Felak Suresine Dön

Felakالفلق

5. Ayet

5Felak Suresi

وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ

“Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden!”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

5. “Haset ettiği zaman hasetçilerin şerrinden,” Haset ettiği zaman, yani gönlündeki hasedini açığa vurduğu, hasedini gündeme getirip uygulamaya koyduğu zaman, hasedinin gereğini gerek fiilî, gerek kavlî icra etmek için harekete geçtiği zaman hasidin şerrinden de Allah’a sığınacağız. Yani onu kalbinde saklayarak zararsız halde tutmaktan vazgeçip eyleme geçirmeyi planladığı zaman hasidin şerrinden de Felâkın Rabbine sığınırım de. Artık hasetle gözü dönmüş o kişinin karşısındakine yapamayacağı yoktur. Onun içindir ki hasidin hasedinin gereğini yapmaya yöneldiği anda bizim onun şerrinden kendisine sığınmamızı istiyor Rabbimiz. Çünkü insanların gönüllerinde saklı olanları en iyi bilen Allah’tır ve bilmediğimiz şeylerin şerlerinden kendisine sığınılmaya en lâyık olan da O’dur. Dikkat ediyor musunuz? Rabbimiz kitabının son bölümünde biz kullarını hasetle uyarmaktadır. Anlıyoruz ki Kur’an’ın tümünü yaşayan, Kur’an’da Allah’ın kendisinden istediği kulluğun tümünü icra eden Müslüman yine son olarak hasetle karşı karşıyadır, hasetle uyarılmaktadır. Yani Kur'an-ı Kerîm’i baştan sona anlayıp, iman edip Allah’ın her bir âyetinde istediklerini uygulayarak tatbik etmeye muvaffak olsa da bir Müslüman, Kur'an onu son olarak hasetle uyarır. “Haset ettiği zaman hasidin şerrinden Allah’a sığınırım de.” Haset nedir acaba? Rabbimiz kitabının en sonunda bizi onunla uyardığına göre, Rasulullah efendimiz de hadislerinde ısrarla bizi ondan menettiğine göre acaba nedir haset? Haset, dışımızdakinin taşıdığı sıfatların tümünün veya bir kısmının onda olmamasını, ondan alınmasını veya onda olmasını istemektir. İslâm, teslimiyet, din, kulluk, Müslümanlık, takva ve teslimiyet adına onda olan şeylerin onda olmamasını istemek, yahut da günah, isyan, ilhad adına onda olanların onda olmasını, onda devam etmesini istemektir haset. Yani Allah’ın sevdiği ne kadar güzel haslet varsa onların tümünün o kimseden alınmasını, Allah’ın sevmediği ne kadar kötü sıfat varsa onların da onda devamını istemektir. Karşımızdakinin sahip olduğu güzel nîmetlerin zail olmasını, telef olmasını istemektir haset. Meselâ eğer karşımızdaki zenginse, Allah kendisine bolca mal, mülk vermişse ve o kişi de malla ilişkisini Allah’ın istediği gibi a-yarlıyor, kazanacağı ve harcayacağı yerleri Allah’a soruyor, malını korkmadan Allah yolunda Allah kullarına harcamasını biliyorsa bunun ondan alınmasını istemek hasettir. Onun fakirleşmesini ve dolayısıyla bu tür hayırlı amellerden mahrum kalmasını istemek hasettir. Bunun tamamen zıddını istemek de hasettir. Nasıl? Meselâ eğer karşıdaki fakirse bu durumdan kurtulmamasını, sürekli onun fakr u zaruret içinde yaşamasını istemek de hasettir. Tabi kardeşinde gördüğü bir nîmetin ondan alınıp mahrum bırakılmasını istemekle birlikte o nîmetin sadece kendisinin olmasını istemek de vardır. Bu gerçekten çok büyük bir hastalıktır ki bundan kurtulanların sayısı çok azdır. Zira insanlar genellikle herhangi bir hususta başkalarının kendisinden daha üstün bir konumda