrıcalıklı yönleri budur. Aynen onlar gibi peygamber yoluna, peygamber misyonuna sahip çıkan müslümanların da dünya insanlığından ayrıldıkları nokta işte burasıdır. Onlar da tıpkı örnekleri, pişdarları peygamberler gibi Allah bilgisiyle, peygamber bilgisiyle donanırlar, kitap ve sünnet bilgisiyle bilgilenirler, vahyi kuşanırlar ve tüm hayat problemlerine bu bilgiyle çözüm ararlar, bu bilgiyle hükmederler. Müs-lümanların hayatlarında Allah vardır, Allah bilgisi vardır, vahiy vardır, hayatlarına karışan Allah’ın kitabı ve elçilerinin sünnetidir. Dâvûd’la beraber biz dağları da musahhar kıldık. Biz dağları Dâvûd’a musahhar kıldık ta onlar da Dâvûd’la birlikte tesbih ediyorlardı. Kuşlara da aynı şeyi emrettik. Dağlar da, kuşlar da akşam sa-bah Onun tesbihine katılıyorlardı. Dâvûd (a.s) Rabbimiz tarafından kendisine vahy edilen Zebur’u o güzel sesiyle, o Davudî sesiyle okurken dağlar onun okuyuşunu yankılandırıyor, Onun okuyuşuna tabi oluyordu. Kuşlar havada toplanıp Onun okuyuşuna karşılık veriyorlardı. Evet görünürde hiçbir gücü olmayan dağlar ve kuşlar Onun tes-bihine, Onun tahmidine eşlik ederek Onun şanını, şerefini artırıyordu. Hep birlikte Onun Rabbi yüceltmesine, Rabbi Rab olarak ta-nımasına onlar da eşlik ediyorlardı. Bizler de tıpkı Allah’ın elçisi gibi Rabbimizi tüm noksan sıfatlardan münezzeh ve tüm kemal sıfatlarla muttasıf biliyoruz diyorlardı. Bizler de tıpkı Allah’ın elçisi gibi Rabbimizin emrindeyiz. Rabbimizin yaratış yasasının dışına çıkmadan Ona kulluk ediyoruz diyorlardı. Çünkü tesbihin böyle bir anlamı da vardır. Tesbih bir varlığın yaratılış gayesi istikâmetinde hareket etmesidir. Bu mânâda gülün kokuşu, ateşin yakışı, bülbülün ötüşü, suyun akışı, bulutun yağmur yağdırması, güneşin aydınlatması, kuşun ötüşü tesbihtir. Gerçi kitabımızın bir âyetinden öğreniyoruz ki tüm varlıklar Rablerini tesbih ederler, ama biz onların tesbihlerinin mahiyetini bilemeyiz. İşte biz böyle yaparız diyor Rabbimiz. Yeryüzünde hiçbir kimseye verilmeyen bu mülk ve saltanatın Dâvûd ve Süleyman (a.s)’a verilmesi, beşerî planda onların yeryüzünde halife olmaları, kuşların, kurtların, dağların, taşların, rüzgarların, cinlerin, şeytanların ve insanların onların emrine verilmesi, hepsi hepsi bendendir diyor Rabbimiz.