1. “Ey Muhammed! De ki: Felâkın Rabbine sığınırım. “ Buradaki “gul” ifadesi ifade ettiğimiz gibi: a. Bir emir değil, vahyin bir parçasıdır. b. Kur’an’ın Allah’tan geldiğinin beyanı ve tescilidir. Çünkü eğer bu âyetler Allah’tan değil de Rasulullah’tan olsaydı, o zaman Ra-sulullah efendimizin kendi kendine “De ki” demesinin anlamı olmazdı. c. Bu “gul” ifadesi bir de kendisinden sonra gelecek mesajın duyurulma emridir. Yani Allah’tan gelen mesajın, Allah âyetlerinin Rasulullah’ın bizzat kendisine ve çevresindeki insanlara duyurma, tebliğ etme emridir. Allah’ın Resûlü, Allah’tan aldığı bu âyetleri önce kendisine, sonra da en yakınlarından başlamak sûretiyle çevresine duyurmak, tebliğ etmek, hem kendisini, hem de çevresini bu âyetlerle diriltmek zorundaydı. Tabi bu emir, Rasulullah’ın şahsında kıyâmete kadar Kur’an’ın muhatapları olan biz mü’minlere de bir emirdir. Öyleyse biz de bu âyetleri kendimize ve ulaşabildiğimiz kadar çevremize diyeceğiz, biz de duyuracağız. Peki neyi diyeceğiz kendimize? Neyi duyuracağız çevremize? Felâkın Rabbine sığınırım. Avz, iyaz, istiaze, sığınmak demektir. İstiaze, sığınmak, kendisinden korkulan, kendisine karşı güç yetirilemeyen bir şeyden daha güçlü bir şeye dayanmak, yardım istemek ve onun himayesi altına girmek demektir. İstiaze hadisesinde üç unsur vardır: 1. Sığınan, 2. Kendisine sığınılan, 3. Kendisinden sığınılan. Korunan, koruyan ve kendisinden korunulan. Korunan güçsüzdür, korunmaya muhtaçtır, sığınmaya muhtaç olandır. Koruyan, yani kendisine sığınılan, kendisinden korunma talep edilen varlık da güçlüdür. Kendisinden korunulan, sığınılan varlık da şerrinden, zararından korkulandır. Korktuğu şeyden bir varlığa sığınan, o varlıktan kendisini korumasını isteyen kişi, sığındığı varlığın korunmak istediği varlığa karşı güç yetirebileceğine ve kendisini onun şerrinden koruyabileceğine inanmıştır. İslâm’da, İslâm inancında kendisine sığınılan varlık, sığınan varlıktan güçlüdür. İslâm’da sığınan mü’mindir, korunan mü’mindir, kuldur; kendisine sığınılan, koruyan da Allah’tır. Çünkü Allah herkesten ve her şeyden güçlüdür. Allah mutlak güç ve kudret sahibidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin boyunlarındaki kulluk ipinin ucu elinde olandır Allah. Onun içindir ki mü’min ancak tüm varlıkların sahibi olan Allah’a sığınır, O’na güvenip dayanır. Şirk inancında ve küfür mantığında ise korunan puttur, koruyan ise o puta tapan insanlardır. Yani sığınan tanrıdır, tanrılardır, sığınılan da kullardır. Put aslında kendisini koruyamayacak kadar güçsüzdür, onu kulları korumaktadır. İşte görüyoruz put yapıyorlar ve onu koruma kanunları çıkarıyorlar. Veya bir düzen koyuyorlar, tapınıyorlar ona, ama bu düzeni kendi kendisini koruyamayacak kadar güçsüz gördükleri için de onu koruma kanunları çıkarıyorlar. Onu korumayı kendi üzerlerine alıyorlar. Şirk mantığını, küfür mantığını gerçekten anlamak mümkün değildir. Eğer bu put kendi kendini korumaktan acizse niye ona tapınıyorsunuz? Niye onu tapınmaya lâyık görüyorsunuz? Yok eğer gerçekten güçlü birisiyse neden onu korumaya çalışıyorsunuz? Bırakın korusun kendi kendini. Bakıyoruz birileri bir yerlere giderken etraflarında güçlü güçlü korumaları var. Koruduklarının yasalarına tapınıyor adamlar. Bakın bu koruyanların da, korunanların da, tapınanların da tapınılanların da durumlarını anlatırken Rabbimiz Hac sûresinde şöyle buyurur: “Ey İnsanlar! Bir misâl verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de, istenen de aciz!” (Hac 73) Bakın bu âyet-i kerîmede anlatıldığına göre adamlar tapınmak için put yapıyorlar, onları korumak için odalara koyup kapılarını sıkı sıkı kilitliyorlarmış. Sonra anahtar deliğinden giren bir sinek putun burnundan bir bal parçası koparıp kaçıyormuş. Allah diyor ki o putlar kendi vücutlarından bir sineğin parça koparmasına bile engel olamı-yorlar. Koparan da aciz, koparılan da. Tapınan da aciz, tapınılan da. İşte şirk mantığı. Kendini bile korumaktan aciz, kullarının korumasına muhtaç bir puta tapınıyorlar zavallılar. Yâsîn sûresinde şöyle buyurur Rabbimiz: “Allah'ı bırakıp da kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler. Oysa onlar yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler.” (Yâsîn 74,75) Evet bırakın o putlarının, o tanrılarının kendilerini korumalarını aksine onlar onlara gönüllü ordudurlar, diyor Rabbimiz. Aslında korunmaya muhtaç olanlar, koruyanlardan daha zayıftır. Ama: O Allah ki tüm kullarını koruyandır, kendisi kulları tarafından korunmaya muhtaç olmayandır. O Allah ki, tüm varlıkları, tüm kullarını doyurandır, kendisi doyurulmaya muhtaç olmayandır. Çünkü Allah göklerde ve yerde tek Velî’dir. Tüm varlıklar O’nun velâyeti altındadır. Tüm varlıklar O’nun hıfz u emanındadır. Bakıyoruz dünyada insanların velî kabul edip, kararlarına boyun büktükleri, kanunlarını uygulamaya çalıştıkları, arzularını yerine getirmeye çalıştıkları insanlar kendilerine bel bağladıkları varlıkları, velâyeti altındaki kullarını, kölelerini, vatandaşlarını korumak, doyurmak ve beslemek şöyle dursun, onlardan korunmak istemek durumundadırlar. Bırakın onları doyurup beslemelerini, bu yapay tanrılar ve tanrıçalar hep kullarından beslenmek durumundadırlar. Kullarını korumak şöyle dursun kullarının korumasına sığınmaktadırlar. Kullarından aman beni koruyun! Aman beni yıkmak isteyenlere karşı beni koruyun! Beni yaşatın, beni ihya edin, beni canlı tutun, beni gündemde tutun diye onlardan korunma talep etmektedirler. Öyle değil mi? Hiçbir Firavun kullarından, metbularından vergi almadıkça ayakta duramaz. Hiçbir Firavun kullarından destek almadıkça hayatta kalamaz. Hiçbir put kendisine tapınanlardan, kullarından kendisine bir mozole istemedikçe, bir anıtkabir, bir piramit istemedikçe asla tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem, bağlılarından oy istemedikçe, kullarından kabul istemedikçe yaşayamaz. Hiçbir kanun, hiçbir yasa, hiçbir yönetmelik, hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda, bağlılarından talep görmedikçe yaşayamaz. Evet tüm yapay tanrılar, tüm sahte veliler hayatlarını sürdürebilmek için hizmetçilerine, kullarına, metbularına muhtaçtırlar. Kullarına ihtiyacı olmayan, tüm kullarının kendisine muhtaç olduğu velî sadece Allah’tır. O Allah ki kimsenin yardımına, kimsenin desteğine muhtaç değildir. Evet koruyan Allah’tır. Mü’min sadece Allah’a sığınmalı, sadece O’na güvenmeli, sadece O’ndan yardım dilemelidir. Çünkü kendisine sığınılacak tek varlık Allah’tır. Felâkın Rabbine sığınırım de. Felâkın Rabbi ifadesinin pek çok manası vardır: 1. Felâk, yarıp çıkaran, çatlatıp ortaya çıkaran anlamınadır. En’âm sûresi bu manayı anlatır: “Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’tır; ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah budur, nasıl yüz çevirirsiniz?” (En’âm 95) Bakın sizin sadece kendisine sığınmanız gereken Allah taneyi, çekirdeği, tohumu yaran, çatlatan ve ondan hayat fışkırtandır. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarandır o Allah. Sizin toprağa attığınız ölü bir tohum, ölü bir çekirdek Rabbinizin emri ve izniyle ölülüğünü kaybediyor ve ondan diri çıkarılıyor. Bu olay gerçekten üzerinde düşünül-mezse çok önemsiz bir olay gibi değil mi? Ama Rabbimizin bu âyeti üzerinde uzun uzun düşündüğümüz ve kafa yorduğumuz zaman bunun ne kadar büyük bir hadise olduğunu anlarız. Söyleyin bakalım Allah’tan başka bu küçücük çekirdekten, hem de ölü bir çekirdekten böyle hayat fışkırtan başka birileri var mı? Allah’tan başka hayat konusunda söz sahibi birileri var mı? Böyle küçücük bir tohumun, küçücük ölü bir çekirdeğin içine koskoca bir ağacı sığdıran başka birileri var mı? Bu ölüden dirilik ve canlılık çıkaracak başka birileri var mı? Küçücük bir spermanın içine koskoca bir insan yerleştirebilecek Allah’tan başka birileri var mı? Bir tek ölü çekirdeğin içine tonlarla meyveyi yerleştirebilecek birileri var mı? Bunu düşününce insan gerçekten bunun çok büyük bir âyet olduğunu ve Allah’tan başka bunu beceren hiç kimsenin olmadığını ve bunu beceren Allah’ın gerçek Rabb ve İlâh olduğunu ve sadece kendisine sığınılması gereken tek varlık, tek velî olduğunu, O’nun dışında her şeyin ve herkesin boş olduğunu anlayabilecektir. Vakıa sûresinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz? Dilesek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız da şöyle dersiniz: “Doğrusu borç altına girdik, hattâ yoksun kaldık.” Evet Rabbimiz soruyor. Söyleyin bakalım ektiklerinizi yerden siz mi bitiriyorsunuz? Söyleyin bakalım toprağın altına attığınız tohum hakkında ne dersiniz? Onu çıkaran, onu bitiren, onu canlı hale getiren siz misiniz? Onu toprağın altına atmaktan başka ne gibi bir müdahaleniz var sizin? Ne yapabiliyorsunuz bunun dışında? O’nu bitiren Biz değil miyiz? Ona hayat veren Biz değil miyiz? Dilesek Biz onu çerçöp haline getiririz de sizler de üzüntüden ne yapacağınızı bilmez bir vaziyette şaşırıp kalırsınız ve sonunda: “Eyvah! Yaptıklarımız masrafların tamamı boşa gitti! Bir sürü borç altına girdik! Mahvolduk” diyerek avuç ovalamaktan başka hiçbir şey yapamazsınız. Evet yararak, çatlatarak hayat veren, yaratan, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran Allah’tır. İndirdiği yağmurla ölü toprağı dirilten, ölü tohumu çatlatan Allah, aynen bunun gibi indirdiği vahiyle de ölü kalpleri diriltir. İndirdiği vahiyle Rabbimiz ölülerden diriler çıkarır, kâfirlerden mü'minler oluşturur. Ya da öldükten sonra kıyâmet günü insanları, sizleri öylece diriltip yeniden hayat verecektir. Şüphesiz ki o her şeye Kâdirdir. Yani iradesini her neye tevcih buyurmuşsa o anında vücuda geliverir. İşte böyle ölüden diriyi çıkaran Allah’tır. Az evvel anlatılan çekirdek örneğinde olduğu gibi ölüden diriyi çıkarır Allah. Veya ölü bir insandan diriyi çıkarır, diri bir insandan da ölüyü çıkarır. Kâfirden mü’mini, mü’minden de kâfiri çıkarır. Kâfir, Kur’an’ın ifadesiyle ölüdür. Allah’tan, Allah’ın rahmetinden, kitaptan, peygamberden ve bunlar vasıtasıyla Allah’ın yeryüzünde açtığı rahmet kapılarından istifade edemeyen kişi ölüdür. Kalbi çoraktır, kaskatıdır onun. Tıpkı yağmurdan, rahmetten mahrum olan bir toprağın ölülüğü gibi. İşte böyle bir ölüyü mü'min yaparak ondan diriyi çıkardığı gibi, diriden de bir kâfir çıkarabilir Allah. Veya vahiyle tanışamamış bir toplum da ölüdür. Böyle bir toplumu sahâbe toplumu gibi vahiyle tanıştırarak bu ölülerden melekleri bile geride bırakacak diriler çıkarır Allah. Çünkü vahiy rahmettir, peygamber rahmettir. Veya meselâ Nuh (a.s)’un iman etmeyen oğlu gibi diri ve mü'-min bir babadan ölü bir oğul çıkardığı gibi, Hz. İbrahim’in babası gibi ölü bir kâfirden diri bir İbrahim çıkarabilir Allah. Ya da Zekeriya (a.s) gibi yüz yaşını aşkın birinden üstelik de kısır bir hanımdan Yahya gibi bir diri çıkarır Allah. Veya işte bir zamanlar yok iken var edilen bir mevcudat. Ölüyken, yok iken yeryüzünde hayat sahnesine çıkarılıp var edilen tüm mevcudat. Yoktu varlık, yoktu insanlar, yoktu semalar, yoktu arz, yoktu güneş, yoktu ay, yoktu yıldızlar da yokları var etti Rabbimiz. Yokluktan bir varlılar âlemi çıkardı. Kupkuru topraktan Âdem’i yaratan O’dur. Kupkuru topraktan varlıklara hayat veren O’dur. Var olanları da sonunda öldürerek diriden de ölüyü çıkarıyor Rab-bimiz. Canlı, cıvıl cıvıl, hayat dolu bir insan sonunda ölüyor. Hayat bitiyor. Dipdiri bir güneş batıyor. Yemyeşil bir tabiat ölüm döşeğine yatıyor. Dipdiri hayat fışkıran bir yıldız batıp, kaybolup gidiyor. Dipdiri bir gençlik bitiyor ve nihâyet bir gün gelecek ki tüm hayat bitecek. İşte böyle bir Allah sizin kendisine sığınmanız gereken tek Rabbinizdir. İşte Rabb olmaya lâyık olan, hayat programı belirlemeye, kullarının hayatına kanun koymaya yetkili olan, sizin boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisini dinlemeniz gereken Rabbiniz O’dur. Hal böyleyken nasıl oluyor da O’nu hayatınızda diskalifiye ederek başkalarına sığınabiliyorsunuz? Nasıl oluyor da böyle bir Allah’a kulluk dururken başkalarına kulluk edebiliyorsunuz? Nasıl oluyor da böyle bir Allah’ın kitabını, böyle bir Allah’ın yasalarını bir ke-nara atarak başkalarının yasalarını uygulamaya kalkışıyorsunuz? Tüm dünya birleşse kupkuru bir çekirdekten bir ağaç çıkarabilir mi? Tüm dünya birleşse ölü ve kupkuru bir çöle hayat verebilir mi? Tüm dünya birleşse ayı, güneşi yıldızları yaratabilir, yahut yok edebilir mi? İşte bütün bunları yaratan Allah’tır ve sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak, kendisine sığınılacak ve hayat programı uygulanacak yegâne varlık O’dur. Böyle bir Rabbiniz varken ey insanlar neden başka Rabler aramaya, bulmaya ve boyunlarınızdaki ipin ucunu onlara vermeye çalışıyorsunuz? Yine aynı sûrenin bir sonraki âyetinde de Rabbimiz sabahı yarıp çıkaran olarak kendisini anlatır: “Tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve Ay’ı vakit ölçüsü kılandır. Bu güçlü olanın, bilenin nizamıdır.” (En’âm 96) Evet gece, gündüz, ay, güneş hepsi de Allah’ın âyetleridir. Hepsinde de ölçülü bir yasa koymuştur Rableri. Bunların hiç birisi tesadüfî değildir. Hiçbirisi oyun ve eğlence olarak var edilmiş değildir. Bunların hepsi Allah’ın koyduğu yasalara boyun büküp teslim olmuşken siz kimin yasalarına boyun büküp teslim oluyorsunuz? Siz kimi Rabb bilip sığınıyorsunuz? Kimin koruması altına girmeye çalışıyorsunuz? Bakmıyor musunuz? Görmüyor musunuz? Gözlerinizin önünde her gün geceden söküp sıyırarak sabahı yaratan O’dur. Sabahı geceden söküp çıkaran Allah’tır. Rabb ve İlâh olmaya, kullarının hayat programını belirlemeye, kulları üzerinde egemen olmaya lâyık olan Allah, görüyorsunuz ki geceden sıyırarak soyutlayarak sabahınızı çıkarıyor. Toprağın altından toprağı yararak tohumu filizlendirdiği gibi. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkardığı gibi gecenin karanlıkları arasından aydınlığı söküp çıkarıyor. Eğer Rabbiniz sizin için bunu yapmasaydı kim yapabilirdi bunu? Kim kovabilirdi geceyi ve kim getirebilirdi gündüzü? Kimin gücü yetebilirdi buna? Sizlerin şu anda sığınmaya ve teslim olmaya çalıştığınız yeryüzü tanrıları becerebilir miydi bunu? Yeryüzünde tanrılığa soyunanlar, yeryüzünde egemenlik hakkı bizdedir diyenler, bizim hayatımıza Allah karışmaz diyenler, hayatı biz biliriz, hayatı biz düzenleriz diyerek kendi yasalarını Allah yasalarının önüne geçirmeye çalışanlar üzerinde biraz düşünmemiz gerekmiyor mu? Acaba bu insanlar doğru mu söylüyorlar? Acaba bu insanların gerçekten yığınlar üzerinde egemenlik hakları var mıdır, yok mudur? Bu konuda beş dakikalığına bir düşünelim. Allah için bir düşünelim. Acaba bu yeryüzü tanrıları Allah’ın bu âyetlerine ne kadar müdahale edebiliyorlar? Güneşe, aya, geceye, gündüze ne kadar etkililer? Güçleri, kuvvetleri, etkileri nedir bu insanların? Acaba şu anda güneşe söz geçirebiliyorlar mı? Meselâ mesaimiz henüz bitmedi diye beş dakikalığına güneşi durdurabiliyorlar mı? Veya bir beş dakikalığına geceyi uzatabiliyorlar mı? Hani bunu becerebilen birileri varsa onlara da minnet duyup, onlara da sığınıp kulluk yapalım. Eğer bunu becerebilen birileri varsa tamam onların yasalarını da uygulayalım, onları Rabb bilelim, onları da İlâh bilip onların da çektikleri yere de gidelim. Var mı böyle Rabb olmaya, İlâh olmaya lâyık birileri? Yoksa, nasıl oluyor da bu adamlar yeryüzünde insanlara karşı ulûhiyet iddiasında bulunabiliyorlar? Nasıl oluyor da egemenlik bizdedir, hâkimiyet bizdedir demeye çalışıyorlar? Nasıl oluyor da yeryüzü tanrılığına soyunuyor bu adamlar? Nasıl oluyor da Allah’ı hayata karıştırmamaya çalışıyor bu adamlar? De ki ey peygamberim, sizler de deyin ey peygamber yolunun yolcuları, “biz Felâkın Rabbine sığınırız.” Adem’i yokluktan, insanı ana rahminden, yağmuru bulutlardan yarıp çıkaran, dağları yararak pınarları çıkaran, arzdan tohumları yarıp çıkaran, denizi yarıp ondan kullarını, İsrâil oğullarını sağ salim karşı tarafa çıkaran, bizi karanlıklardan, küfürden, şirkten İslam’ın aydınlığına çıkaran, Müslümanların önüne konulan doğum kontrolü yut-turmacalarını yarıp tüm bu propaganda denizlerine rağmen analarımızı koruyup rahîmlerde boğulmadan bizi sağ salim çıkarıp dünyaya getiren, bizi dinden, imandan etmek için kâfirlerin hazırladıkları tüm eğitim barikatlarını, tüm küfür filelerini yarıp bizi şu anda Müslüman olarak sahil-i selâmete çıkaran, öldükten sonra toprak olup unutulup gitme kahrından kabirleri yararak bizi kurtaran ve nihâyet sonunda da inşallah sıratı yararak, cehennemdeki korkunç kuyulardan geçirerek bizi cennete ulaştıracak olan Rabbimize sığınıyoruz. Hâsılı Felâk ile ne kastedilmişse hepsinin Rabbi olan Allah’a sığınırız. Zaten bundan sonraki âyette gelecek O’nun olan her şeyden O’na sığınırız.