olmasını istemezler. Kendilerinin herkesten üstün olmasını isterler. Veya meselâ bir mü'minin ilmi var, ahlâkı, güzel hitabeti var, tebliğ yapıyor, hizmet ediyor, cemaat oluşturuyor. İnsanların imdadına koşuyor, hasta ziyareti yapıyor, zamanının büyük bir kısmını Allah'ın dinine hizmete ayırıyor. Allah’ın dinine adam kazandırma kavgası veriyor. Cennete aboneler yapmaya koşuyor. İnsanların cehennem yollarına barikatlar koymaya çabalıyor. Bu uğurda malını ve canını fedâdan çekinmiyor. İşte bir Müslüman, kardeşinde var olan bu sıfatları, bu güzel özellikleri istemiyor, bu özelliklerin kendisinden alınmasını, bu sıfatlardan mahrum bırakılmasını istiyor. İşte bu hasettir. Veya karşısındaki muhatabında tamamen bunun zıddı varsa, meselâ cimrilik, korkaklık, miskinlik, dünyaya bağlılık, rahatına düşkünlük gibi Allah’ın sevmediği bir kısım sıfatlar, bir kısım özellikler varsa bunun devamını istemek, bu sıfatların kendisinde kalmasını istemek de hasettir. Bu şekilde kıskançlık caiz değildir, haramdır. İşte bakın Rabbi-miz böylelerinin şerrinden kendisine sığınmamızı istiyor. Rasulullah efendimiz de pek çok hadislerinde bunu menederek, “Birbirinizi kıskanmayınız” buyurmaktadır. Müslüman kardeşini kıskanan bir Müslüman açıkça Allah’a ve Allah’ın takdirine itiraz ediyor, karşı geliyor demektir. Sanki nasıl oluyor da Allah ona verdiğini bana vermiyor? Nasıl oluyor da Allah beni onun elindekilerden mahrum bırakıyor? Ey Allah’ım! Nasıl oluyor da bana vermediklerini ona veriyorsun? diyerek Allah’ın takdirine isyan ediyor demektir ki, bir mü’mine yakışacak bir şey değildir bu. Bakın Allah’ın Resûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: “Hasetten kaçının. Çünkü ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi haset de amel defterinizdeki iyiliklerinizi yiyip bitirir.” (Ebu Dâvûd, K. Edep 4/380 Yine kıskançlıkta Cenab-ı Hakk’a hikmetsizlik izafesi söz konusudur. Bir mü’min kardeşine Allah tarafından verilenleri kıskanan kimsede kendisine verilmeyen şeylerin ona verilmesi sebebiyle Allah’ın hikmetsiz ve adâletsiz iş yaptığı ithamı vardır. O nîmetleri hak eden, onlara layık olan kendisine vermemekle ve onları hak etmeyen kimseye vermekle Allah’a cehalet iddiası yatmaktadır ki, kesinlikle haramdır bu. Evet mü’min kardeşlerini kıskanan ve bu kıskançlığını gerek onlardaki güzel nîmetlerin onlardan alınıp telef olmasını istemek biçiminde, gerekse onlardan alınıp kendisine verilmesi şeklinde içinde taşıdığı bu kıskançlığı söz ve filleriyle ortaya koyan ve böylece kıskandığı kardeşine zarar veren kişi haram işlemektedir. Ama içinde Müslüman kardeşine karşı böyle bir kıskançlık taşımakla birlikte, bu kıskançlığı yenmeyi becerememekle birlikte bunu söz ve davranışlarıyla ortaya koymayan, yani bu içindeki kıskançlığın gereğini uygulamaya koymayan yani kıskandığı kimseye herhangi bir zarar vermeyen kimse ise günahkâr sayılmaz. Ama böyle bir Müslümana düşen elbette kendisini bu kıskançlıktan kurtarabilmek için çaba sarf etmektir. Allah ve Resûlünün sevmediği bu kötü huydan kurtulabilmek için kendisini sürekli hesaba çekmek zorundadır. Veya zaman zaman kıskandığı kişiye dua etmek sûretiyle, kıskandığı kişinin faziletlerini in-sanlar önünde zikrederek ona iyilik yapmaya çalışmalıdır. Haset, kıskançlık yanında bir de gıpta vardır. Gıpta, hasetten farklıdır. Onda karşısındakinin elindeki beğenilen İslâmi özelliklerin yok olmasını, telef olmasını, onun elinden alınarak bunlardan mahrum bırakılmasını istemek yerine, bunlar onda kalsın, ama onun aynısının kendinde de olmasını, aynısının kendisine de verilmesini temenni vardır. Bakın Allah’ın Resûlü buyuruyor ki: “Birbirinize haset etmeyin. Çünkü haset, kıskançlık İslâm ümmetini, İslâm cemaatını tıraş eden, Müslümanları parça parça eden, birbirine düşman eden bir hastalıktır.” İslâm cemaatını birbirine düşüren, onları bölüp parçalayan çok tehlikeli bir hastalıktır haset. Tarihte Kur’an’ın haber verdiği bazı haset örnekleri vardır ve her biri de çok büyük kayıplarla sonuçlanmıştır. Bunlardan birisi Mâide sûresinin 27-30. âyetlerinde haber verilen Hz. Âdem’in çocuklarından Kabil’in kardeşi Habil’i kıskanması sonucunda öldürmesi olayıdır. Bir başka olay da Yusuf sûresinde anlatılır. Hz. Yakub’un oğulları kardeşleri Yusuf’u kıskanıp haset ederler. Sonra kardeşlerini kuyuya atarlar. Sonra başlarına nelerin geldiğini, bu kıskançlıklarının cezasını nasıl ödediklerini anlatır Rabbimiz. Yani insan kalbindeki haset duygusunun insana neleri yaptırdığını görebiliyor musunuz? Kardeş kardeşi öldürebiliyor, kardeş kardeşi kuyuya atabiliyor. Birisi kardeşine Allah tarafından verilmiş bir nîmeti çekemi-yordu. Allah kardeşinin kurbanını kabul etmiş, kendisininkini ihlâsla yapılmadığı için kabul etmemişti. Bunu kıskanarak kardeşini öldürüyordu. Ötekiler de kardeşlerine karşı babalarının sevgisini kıskanmışlar ve bu hasetleri kardeşlerini yok etmeye kadar götürmüştü onları. İşte haset budur. Bugün de bu yüzden Müslümanların kardeşlerini yemeye çalıştıklarına şâhit oluyoruz. Eğer bir toplumun üyeleri birbirlerine haset etmeye başlarlarsa, Allah korusun topum ne kadar da güçlü olursa olsun o toplum parça parça olmak zorunda kalacaktır. İnsanlar arasındaki en güçlü bağlar bile çözülecektir. Onun içindir ki toplum halinde yaşamak zorunda olan bizlerden Allah’ın Resûlü hasede karşı çok dikkatli olmamızı ve birbirimize haset etmememizi tavsiye etmektedir. Yine A’râf sûresinde anlatıldığına göre İblisi bile baştan çıkaran hasetti. Âdem (a.s)’a karşı kıskançlığı, hasedi onun rahmetten kovulmasına sebep oldu. Onun içindir ki yeryüzünde ilk işlenen günahın sebebi de hasettir, gök yüzünde ilk işlenen günahın sebebi de bu haset duygusudur. Öyleyse biz Müslümanların bu konuya çok dikkat etmemiz gerekmektedir. Eğer içimizdeki bir haset duygusunu yenemeyerek bir Müslüman kardeşimize haset edecek olursak bile en azından onu içimizde saklayalım, içimizdeki bu duyguyu eyleme dönüştürmek üzere ne sözle, ne de amelle ona karşı bir zarar vermemeye çalışalım inşallah. Bakın Ahmet ibni Hanbel’in Müsned’inde şöyle bir rivâyet var: Enes Bin Mâlik (r.a) den rivâyet ediliyor. Diyor ki, “bir gün Rasulullah efendimizle birlikte otururken Allah’ın Resûlü, “Şimdi yanımıza cennet ehlinden birisi gelecektir” buyurdu. Ve az sonra ayakkabılarını sol elinde tutmuş, aldığı abdestten dolayı sakalından suların damladığı ensâr-dan bir adam çıkageldi. Ertesi gün Allah’ın Resûlü yine aynı sözü söyledi ve yine aynı adam geldi. Daha sonra Enes bin Mâlik efendimiz, ben bu adamın evine gittim. Üç gün bu zatın evinde misafir kalarak adamın amellerine muttali olmak istedim diyor. Hz. Enes devamla diyor ki, ben onun hayırdan başka bir şey söylediğini görmedim. Ama o zatın evinde üç gün kaldıktan sonra neredeyse onun amellerini küçümseyecek hale gelmiştim.” Yâni bu zatın hayatında normalin ötesinde fevkalade bir şey göremedim. Ve kendisine sordum: “Ey Allah’ın kulu, ben Rasulullah’ın senin hakkında üç defa cennetlik ifadesini kullandığını duydum. Ve üç gece senin evinde kalarak senin amellerine muttali olmak istedim. Böylelikle sana uyayım istedim. Fakat ben senin öyle fazla bir amel işlediğini de görmedim. O zaman sen Rasulullah’ın bu müjdesine nasıl nail oldun?” dedim. O zât bana dedi ki: “Gördüğünden başka bir amelim yok, ama şu kadar var ki ben kalbimde Müslümanlardan herhangi birine karşı bir aldatma duygusu yahut da Allah’ın herhangi bir kimseye karşı verdiği nîmetten dolayı ona bir kıskançlık duygusu taşımıyorum. Hiçbir müslümana karşı bir kıskançlık duymuyorum.” Bunun üzerine Abdullah ona şöyle dedi: “İşte seni bu mertebeye ulaştıran budur.” Evet işte bu özellik sahibi bir Müslümana Rasulullah cennetlik müjdesi veriyordu. (Ahmet) Kur’an’ın beyanına göre bu hastalık ancak kitap ehline mahsus bir hastalıktır. Bu sadece kitap ehline yakışan bir hastalıktır. Bakın Rabbimiz Bakara sûresindeki bir ayetinde şöyle buyuruyor: “Ehl-i Kitaptan pek çoğu gerçek kendilerine açıklandıktan sonra nefislerindeki haset sebebiyle sizi imandan sonra küfre çevirmek isterler.” (Bakara 109) Yani bir taraftan yeni gelen bir kitapla, Allah’ın son elçisine gönderdiği son kitabıyla kendi kitaplarının hükmünün kaldırıldığı haberi kendilerine ulaştırıldığı için bunun üzüntüsü, öbür taraftan da Müslümanlara yeni bir kitap gönderilmesinin hasediyle yanıp tutuşan bu ehl-i kitap, imandan sonra sizin de kendileri gibi küfre düşmenizi isterler. İçleri Müslümanlara karşı hasetle doludur. Sizin dininizi, sizin kitabınızı, sizin yolunuzu, Rabbiniz tarafından size gönderilen nîmetleri çekememektedirler ve sizi dininizden uzaklaştırıp kendileri gibi dinsiz bir noktaya getirebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Zira adamların kendi dinlerine güvenleri, itimatları kalmamıştır. Şu anda Avrupalının yüzde doksanı ateisttir. Dine inanan insan bulmak gerçekten zordur bu ehl-i kitabın içinde. Adamlar yine Rabbimi-zin başka bir ayetinin beyanıyla kendilerinin kesin cehenneme gittiklerinin farkındadırlar. Kendilerinin kesin cehenneme ve Müslümanların da kesin cennete gittiklerinin şuurundadırlar. Onun için Müslümanlara karşı için için hasetle kuduruyorlar. Diyorlar ki, “yahu biz cehenneme doğru giderken niye bu adamlar cennete gidiyorlar? Bizler cehenneme doğru giderken bu Müslümanların cennete gidişine izin vermemeliyiz. Buna asla göz yummamalıyız. Ne yapıp, yapıp bu Müslümanları cennet yolundan alıkoymalı ve onları kendi cehennemimize çekmeliyiz. Onları inançlarından koparıp bizim pis dünyamızın adamı yaparak cehenneme çağırmalıyız.” Yani adamlar bozdukları dinleriyle, tahrif ettikleri kitaplarıyla, defterini dürüp hayattan dışladıkları peygamberleriyle, yaşadıkları İslâm dışı hayatlarıyla kendilerinin kesin cehenneme doğru gittiklerinin farkındalar. Kesin biliyorlar ki bu hayat kendilerini cehenneme götürüyor. Kendilerinin cehenneme gidişlerini kesin bildikleri kadar Müslümanların da kesin cennete gittiklerinin bilincindeler. Kesin biliyorlar ki Müslümanlar da cennete gidiyorlar. Onun içindir ki Müslümanlara karşı için için hasetle, kinle, kıskançlıkla dolup taşmaktadırlar. Ama dikkat ederseniz ne kadar da ters bir mantık kullanıyorlar değil mi? Ne diyorlar? Niye bu Müslümanlar cennete giderlerken biz cehenneme gidiyoruz? Niye göz yumalım buna? Buna asla razı olamayız. Bizim cehenneme gittiğimiz bir dünyada bu Müslümanların cennete gidişine asla razı olamayız. Ne yapıp yapıp bu Müslümanların da bizim gibi bir hayat yaşayarak bizim gibi cehenneme gitmesini sağlamalıyız. Ne kadar da bozuk bir anlayış değil mi? Halbuki adamlar böyle ters bir mantıkla hareket edeceklerine şöyle deyiverseler kurtulacaklar: Yahu biz ne yapıyoruz? Biz nasıl bir mantıkla hareket ediyoruz? Nasıl bir hayat yaşıyoruz? Bu adamlar müslümanca bir hayat yaşayarak cennete giderlerken biz niye cehenneme gidiyoruz? Bizim de onlar gibi, bizim de bozduğumuz kitabımızın orijinalinin dediği gibi, bizim de hayattan dışladığımız peygamberlerimizin tarif buyurduğu gibi müslümanca bir hayat yaşayarak cennete gitmemiz dururken niye cehenneme gidiyoruz? Bizler de bizim elçilerimizin gönderildiği kaynaktan gelen son peygamberin yoluna tabi olarak cennete gitmeliyiz deyiverseler haklarında çok hayırlı olacak ama adamlar böyle yola girivermiyorlar da hasetlerinden ne yaptıklarını, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Allah bizleri, bu ümmeti bu en büyük hasitlerin şerlerinden de korusun inşallah. Rabbimiz burada bizden onların şerlerinden de kendisine sığınmamızı öğütlüyor. Tek bir yerde hasedin yapılacağını anlatıyor peygamberimiz. İbni Mes’ud’un rivâyetinde bakın Allah’ın Resûlü efendimiz şöyle buyurur: “Haset ancak iki özellik sahibine yapılır. Birincisi Allah tarafından kendisine ilim verilip, onunla amel eden ve onu Allah kullarına ulaştıran, o ilmi ona muhtaç insanlara öğreten kişiye, ikincisi de Allah’ın kendisine bolca mal verdiği, Allah tarafından kendisine lütfedilen bu malı Allah yolunda harcayan kişiye. İşte bu iki kişiye haset edilir.” Başka yerlerden öğrendiğimize göre adâletle hükmeden hakime, kari-i Kur’an’a, yani anlamak ve amel etmek üzere Kur’an okuyan kişiye ve de cihad eden mücahide, namaz kılana, oruç tutana gıpta edilecektir. Felâk sûresinden öğrendiğimiz gibi tüm bunların şerlerinden Allah’a sığınacağız. Elhamdülillah ki bildiğimiz bilmediğimiz, farkında olduğumuz olmadığımız tüm düşmanlarımızdan kendisine sığınmamızı bize gösteren ve her şeyden bizi koruyabilecek güçte bir Rabbi-miz var. Bize gönderdiği Kitabıyla sığınma yasalarını gösteren, Kitabını tanıdıkça düşmanlarımızı ve onlardan gelebilecek her türlü felâketleri önceden haber veren bir Rabbimiz var. Kitabını tanıyanların, Kitabıyla hareket edenlerin, Kitabıyla beraber olanların her an her türlü tehlikeden korunabileceği bir Rabbimiz var. Bu sûreyi de bitirdik. Rabbim gereği gibi iman edip amel eden kullarından eylesin. Velhamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.