2,3. “Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günâhlarını bağışlar, sana olan nîmetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir. Böylece sana, kimsenin güç yetiremeyeceği bir şekilde yardım eder.” Rabbin bundan önce ne günâhın, ne kusurun varsa, bundan sonra da ne kusurun olacaksa hepsini affedecek, hepsini bağışlayacak. Şüphesiz Allah’ın Resûlü bizim gibi değildir. O Allah tarafından korunmuştur. Elbette onun işlediği günâhlar çok azdır. Ama ne de ol-sa o da bir beşerdir. İşte Rabbimiz onların tümünün affedildiğini müj-deliyor. Böyle bir peygambere iman etmek, böyle bir peygambere tes-lim olmak, böyle bir peygamberi örnek bilmek, onun gibi olmaya, onun peşi sıra gitmeye çalışmak ne kadar güzel, ne büyük şeref değil mi? 23 yıllık risâlet hayatı bitince tüm günâhlarından bağışlanmış, ku-surları silinmiş, geçmişi sıfırlanmış, geleceği affedilmiş, hataları düzel-tilmiş, yanlışları uyarılmış ve hayatı, sözleri, amelleri tertemiz, dos-doğru bize kadar ulaşmış bir peygamber... Şu anda bizler onun tertemiz hayatıyla, tertemiz sünnetiyle, tertemiz örnekliliğiyle karşı karşıyayız. Tüm hayatı, tüm sözleri, tüm fiilleri Rabbimiz tarafından onaylanmış bir kulluk örneğiyle karşı karşıyayız. Bize sunduğu Kitap ve o Kitaba uygun olarak bize örneklediği sünneti bizim iki temel kaynağımızdır. Kendilerine sarıldığımız, kendilerine tutunduğumuz, kendilerini hayatımızda hareket noktası bildiğimiz zaman asla sapmayacağımız, asla hataya düşmeyeceğimiz, dünyada en güzel bir hayatı, âhirette de cenneti kazanabileceğimiz iki temel kaynağımızdır. Allah senin geçmiş gelecek tüm günâhlarını bağışlayacaktır. Bununla da kalmayıp böyle müjdelediği bir fetihle de sana nîmetlerini tamamlayacaktır. Yine sana müjdelediği bu fetihle seni dosdoğru yoluna, hidâyet yoluna, sırat-ı müstakimine ulaştıracaktır. Şu anda dosdoğru yolda yürüyorsun, bu yürümene de devam edeceksin. Rabbin seni sırat-ı müstakiminde yürütecek, bu yol Allah’ın yolu olacak ve tüm dünya insanlığı da senin rehberliğinde, senin sayende bu yolu bulmuş, bilmiş ve bu yola uymuş olacaklardır. Azîz olan, şerefli olan, güç kuvvet sahibi olan Allah, izzet ve şerefiyle senin yanında, senin desteğinde olacak, sana aziz bir yardımla yardım edecek. Azîz olan Allah’ın aziz olan yardımı sayesinde artık sen izzet ve şeref bulacaksın. Artık Mekke’deki o güçsüz dönemin bitmiş olacak. Bundan sonra artık tüm dünyada izzet ve şerefin zirvesine tırmanacaksın. Karşında hiçbir güç duramayacak. Kim tahmin edebilirdi bir gün Rasulullah Efendimizin ve be-raberindeki bir avuç Müslümanın böyle bir güce ulaşacağını? Mekke’de tek bir fert olarak çıkmış, yapayalnızdı. Kimsesi yoktu, yardımcısı, desteği yoktu. Bu yalnız ve sahipsiz döneminde Allah’ın Resûlü hanımı Hatice’ye: “Şimdi bu durumda kim inanır bana ey Hatice?” diye soruyordu. Şu yalnızlığı, şu çaresizliği bir tasavvur edin… Allah’ın dinine omuz vermek, Allah’ın dinini insanlara tebliğ için keşke ömrümüzde bir kerecik biz de duyabilseydik