38. “Eğer onlar büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbinin yanındaki melekler gece gündüz onu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” Eğer onlar Rabblerine kulluk yapma konusunda, Rabblerinin hayat programını uygulama konusunda ve sadece Rabblerine secde etmeleri konusunda gururlanıp, kibirlenip büyüklük taslayacak, Rablerinin hayat programını uygulamaya yanaşmayacak olurlarsa, bilsinler ki Rabbinin yanında gece-gündüz hiç usanmadan, hiç yorulmadan Rabblerini tesbih edenler vardır. Bunların melek olduğu söylenmiştir. Melekler bıkmadan usanmadan her an Allah’ı tesbih ederler. Hem de sizden de, sizin dünyanızdan da milyarlarca kere daha büyük meleklerdir bunlar. Bakın bundan önceki sûrede Rabbimiz şöyle buyurmuştu: “O gün Rabbinin arşını onların üzerinde sekiz melek yüklenir.” (Hâkka 17) Dikkat ediyor musunuz? Arşı taşıyan sekiz melekten söz ediyor Rabbimiz. Kimileri de bugün bu arşı yüklenen meleklerin sayılarının dört olup, kıyâmet günü bu sayıya dört daha ilâve edilip sekiz olacaklarını söylemiştir. Arşın taşıyıcısı olan bu melekler ve bir de arşın etrafındaki meleklerden söz ediliyor. Demek ki bir de o arşın etrafında melekler varmış. Zümer sûresinde bu meleklerden söz edilir. Bunların sayılarını ancak Allah bilir. İşte gerek bu arşı taşıyanlara, gerekse arşın etrafında bulunan meleklere, Allah’a en yakın anlamına “Kerubiy-yûn” ya da “Mukarrabûn melekler” denir. İşte bu meleklerin iki görevinden söz ediyor Rabbimiz. Birincisi, “Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve ona iman ediyorlar.” Bu melekler Rabblerini tesbih ediyorlar. Yâni bu melekler Allah’ın Müslümanlardan istediği bir görevi yerine getiriyorlar, “Sübha-nallah” diyorlar. “Ya Rabbi seni tesbih ederiz!” diyorlar. “Ya Rabbi sen seni nasıl tanıttıysan seni öylece kabul ediyoruz! Sen, kendini hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişsen, hangi sıfatlardan münezzeh olarak anlatmışsan, sana öylece iman ediyoruz! Ya Rabbi, seni, senin sıfatlarınla tanıyor, sana lâyık olmayan, sana yakışmayan noksan sıfatlardan tenzih ederiz,” diyorlar. “Seni, sıfatların konusunda tam ve mükemmel kabul ediyoruz. Sana ait olan sıfatları asla başkalarına vermeyiz, senin sıfatlarını parçalamayız. Senin sıfatlarından bazılarını senden başkalarına dağıtarak sana şirk koşmayız,” diyorlar. “Ya Rabbi üstünlük sendedir, güç-kuvvet sendedir, ceberût, azamet sendedir, kulluk, itaat, ibadet sanadır” diyorlar. “Senden başkalarını dinlemeyiz. Senden başkalarına ibadet ve itaat etmeyiz,” diyorlar. İşte tesbih budur. Dikkat ederseniz tesbihin üç boyutunu demeye çalıştım. 1. Tesbih, Allah’ı Allah’ın haber verdiği sıfatlarıyla muttasıf bilmektir. Allah kendisini Bakara’da, Al-i İmran’da, Nisâ’da nasıl anlatmışsa, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse işte öylece Allah’a inanmaktır. Öyle bir Allah’a inanacağız ki, O mükemmeldir. O’n-da zaaf, unutma yoktur. O’nda hata, cehalet yoktur. İşte Allah’a böylece Allah’ın istediği biçimde iman, tesbih demektir. O’nu mükemmel tanırken, tüm noksan sıfatlardan da tenzih edeceğiz. O’nu bu şekildeki sıfatlarıyla tanıdıkça da, “sübhanallah!” diyeceğiz. Burada pek çoğumuzun içine düştüğü bir yanlışa işaret etmek isterim: Allah’ı, kitabında kendisini bize tanıttığı şekilde tanımadan, O’nu, O’nda olanlarla tanımadan veya O’nda olmayanları O’nda bilerek, her dakika yüz bin de “sübhanallah” desek, bunun hiçbir faydası yoktur. Yani, Allah kitabını, peygamberini, hukukunu, ekonomiyi nasıl tanıtmışsa, Allah’ın tanıttığı gibi bileceğiz, sonra da bunları bildikçe, “sübhanallah” diyeceğiz. “Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün! Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne mükerremsin ki, böyle muazzam bir yasa koymuşsun. Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün ki bu kadar muazzam bir hukuk yasası belirlemişsin. Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne yücesin ki bu kadar mükemmel bir ekonomik yasa belirlemişsin,” diyeceğiz. Yoksa bunları tanımadan “sübhanallah” demenin bir kıymeti yoktur. Meselâ rızık konusunda Allah’a tümüyle güvenmeyip de ikinci üçüncü derecedeki Rezzaklarının korkusundan ötürü, bir kısım görevlerini yapmaktan çekinen kişinin, günde yüz bin defa da “ya Rezzak” demesinin hiçbir kıymeti yoktur. Veya ilimde Allah’a tam olarak güvenmeyip, yerde O’nun eksikliğini tamamlamak üzere bir takım gayb biliciler aramaya kalkışan bir adamın, milyon kere “ya Alîm demesinin” bir kıymeti yoktur. Rubûbiyette Allah’a güvenmeyip, yerde Allah’ın bu eksiğini tamamlamak üzere bir kısım kanun koyucular arayan, bir kısım program yapıcılar arayan ve bunların kanunlarını da kanun bilen bir insan, günde milyon kere de “ya Rabb” diye zikretse, boştur bu. Şifa konusunda Allah’a güvenmeyip, Allah’ı Şâfi bilmeyip yerde bir kısım şifa dağıtıcılar arayan kişinin, “ya Şâfi” diye Allah’ı zikretmesi boştur. Öldürmede, diriltmede, ruh vermede Allah’a güvenmeyen birinin ya Muhyî, ya Mümîd diyerek zikretmesi boştur. Allah’ı Azîz bilmeyip, izzeti Allah’ta değil de malda, mülkte, makamda, mansıpta arayan birinin “ya Azîz” demesi boştur. Mağfirette, afta, tevbede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracılara sığınmaya çalışan birinin “ya Tevvab” demesi boştur. Kendi kendisini kontrol etmede, murakabe etmede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracıları etkin ve yetkin bilen birisinin “ya Hafız” demesi, “ya Müheymin” demesi boştur. Öyleyse Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı şekilde tanıyacak ve sonra da “sübhanallah” diyeceğiz. İşte bu müşrikler, Allah’la birlikte başkalarına da secde edenler, Allah’ın kanunlarına itaat etmekle birlikte başkalarının kanunlarını da uygulamaya çalışanlar kendilerince bir Allah’a inanıyorlar, kendilerince bir secde, tesbih anlayışı geliştiriyor ve sonunda da kendilerinin mü'min olduklarını ve cennete gideceklerini sanıyorlarsa, aldanıyorlar demektir. İşte böyle bildiğimiz, tanıdığımız bir Allah’ın yeryüzünde oğlu, hanımı, temsilcileri, yetkilileri yoktur, kimseye böyle bir yetki vermemiştir, buna ihtiyacı da yoktur. Evet, Allah katında hiç usanmadan, hiç yorulmadan Allah’ı tesbih eden kullar vardır. Bunlar Allah’ın melekleridir ki, onlar göz açıp yumacak kadar zaman bile gaflet etmeden Rabblerini tesbih ederler. Bunların, yeryüzündeki Allah’ın tevhid ehli kulları olduğu söylenmiştir. Yine burada kastedilenlerin, Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman etmiş, Rabblerini, Rabblerinin isimlerini, sıfatlarını, Rabblerinin kendilerine gönderdiği kitabından tanımış ve O’na aynen o şekilde iman etmiş ve sadece Rabblerinin huzurunda eğilen, sadece Rable-rinin arzularını uygulayan, sadece Rabblerini razı etmeye çalışan ve hiç bıkıp usanmadan Rabblerini tesbih eden, Rabblerine kulluk yapan gerçek Müslümanlar olduğu belirtilmiştir. Sonra yine semâ, arz, ay, güneş, yıldızlar, dağlar, taşlar, bulutlar gibi bildiğimiz bilmediğimiz tüm varlıklar, Allah’ın kendileri için çizdiği hayat programlarını icrâ etmek sûretiyle Allah’a kulluk etmektedirler, Allah’ı tesbih etmektedirler. Hem de hiç bıkmadan, hiç usanmadan, bir saniye bile fevt etmeden Rabblerine boyun bükmektedirler. Allah’a boyun bükmüş, Allah’ı tesbih eden tüm bu varlıklar yanında yeryüzünde kendilerini bir şey zannedip de Allah’a kulluğa yanaşmayan, Allah’tan başkalarının kanunlarını uygulamaya çalışan, Allah’tan başkalarını razı etmeye çalışan şu üç beş kâfirin ne önemi olabilir ki? Siz ey kâfirler! Rabbinize kulluk etmezseniz etmeyin! Bu Allah’ın şanına bir şey getirmez! Çünkü kâinatta tüm varlıklar O’nun kulu kölesi olmuşken, sizin başkalarına kulluk yapmanızın ne önemi olacak ki? Bakın çok ötelere gitmeye gerek yoktur. Sizin şu anda iç içe olduğunuz, birbirinize çok yakın olduğunuz, sizin şu üstünde gezip dolaştığınız, tıpkı bir karınca gibi üstünde mesken tuttuğunuz, Allah’ın kendisine çizdiği hayat programını yerine getirmesinin gereği olarak şu anda sizi nîmetleriyle besleyen şu kupkuru toprak bile Allah’a kulluk etmektedir, diyerek Rabbimiz bir kulluk örneği daha anlatacak. Sanki bu öncekileri anlayamadıysanız, çok yakınınızdan bir başka varlığın kulluğunu tanıtayım size dercesine, Rabbimiz bundan sonraki âyet-i kerîmesinde bir kulluk örneği daha verecek: