7,8. “Şöyle dediler: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklar da gezer. Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut, kendisine bir hazine verilseydi veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya! “Bu zalimler, inananlara: “Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.” Bu ne biçim bir elçidir? Bu elçiye de ne oluyor ki yemek yiyor ve çarşı pazarlarda dolaşıyor? Bu ne biçim bir peygamber ki bizim gibi yiyip içiyor, bizim gibi caddelerde yürüyor, çarşı pazarlarda dolaşıyor, bizim gibi acıkıyor, susuyor, hasta oluyor, evleniyor, baba oluyor, koca oluyor, hasta oluyor, acıkıyor. Şimdi böyle birine nasıl inanabiliriz biz? Yâni şimdi biz, bizim gibi bir beşere mi tabi olacağız? Hayır hayır, biz böyle bizim gibi bir insana asla tabi olmayız. Bizim kendisini peygamber bilip tabi olacağımız kimsede olağanüstü bir takım vasıflar, bizden farklı bir takım özellikler olmalı diyorlardı. Ona bir melek indirilmeli değil miydi? Ve O melek onunla birlikte uyarıcı olmalı değil miydi? Yanında bir melek görevlendirilmeli ve o melek tarafından peygamberliği desteklenmeli, şâhitlendirilmeli, korunmalı değil miydi? Böyle korumasız peygamber mi olur? Bu ne biçim bir peygamber ki bizim hakaretlerimize maruz kaldığı halde kendisini koruyacak bir yardımcısı da yoktur? Yahut ona hazineler atılmalı, hazineler verilmeli değil miydi? Altınları, gümüşleri, malları, mülkleri olmalı değil miydi? Yahut yiyip içeceği bir bağı, bahçesi olmalı değil miydi? Madem ki o bir peygamberse, Allah’ın elçisiyse Allah ona olağanüstü rızıklarda bulunmalı değil miydi? Halbuki bakıyoruz bizden farklı bir yönü yoktur bunun. Ne malı var, ne mülkü var, ne hazineleri var. Elbette kendi felsefelerine göre toplumun önderi böyle olmalıydı. Harikulade güç ve kuvveti olanlar, ekonomik ve siyasal güce sahip olanlar toplumda söz sahibi olmalıydı. Yâni peygamberi reddedebilmek için akıllarına ne geldiyse söylüyor hainler. Ama onların bu inkârlarına, itirazlarına karşılık Müslümanlardan hazine beklentisi, melek beklentisi, harikulade şeyler beklentisi olmadan cennete talip olup o peygambere iman edenler de var. Zaten bu âyetleri ona getiren bir melek iken ayrıca niye bir melek bekleyelim diyerek o peygambere iman edip teslim olanlar var. Yemesini, içmesini, çarşı pazarda gezip dolaşmasını da yadırgamayanlar var. İyi ya işte peygamber aynen benim gibi bir insan, benim gibi bir kuldur. Ben de onun gibi olabilirim. Ben de onu örnek alarak cenneti kazanabilirim. Eğer bu peygamber bir melek olsaydı ben onun gibi yaşaya-maz, onu örnek alamaz, onun gittiği cennete gidemezdim. Elhamdü lillah ki Rabbimiz bize, bizim gibi bir beşeri elçi göndererek rahmetinin gereğini ulaştırmıştır diyen Müslümanlar var. İşte kâfirler onları bu işten vazgeçirebilmek, peygamberle onların arasını açmak için de şöyle diyorlardı: Zalimler diyorlar ki sizler ancak sihre uğramış, sihirlenmiş bir adama tabi oluyorsunuz. Bu adam Allah’a yaptığı bu iftiralarının sonucu olarak olsa olsa bir cinin, ya da bir tanrının, tanrıçanın lânetine uğramış birisidir dediler. Allah’ın âyetleriyle şereflendirdiği, kitabını kendisine indirerek yeryüzünde sözcü seçtiği bir peygambere böyle saçma sapan şeyler söylüyorlardı.