18. “Günâhkâr kimse diğerinin günâhını çekemez. Günâh yükü ağır olan kimse, onun taşınmasını istese, yakını olsa bile, yükünden bir şey taşınmaz. Ey Muhammed! Sen ancak, görmediği halde Rablerinden korkanları, namazı kılanları uyarırsın. Kim arınırsa, ancak kendisi için arınmış olur; dönüşünüz ancak Allah’adır.” Hiçbir yüklenen başkalarının yükünü yüklenmeyecektir. “Vizr”, ağırlık, yük, günâh, sorumluluk anlamlarına gelmektedir. Herkes kendi yaptıklarından, kendi günâhlarından sorumlu tutulacak, kimse kimsenin yaptıklarından sorumlu tutulmayacaktır. Kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecektir. Mekkeli kâfirler, Müslüman olan akrabalarını, şereflendikleri bu dinden vazgeçirebilmek için, “eğer dinlerinizden dönerseniz sizin günâhlarınızı, veballerinizi biz yükleniriz,” diyorlardı da Rabbimiz onları böylece uyarıverdi. Öyleyse birilerinin yarın kendilerini kurtaracaklarına inananlar yalan söylüyorlar. Halbuki o gün baba evlâdından, evlât babasından kaçacak. Kimsenin kimseye bir yardımı olmayacak. O gün ne babanın evlâdına, ne evlâdın babasına, ne kocanın karısına, ne kadının kocasına, ne âmirin memuruna sağlayabileceği bir şey yoktur. Herkes yardımcısız ve yalnız olarak Allah’ın huzuruna gidecektir. Melikler yal-nız, mâlikler yalnız, hükümdarlar, krallar yalnız, hacılar, hocalar yalnız ve hattâ peygamberler bile yalnız. Hepsi de çaresiz Allah’ın kendilerine vereceği hükme razı olacaklardır. Herkes kendi sorumluluğunu, kendi yükünü yüklenecek. Allah bana bir kulak vermiştir, bu bir yüktür, bir sorumluluktur bana. Onunla sahibinin duy dediklerini duymak, kulak ver dediklerine kulak vermek zorundayım. Rabbim bir göz vermiştir bana, bu bir yüktür, sorumluluktur. Onunla sahibinin gör dediklerini görmek, bak dediklerine bakmak zorundayım. Aklım bir sorumluluktur, ağzım sorumluluktur, kalbim sorumluluktur. Üzerimizde pek çok yükler, pek çok sorumluluklar, pek çok nîmetler var. Kitabı okuyacağız ve yüklerimizi sorumluluklarımızı anlayacak ve Allah’ın istediği şekilde yerine getirmeye çalışacağız. Allah’tan ve Resûlü’nden başkalarının bizim üzerimize yükledikleri yüklerin asla umurunda olmayacağız. Çünkü kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecektir, buyuruyor Rabbimiz. Yine içinde bulunduğum toplumun Allah tanımayan kâfir bir toplum olması ve benden Allah arzularına ters bir şeyler istemesi, as-la benim önümde Rabbimin benden istediklerini yerine getirmeme engel olmayacaktır. Toplum içinde de olsam, tek başına da olsam bir ümmet olmaya çalışmak zorundayım. Çünkü işte bu âyetle anlıyorum ki her nefis, her insan yük altındadır. İman yükü, hidâyet yükü, emanet yükü, vahiy yükü, kitap yükü, peygamber yükü. Bir Müslüman ola-rak, bir baba, bir ana, bir idareci olarak benim üzerime Rabbim hangi yükleri, hangi sorumlulukları yüklemişse, ben onların tümünü kendi başıma, tek başıma taşımak zorundayım. Akraba da olsa, yakını da olsa kimse kimsenin yükünden bir şey taşımayacak, yüklenmeyecektir. Öyleyse peygamberim, sen ancak görmediği halde Rablerinden haşyet duyanları, namazı ikâme edenleri uyarırsın. Kim arınırsa, ancak kendisi için arınmış olur. Dönüşünüz ancak Allah’adır. Gıyaben Rablerinden korkanlar, gıyabında Rablerinden haşyet duyanlar. Onlar Rablerini görmüyorlar, duyularıyla O’nu algılama imkânına sahip değiller ama vahye imanları gereği, gayba imanları, muhsin olmaları gereği Rablerinin sürekli kendilerini gördüğünü, sürekli O’nun kontrolü altında olduklarını bilirler ve gıyabında O’ndan haşyet duyarlar. Rablerine boyun eğenler, Allah’ı gücendirmekten korkarlar, Allah’ı razı edememekten korkarlar. Haşyet, korku mânâsınadır; yılandan, çıyandan, akrepten korkmak ayrıdır, kişinin anasından korkması ayrıdır değil mi? Niye korkar kişi anasından? Acaba rızasını alamadım mı, acaba kalbini kırdım mı, diye korkar değil mi? İşte o mü’minler de Rablerinden böylece bir haşyet içindedirler ve işte uyarılacak olanlar, peygamberin uyarısına müspet cevap verecek olanlar onlardır. Bir da namazlarını ikâme edenler, namazı ayağa kaldıranlar, namazlarının bir nûr ve yol gösterici olarak misyonunu, fonksiyonunu gerçekleştirenler, namazlarını Allah’ın istediği ve Rasûlullah’ın örneklediği biçimde ifa ederek, namazda Allah’la diyalog gerekleştirenler, namazla Allah’tan yollarını aydınlatacak, hayatlarına ışık tutacak mesaj alanlar ve hayatlarını o mesajla düzenleyenler… Yâni hayata hakim bir namaz, namaza özdeş bir hayat yaşayanlar. Hayattan ayrı, sosyal hayattan kopuk olmayan bir namaz ikame edenler. Dinlerinin direğini dikmek üzere namaz kılanlar. Yâni namazları ekonomilerine, ticaretlerine, kılık-kıyafetlerine, alışverişlerine, işlerine, aşlarına, karılarına, kızlarına, mesleklerine, meşreplerine karışan, namazları tüm hayatlarına imzasını atan Müslümanlar. Namaz, kişinin Allah huzurunda top yekûn İslâm’ı yaşamasının adıdır. Kalbiyle, diliyle, gözüyle, kulağıyla, eliyle, ayağıyla, alnıyla, burnuyla, kıyamıyla, kıraatiyle, bedeniyle, derisiyle Rabbine yönelişinin ve tüm bedeninde Rabbini söz sahibi bilişinin ifadesidir. İşte ancak namazlarını ikame edenler uyarılacaktır. Kim tezekkî eder, temizlenir, arınırsa ancak kendi nefsi için, kendisi için arınmış olur. Rabbimiz Ganîdir, zengindir. Bizim ikame-i salâtımıza da, namazımıza da, haşyetimize de, tezkiyemize de ihtiyacı yoktur. Tüm yaptıklarımız kendimize, kendi menfaatimize, kendi kurtuluşumuza yöneliktir. Tabii tezekkî, tezkiye, arınma Allah’ın istediği şekilde olmalıdır. Arınmanın yolunu Allah belirler. Şurasını unutmamalıyız ki, insanı tezkiye edip arındıran Allah’tır. Çünkü fâil-i mutlak O’dur. Çünkü insana takvasını da, fısk-u fücûrunu da, arınma yollarını da gösteren, onu buna müsait yaratan ve bu konuda yol gösteren Allah’tır. Yâni tezkiyeyi, tezekkîyi, arınmayı, temizlenmeyi ortaya koyan Allah olduğuna göre elbette bunun yolunu, usûlünü, kuralını ortaya koyan da O’dur. O’nun tezkiye budur dediği tezkiyedir. Onun gösterdiği yol temizlenme ve arınma yoludur. Rabbimizin tarifinin dışındaki tüm yollar bâtıldır, boştur. İkinci olarak tezkiye eden, arındıran Allah’ın elçileridir. Kitabımızın beyanına göre Peygamber’in (a.s) görevlerinden birisi de, üm-metini tezkiye etmek, insanları arındırıp tertemiz hale getirmektir. İnsanları küfürden, şirkten, nifâktan, cahiliyeden arındırmak, vicdanlarını, kalplerini, düşüncelerini, niyet ve amellerini, aile hayatlarını, içtimaî yaşantılarını temizlemektir. Tezkiye, bir Müslümanın yirmi dört saatlik hayatını Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine göre yaşamasıdır. Böyle yaşayan kişi hayatını temizlemiş demektir. Bir toplum da hayatını bu kitaba göre ve bu kitabın pratiği olan Peygamberin sünnetine göre yaşarsa, o toplum da temizlenmiş demektir. Tezkiye bu kitaba göre bir hayat yaşamaktır. Gerisi boştur. Bunun dışında tezkiyeyle alâkalı kim ne demişse hepsi boştur. Bunu kitabımızın başka âyetlerinin tefsirinde anlatmaya çalışmıştım. Dönüş Allah’adır. Dönüşünüz O’nadır. “Masîr” dönüşümlü, de-ğişimli bir anlam ihtiva etmektedir. Yâni insan değişimli, dönüşümlü olarak, değişip dönüşerek Rabbine gitmektedir. Ya tüm bu nîmetlere, tüm bu âyetlere karşı kâfirce, nankörce bir tavır takınarak, fıtratını bozmuş olarak dönecek, yahut da fıtratı istikâmetinde kulluk yaparak, büyük bir değişim geçirerek, bir gelişim gerçekleştirerek Rabbine dönmektedir. Değişmeden dönüş olmuyor yâni. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bu değişimleri tanıtacak: