Fussilet Suresine Dön

Fussiletفصلت

31. Ayet

31Fussilet Suresi

نَحْنُ اَوْلِيَٓاؤُ۬كُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ

“Bizler, dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Orada canınızın istediği her şey sizindir ve orada olmasını arzuladığınız her şey de sizindir.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

30,31. “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaadedilen cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlarınızız. Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.” Biz sadece kendisini dinler ve sadece kendisinin çektiği yere gideriz dediğimiz Rabbimiz, kendisine kulluk ettiğimiz, bizim hayat programımızı kendisinden, kendi kitabından aldığımız ve hayatımızı kendisi adına yaşadığımız, hatırını her şeyin hatırından üstün tuttuğumuz ve sadece kendisi önünde eğildiğimiz Rabbimiz Allah’tır deyip de sonra da dosdoğru yolda yürüyenler. Bunu sadece sözde bırakmayarak, o Rabbin kendileri için belirlediği sırat-ı müstakimde olanlar. Rabblerine verdikleri bu ikrarda sebat edenler, bu ikrarı sadece sözde bırakmayıp hayatlarını bu ikrara, bu imana bina edenler. Bu imanı kendileri için hayat programı yapan, yâni sözleriyle kavilleriyle dosdoğru yolda oldukları ve Rabblerinin emirlerine teslim oldukları gibi, amellerinde ve fiillerinde de dosdoğru yolda Allah’ın kitabı istikâmetinde bir hayat yaşayanlara gelince, onların üzerlerine Allah’ın melekleri iner. Bu dosdoğru olma ifadesini böyle anlamaya çalışıyoruz. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: “Beni Hud ve kardeşleri ihtiyarlattı.” Rasulullah ihtiyarlamışsa, başındaki saçları ağarmışsa onu Hud ve kardeşleri ihtiyarlatmıştır. Alimler bu konuda der ki, “Allah’ın Resûlünü ihtiyarlatan Hud sûresinin 12. âyeti ve ahavatından maksat da Şûrâ sûresinin 15. âyetidir.” Hud sûresinde Rasulullah Efendimize hitaben Rabbimiz buyurur ki: “Ey Muhammed! Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Hud 112) Şûrâ sûresindeki âyette de şöyle buyurulur: “Ey Muhammed! Bundan ötürü sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol; Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle söyle: “Ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adâletle hükmetmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş O’nadır.” (Şûrâ 15) İşte Allah’ın Resûlünün sakallarının ve saçlarının ağarmasına sebep olan âyetler bunlardı. Her iki âyette de ona diyordu ki Rabbi-miz: "Ey Resûlüm! Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" Allah senden nasıl olmanı istiyorsa öylece ol! Allah senden nasıl bir kulluk istiyorsa öylece Rabbine kulluk yap! Yamulmadan, inhiraf etmeden, eğrilmeden, kaçamak yapmadan, yan çizmeden Rabbinin emirlerini yerine getir!” Birisine: “Şu camı al, bunu havanda döv ve bana geri getir. Ama öyle döveceksin ki un gibi olacak ve saat beşte onu senden isterim,” desem; “anladık da yâni şeker gibi olsa olmaz mı?” “Hayır, un gibi olacak.” “Tamam da, bunu sana saat altıda getirsem? Bugün çok işim vardı, yarın getirsem?” “Hayır, saat beşte demişsem beşte isterim.” Hiç tolerans yok yâni. İşte Allah, peygamberinden böyle bir teslimiyet, böyle emr olunduğu gibi bir dosdoğru oluş istiyor. Ama bu peygamber için zor değildi. Zira Allah’ın Resûlünde hiç eksiklik yoktu. O, bunu yerine getirme konusunda kesinlikle yorulmamıştır. Kur’an’ın beyanıyla biliyoruz ki vahyin gelişi Allah’ın Resûlünü yoruyordu. Âyetlerle karşı karşıya gelişi onu sarsıyordu. Zira o mütekelliminden dinliyordu onu. Allah’ın Resûlü, Kur’an âyetlerini bizzat o âyetlerin mütekellimi olan Allah’tan dinliyor, bizzat ondan ahz ediyordu. Nitekim bir defasında bir sahâbenin dizindeyken vahiy gelmişti de, o sahâbe dizinin felç olduğunu sanmış, “kemiklerim eridi zannettim,” demiştir. Yine Kusva isimli devesinin üzerindeyken bir defasında toptan En’âm sûresi nâzil olmuştu da, devenin ayakları kuma gömülüvermişti. Yine Ayşe annemiz (ra) ve diğer sahâbenin rivâyetlerine göre, kış gününde vahiy gelirken Allah’ın Resûlü’nün mübarek yüzlerinde buram buram ter görünürdü. Vahyin gelişi peygamberimizi yoruyordu, ama bütün vahiy, bütün âyetler için geçerliydi. Halbuki burada onu asıl ihtiyarlatan bölüm şuydu: “Peygamberim! Sen beraberindeki tevbe edenlerle beraber emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” Yâni, “sen dosdoğru ol! Ama seninle beraber olanları da, sana tâbi olanları da kendin gibi dosdoğru hale getir! Seninle birlik olanlar da aynen senin gibi dosdoğru olsun!” ifadesiydi onu ihtiyarlatan. Allah Resûlü’nün kendisi zaten dosdoğruydu, ama kendine tâbi olanları da aynen kendisi gibi dosdoğru yapma derdi var ya, işte Allah Resûlü’nün belini büken dert buydu. Onu ihtiyarlatıp saçlarını ağartan endişe buydu işte. Sadece kendisinin doğruluğu istenseydi iş kolaydı, ama beraberindekileri de dosdoğru hale getirilmesi isteniyordu ondan. Yanındakileri dosdoğru hale getirme derdi, Allah Resulü’nün bile belini bükerken, onun mübarek saçını sakalını ağartırken biz ne yapacağız? Ya bizim beraberimizdekiler? Ya bizim çevremizdekiler? Ya bizim hanımlarımız? Ya bizim analarımız, babalarımız, çocuklarımız? Ya bizim komşularımız? Ya bizim dükkanımızdakiler? Ya bizim raiyemiz? Biz de aynen Allah’ın Resûlü gibi onları da dosdoğru hale getirme derdiyle uykularımızı kaybedecek duruma gelebildik mi? Biz de bunun sorumluluğunu omuzlarımızda hissedebildik mi? Çevremizdekilerin dirilmeleri adına çareler aramaya koşabildik mi? Yoksa, “ne yapayım beceremiyorum,” diyerek yan çizmeye mi kalkıştık? Yoksa onları diriltme konusunda bir kaç gün uğraştıktan sonra usanıp, “bunlar adam olmuyorlar” diye kırdık mı onları? Allah Resûlü onları kırabilirdi, ama bunu asla kullanmamış, bundan kaçınmıştı. Taif’ten dönüşünde, kan-revan içinde bile meleğin kendisine teklifi karşısında onun cevabını çok iyi biliyoruz. “Nesillerinden bir tek kişi bile iman edecekse ya Rabbi, onları helâk etme!” diyordu. Öyleyse biz de ana babalarını kaybettiklerimizin çocuklarını kazanmaya çalışalım. Mü'minleri müminleştirmede, kâfirleri İslâmlaştırmada Allah Resûlü ne kadar harisse biz de öyle olmaya çalışalım inşallah. Allah Resûlü’nün belini büken sorumluluğu biz de üzerimizde hissedelim. Çoluk-çocuğumuzu, hanımlarımızı, komşularımızı, arkadaşlarımızı İslâmlaştırma derdi bizim de belimizi büksün. Hem kendimiz dosdoğru olmaya, hem de çevremizdekileri dosdoğru hale getirmeye çalışalım. En büyük derdimiz, en birinci işimiz bu olsun inşallah. “Rabbim Allah deyip de dosdoğru olmaya çalışanlar var ya.” Buradaki dosdoğru olma, bize Fâtiha’yı hatırlatır. Orada dosdoğru yol Kur’andı. O halde “Rabbim Allah” deyip de Kuran yolunda olanlar, iman ve cihad üzere olanlar var ya. Birisi imanı, ötekisi de cihadı anlatır. “Rabbim Allah” sözü hayatın iman yönünü, dosdoğru olma sözü de hayatın cihad yönünü anlatır. Zaten hayat iman ve cihaddân ibarettir. Hayat imandan ve bu imanın yaşanması adına cehd-ü gayretten ibarettir. Yâni inanan ve inancını yaşama savaşı verenler var ya, işte melekler bunların üzerine inerler. Bu meleklerin ne için indiklerini belirtmeden önce, önceki âyete ilişkin söylersek, hani Rabbimiz kâfirler için şeytanları arkadaş kıldığını söylüyordu ya, işte mü’minler için de meleklerin dost olduğunu anlatıyor. Bakın melekler ne için iniyorlarmış? Melekler o mü'minlere derler ki: "Ey mü'minler! Korkmayın! Üzülmeyin! Size vaadedilen cennetle sevinin! Rabbinizin mükafatlarıyla sevinip coşun! Bizler dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Yâni biz melekler siz mü'minlerin veliyy’ül emirleriniz. İşlerinizi üstlenen, sizlere yardım eden, sizler adına iş yapan, sizleri koruyan, muhafaza eden varlıklarız.” Peki acaba ne zaman inerler bu melekler? Ya da ne zaman bu müjdeyle gelecek melekler? Kimileri, bu melekler ölüm anında mü'minlerin yanına inecek ve bu müjdeyi verecektir, demiştir. Ölüm anında mü'minlerin yanı başlarına gelecekler ve diyecekler ki: “Ey mü’minler! Biz sizin dünyadayken dostlarınızdık! Sizi koruyor ve Allah’ın izniyle sizi hakta tutmaya, doğrultmaya çalışıyorduk! Sakın korkup üzülmeyin! Aynı şekilde bundan sonra da sizinle beraber olacağız! Kabirde de, âhirette de sizinle beraber olacağız. Sizi kolayca sırattan geçirip, cennete ulaştıracağız ve orada canlarınızın çektiği her şey vardır,” diye müjdelerler. Kimileri, mezardayken mü'minlerin yanına gelecekler, onları orada yalnız bırakmayacaklar, bir dediklerini iki etmeyecekler demiştir. Rasûlullah’ın bir hadisinden anlıyoruz ki, kabirde iki melek mü'-minin yanına gelir, onu hoş bir edayla karşılarlar ve: “Sakın üzülme! Allah’ın sana vaadettiği cennetle sevin!” derler. Böylece Allah o mü'-minin korkusunu emniyete, üzüntüsünü de sevince çevirir, onun gözünü, gönlünü aydın eder,” buyurulmaktadır. Kimileri, mü'minlerin yeniden dirilmeleri anında bu melekler gelip, bu müjdeyi verecek, demiştir. Allah’ın melekleri onlara gelir ve gidecekleri yer konusunda hiç korkmamalarını söylerler. Tüm kötülüklerin sona erdiğini, tüm sıkıntıların, tüm meşakkatlerin bittiğini ve bundan sonra sonsuz hayırların başladığını haber verirler. “Arkada bıraktıklarınız konusunda da üzülmeyin, biz onları koruyacak halefler bıraktık,” derler. Kimileri de hem ölüm anında, hem mezardayken, hem de dirilme anında melekler gelecek, demiştir. Ama âyetin ifadesinin mutlak oluşuna bakılırsa, dünyada her an meleklerin mü'minlere geldiğini anlıyoruz. Sürekli gelirler ve derler ki: “Korkmayın ey müslümanlar! Mahzun da olmayın! Ne geçmişiniz konusunda, ne de geleceğiniz hususunda endişe etmeyin! Sizler Allah yolunda olduktan, hayatınızı Allah için yaşadıktan sonra, sırat-ı müstakimde olduktan sonra geçmişiniz konusunda da, geleceğiniz konusunda da, kabir konusunda da hiçbir endişeniz olmasın! Vaad olunduğunuz cennetle sevinip coşun!” Peki niçin sevinip coşacakmışız? Neymiş o cennet? Ya da ne varmış o cennette? Bakın melekler diyor ki: "O cennette sizin canınızın çektiği her şey vardır." Yâni ne arzu ederseniz hepsi vardır orada. Neyin gelmesini isterseniz, o mutlaka size getirilecektir. Yâni cennette acaba şu da var mı, bu da var mı? diye sormaya gerek yoktur. Çünkü orada ne arzu etmişseniz hepsi vardır, yok yoktur. Meleklerin dünyada mü'minlere gelişini bizzat gözle görememek, onların mü'minlere kendilerine yardım ve kendilerini teyit için gelmedikleri anlamına gelmez. Zira şurası bir gerçektir ki, melekler hiçbir zaman doğrudan doğruya göze ve kulağa hitap ederek gelmezler. Kalplere nüfuz ederek, kalplere cesaret ve serinlik vererek gelirler. Bilhassa mü’minler kâfirlerle mücâdeleye tutuştuklarında: "Sizler asla yalnız değilsiniz! Bizler Allah’ın izniyle sizlerin dostlarınız ve yardımcılarınızız,” diyerek gelirler. Tabi mü'minlere farklı, kâfirlere farklı gelirler. Mü'minlere yardım ve zafer, kâfirlere de hezimeti tattırmak ve de cehennemdeki makamlarını haber vermek için gelirler.