42,43. “Kendilerine bir uyarıcı gelince, ümmetler içinde en doğru yola gidenlerden biri olacaklarına, andolsun ki, bütün güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi; fakat kendilerine uyarıcının gelmesi, yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü düzen kurmak ile uğraştıklarından sadece nefretlerini artırdı. Oysa pis pis kurulan kötü tuzağa ancak sahibi düşer. Öncekilere uygulana gelen yasayı görmezler mi? Sen Allah’ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın yasasında bir başkalaşma bulamazsın.” Onlar tüm güçleriyle Allah’a yemin ediyorlar. Hangi konuda? Eğer kendilerine Allah’tan bir uyarıcı, bir peygamber gelirse, ümmetler içinde, toplumlar içinde en doğru yolda gidenlerin, en hidâyette olanların kendileri olacağı, en samimi Müslümanların kendileri olacağı konusunda yemin ediyorlar. Mekkeli müşrikler kendilerine Allah’ın elçisi Muhammed (a.s) gelmeden önce böyle yemin ediyorlardı. Daha önce kendilerine Allah tarafından elçiler gönderilmiş Yahudileri ve Hıristiyanları beğenmiyorlardı. Ehl-i kitabın tavırlarını, kulluklarını beğenmedikleri için böyle diyorlardı. “Eğer onlara gönderdiği gibi Allah bize de bir elçi gönderirse, bize de bir din gönderirse, biz onlardan çok iyi kullar, onlardan çok iyi Müslümanlar olacağız,” diye yemin ediyorlardı. Böyle bir ahir zaman peygamberinin geleceğini onlardan öğreniyorlar ve böyle diyorlardı. “Eğer bize de bir elçi gelirse bizler sizden daha iyi yolda, daha dindar yaşayanlar olacağız,” diyorlardı. Kendilerine bekledikleri uyarıcı, temennî ettikleri peygamber, kitap gelince kendilerinin nefretlerini, düşmanlıklarını, kaçışlarını artırıverdi. Halbuki bekliyorlardı. Tıpkı Ehl-i Kitabın kitaplarından tanıdıkları bu peygamberin gelişini dört gözle bekledikleri gibi. Onlar da bekliyorlardı, bunlar da bekliyorlardı bu peygamberi. Ama her iki grubun da bekledikleri uyarıcıya karşı tavırları aynı oluyordu. Peygamberin gelişi nefretlerini artırıverdi. Kendilerine böyle bir uyarıcının gelmesi, yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü düzen kurmak ile uğraştıklarından sadece nefretlerini artırdı. Oysa pis pis kurulan kötü tuzağa ancak sahibi düşer. Öncekilere uygulanagelen yasayı görmezler mi? Sen Allah’ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın yasasında bir başkalaşma bulamazsın. Halbuki kötü tuzaklar, komplolar sadece kuranları kuşatır. Bu adamlar öncekilere karşı Allah’ın sünnetini bilmiyorlar mı? Halbuki Allah’ın sünneti için, Allah’ın yasası için bir bedel bulamazsın. Allah’ın sünneti için bir değişim, bir kayma bulamazsın. Yeryüzünde istikbar edip büyüklük taslıyorlar. İstikbar aslında küçük olanın, küçük olduğunu bilen insanların büyüklük taslaması, çalım satması anlamına gelir. Kendisinde herhangi bir konuda bir takım değerlerin olduğuna inanan bir insanın istikbara, çalım satmaya ihtiyacı olmaz. Kâfirler, Allah’ın âyetlerini bildikleri halde, içlerinde, vicdanlarında o âyetleri duydukları halde o âyetlere karşı çıkmaları kendilerinde bir küçülme, bir aşağılanma meydana getiriyor. İşte bunu kapatabilmek, içlerindeki bu kompleksi bastırabilmek için istikbara, büyüklenmeye, kibirlenmeye çalışıyorlar ve kötü dolaplar çeviriyorlar. Allah’a, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın elçilerine, Allah’ın sistemine ve sistemin mü’minlerine karşı kötü dolaplar, pis komplolar çevirmeye çalışıyorlar. Allah’ı atlatabileceklerini, Allah’ı yenebileceklerini, aciz bı-rakabileceklerini zannediyorlar. Fakat çevirdikleri tüm dolaplar kendi başlarına çalınıyor. Kötü dolaplar ancak sahiplerini kuşatır, diyor Rab-bimiz. Kâfirlerin, zalimlerin Müslümanlara karşı yaptıkları hep kendi başlarına