bu kaygıyı! “Kim inanır şimdi bana ey Hatice?” Dünya o kadar geniş ki! İnsan o kadar çok ki! İlişkiler o kadar girift ki! Kurulu düzen, İslâm’dan o kadar uzak ki! Neresinden tutsundu Allah’ın Resûlü? Nereden başlasındı işe? Resûlü Ekrem’in, “Kimse bana inanmazken o inandı” derken, Hatice anamızı ne kadar sevdiğini anlıyoruz. Kavminin vurdum duymaz, akrabalarının sağır bir duvar kesildiği günlerde Süheyb-i Rûmî’nin, Bilal’ın, Ammar’ın onu ne kadar mutlu ettiğini anlamaya çalışıyoruz. Çünkü o günlerde Müslüman olmak gerçekten çok zor ve tehlikeliydi. Ben Müslüman oldum demek âdeta işkenceye adaylığını koymak gibiydi. Tek başına dünyayı omuzlamak isteyen bir Allah Nebisine o günlerde omuz vermek cidden büyük cesaret işiydi. O sıkıntılı günlerinde Allah’ın Resûlü kendi evinde, Safa tepesinde, Ukaz’da, Kâbe’nin içinde, İbni Erkam’ın evinde, pazarda, panayırda, deve güreşlerinin yapıldığı yerlerde, şiir müsabakalarının ya-pıldığı meydanlarda, taşradan gelen kervanların arasında, insanların toplandığı çadırların içinde eşine, akrabalarına, ticaret için gelenlere, Mekkeli müşriklere anlatıyor, anlatıyordu. Kavmi, kabilesi kendisine hüsn-ü kabul göstermeyince, taşradan gelenlere: “İçinizde beni koruyacak, bana sahip çıkacak, benim getirdiğim mesajı insanlara anlatmama imkân hazırlayacak kimse yok mu?” diyordu. Bir zamanlar öyleydi ama artık o günler geride kalmıştı. Rabbi-mizin anlattığı gibi Allah ona yardım etmişti. Rabbimiz nusretini onunla beraber kılmış, ona zafer üstüne zaferler ve fetihler lütfetmişti. Hem Mekke’nin fethi, hem gönüllerin fethi… Rabbimizin ona lütfettiği bu fetihler sonucunda bölük bölük, grup grup insanların gönüllerindeki küfür ve şirk buzları erimiş olduğu halde insanlar Allah’ın dinine giriyorlardı. Eskiden bir-iki kişinin gizli gizli İslâm’a girmesine sevinen, Rabbine hamd eden Allah’ın Resûlü, şimdi köyler, kasabalar, kentler, topluluklar halinde insanların Allah dinine girdiklerini görüyor ve sevincinden Rabbine hamd ediyordu. Kim tahmin edebilirdi bu kadar kısa bir zamanda Rasulullah’ın bu noktaya ulaşacağını? Tek kişi çıkmıştı ama şimdi etrafında dâvâsı için seve seve başını verecek nesiller oluşmuştu. Artık yalnız, korumasız ve ıstıraplı günler bitmişti. Artık işkenceler geride kalmıştı. Artık imanlarından ötürü insanların kızgın kumlar üzerinde dağlanmaları geride kalmıştı. Artık Şi’b-i Ebi Talib’de açlık, susuzluk ve sıkıntıların, gözyaşlarının hakim olduğu ekonomik boykot anlaşmaları geride kal-mıştı. Hudeybiye anlaşması yapılmış ve bir zamanlar kendilerine zerre kadar bir değer vermeyen Mekkeliler bir devlet olarak, bir güç olarak onu kabul etmişler, onlarla bir anlaşma masasına oturmuşlardı. Artık Rasulullah Efendimizin ve beraberindeki yiğit Müslümanların karşılarında durulmaz bir güç olduklarını kabul etmişlerdi. Nereden nereye, değil mi? Sûrenin son âyetinde de İslâm’ın ve Müslümanların nasıl filizlendiğini, filizlerin nasıl kökleşip kısa zamanda gövdesi üzerinde durduğunu anlatacak Rabbimiz.