dolanmıştır, dolanacaktır da. Kâfirler Allah’ın kitabına, Allah’ın elçisine karşı istikbar ediyorlar. Kitaba, peygambere karşı müstekbir davranıyorlar, ihtiyaçsız davranıyorlar. Allah’ın sistemine, Allah yasalarına karşı eyvallah’sız davranıyorlar. “Hayatı, hayat programını biz Allah’tan daha iyi biliriz,” di-yorlar. Ama kâfirler hangi yasayı çıkarırlarsa çıkarsınlar, hangi hayat programını benimserse benimsesinler, Müslümanlara karşı hangi komploları hazırlarsa hazırlasınlar, Müslümanların üzerine hangi güçleriyle gelirlerse gelsinler, onları nasıl karalarsa karalasınlar, kesinlikle bilelim ki her hareketleri, her yaptıkları kendilerinin kötü sonunu, Müslümanların da aydınlık geleceğini hazırlamaktadır. Rabbimiz öyle buyuruyor: İlklerin sünnetini, öncekilere uygulanan yasaları bilmiyorlar mı bu kâfirler? Dertleri ne bu adamların? Ne yapmaya çalışıyor bu kâfirler? Allah’ın değişmez yasasını mı çabuklaştırmaya çalışıyorlar? Belâlarını, helâklerini mı hızlandırmaya çalışıyorlar? Bundan başkasını bekleme imkânları var mıdır? Kendilerinden öncekilerin tarihlerine bakmıyorlar mı? Âd’ın, Semûd’un, Firavunların başına gelenleri bilmiyorlar mı? Güçte, kuvvette, medeniyette kendilerinden çok üstün olan, zirvede olan bu toplumların hangisi Allah’ın he-lâk yasasından kurtulabilmiştir? Ne yapabilmişler Allah’a karşı? Kimilerini suyla, kimilerini rüzgarla, kimilerini bir titreşimle, bir sayhayla helâk etmedi mi Allah? Onu mu bekliyor bu kâfirler? Kesinlikle bilesiniz ki, Allah sünneti için bir tebdil bulamazsınız. ‘Tebdil’, bir şeyin yerine başka bir bedel getirmek demektir. Bir şeyin yerine alternatif koymaktır. Allah yasalarının dışındaki tüm yasaların bir alternatifi hattâ birçok alternatifi olabilir. Ama Allah bir yasa koymuşsa, Allah bir şey demişse asla onun alternatifi yoktur, o kesinlikle öyledir. Bakın bu ve benzer âyetlerde Allah yasası anlatılıyor. Allah yasasına göre tüm toplumların helâk sebebi Allah’a isyan ve Allah elçilerine icabet etmemek, peygamberlerin Rabbinden getirdiği hayat programına evet dememektir. Tarih boyunca, yasası gereği Rabbimiz elçilerine evet diyenleri, elçilerine itaat edenleri kesinlikle kurtarmış, aksi davranışta bulunanları da helâk etmiştir. Tarihe bakılırsa Allah’ın elçilerini kabul edenler hep egemen, ötekilerse hep helâk olmuşlardır. En azından is-yan içinde olanların egemenlikleri ellerinden alınmıştır. Allah’ın yeryüzünde işleyen yasası işte budur. Bu yasaya bedel getirmek mümkün değildir. Sadece bu yasa değil, Allah’ın her yasası böyledir. Hiçbir yasanın bedeli yoktur. Meselâ Allah der ki, Müslümanlar kardeştir. Müslümanlar Allah’ın istediği gibi kardeş oldukları zaman, Allah’ın yasalarına riâyet ettikleri zaman, yeryüzünde gerçek İslâm ümmeti gerçekleşecek ve Müslümanlar kesinlikle İslâm izzet ve şerefine ulaşmış olacaklardır. Ama ne zaman ki insanlar bu Allah yasasına bir bedel getirirler, İslâm kardeşliğini terk edip onun yerine ırkçılık, milliyetçilik gibi İslâm dışı bir takım anlayışları hakim kılmaya kalkışırlar, “Türkler üstündür”, “Kürtler üstündür”, “Araplar üstündür” diyerek bir kısım sun’î sınırlarla birbirlerinin arasını ayırmaya kalkışır, Allah yasasına bir bedel getirmeye çalışırlarsa, o zaman işte şu anda gördüğümüz duruma düşecekler, izzet ve şereflerini kaybedeceklerdir. Allah yasaları değiştirilemez olarak kitaptadır. Allah yasalarında tahvil de bulamazsınız. Yâni Allah yasalarında herhangi bir kayma, hayata uygulama, hayata intibak ettirme gücünden yoksun olma gibi bir şey de söz konusu değildir. Allah’ın yasaları asla hedefinden şaş-maz. Öyleyse mü’minler de kâfirler de çok iyi bilsinler ki, hiç kimse Allah yasalarını aşabilecek değildir.