3. “Bu, Arapça bir Kur’an olarak âyetleri bilen bir kavim için, ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır.” Bu bir kitaptır, bir yazgıdır. Ferdin, ailenin, toplumun yazgısı, alın yazısı, hayat programıdır. Tüm kâinatın alın yazısı ve hayat programıdır bu kitap. Ya da kitap, kitâbe demektir. Yâni üzerinden asırlar geçse de, karlar, boralar, fırtınalar esse de bozulmayacak, silinmeyecek, yok edilemeyecek, kıyâmete kadar kimsenin değiştiremeyeceği, yok edemeyeceği, kalpte olan, kabulde olan ve Levh-i Mahfuz’dan dünyaya yansıyan bir kitâbedir bu. Zaman onu ezip bozamayacak, tarih onu silip süpüremeyecektir. Bu kitap, Arapça bir okunak olarak indirilmiştir. “Peki neden Arapça?” demenin anlamı yoktur. Allah, kitabını istediği şekilde gönderir, kimsenin O’na bu konuda hesap sorma, yol gösterme hakkı yoktur. Arapça değil de meselâ İngilizce olarak gönderseydi Rabbi-miz, bu defa da neden İngilizce? diye sorulacaktı. Bu sorunun arkası gelmeyeceğine göre, elbette Allah bunu bir dil üzerine gönderecekti ve belki de diğer dillere nazaran tüm insanlık Arapça telaffuza müsait yaratıldığı için Arapça göndermiştir diyoruz. Herkes, her millet namazlarında Fâtiha’yı Arapça okuyabilmektedir. Bir de bilen insanlar için, aklı başında kimseler için her şeyi açık açık ortaya koymuştur. Hak ve bâtıl, doğru ve yanlış fâsılalı fâsılalı anlatılmıştır. Âyetlerle fâsılalı, sûrelerle fâsılalı, konularla fâsılalı olarak uzun uzun anlatılmıştır. Onda her konuya ait uygulayabileceğiniz hükümler vardır. Rabbimiz bu kitabında anlattıklarını tekrar tekrar anlatmış, bir yerde anlatılan başka bir yerde bir daha anlatılmıştır. Meselâ Rabbimiz âhireti anlatmış, araya başka konular koymuş, sonra dönüp aynı âhireti bir daha, tafsilatlı olarak anlatmıştır. Hiçbir şüpheye ve tereddüde mahal bırakmayacak biçimde her şey tafsilatlı olarak anlatılmıştır. İnsan yeryüzünde nasıl yaşamalıdır? Rabbi ile nasıl bir ilişki içinde bulunmalıdır? Çevresiyle nasıl bir uyum sağlamalıdır? Diğer varlıklara karşı yeri ve görevleri nelerdir? Hayatına nasıl bir program yapmalıdır? Nasıl mutlu olur? Nasıl huzursuz olur? Rabbine karşı nasıl kulluk yapmalıdır? Hangi yol kendisini dünyada felâkete, âhirette de cehenneme götürür? Nasıl bir hayat programı kendisini dünyada saadete, âhirette de cennete götürür? Bunların tamamı açık açık bu kitapta ortaya konmuştur. İnsanların, şu konu bizim için bu dünyada müphem kalmış, bu konuda nasıl davranacağımızı bilemiyoruz, diyebilecekleri hiçbir şey yoktur. Tüm asırların, tüm zamanların ve mekânların, tüm insanlığın ve tüm varlıkların ihtiyaçları, hareket tarzları, hayat programları bu kitapta açık açık anlatılmıştır. Ama unutulmamalıdır ki, bu kitapta her şeyin fâsılalı fâsılalı, tafsilatlı tafsilatlı anlatılması Allah’tan korkanlar içindir. Yâni akıllarını kullanıp, bu kitabı hidâyet rehberi bilip, bu kitabı hayat programı bilip ona müracaat edenler içindir. “Ben bunsuz müm-kün değil yol bulamam. Mümkün değil ben bunsuz yaşayamam. Bunsuz ben asla mutlu olamam. Hayatı hayatın sahibine sormadan asla yaşayamam. Yolu yol bilene sormadan, yol bilenin elinden tutmadan, yol bilenin gönderdiği haritayı ele almadan, pusulaya müracaat etmeden mümkün değil ben yolumu bulamam,” diyen insanlar içindir. “Beni yaratan, beni bu dünyaya getiren, beni yaşatan, benim yaşamam için yeryüzünde her türlü şartları hazırlayan ve sonunda da elimde olmadan beni öldürüp hesaba çekecek olan Rabbim, elbette benim nasıl bir hayat yaşamam gerektiğini benden daha iyi bilir,” diyerek onun kitabına müracaat eden kişiler içindir bütün bu âyetler. Bu kitabın, bu âyetlerin kıymetini ancak onlar bilebilirler. Kitabın tüm bu açıklamaları, bilen insanlar içindir. Aklını ve kalbini ona açanlar ve onu kendileri için hidâyet kaynağı, hayat programı bilenler içindir. Yâni bunun manası, bu kitabın kıymetini bilenler bundan istifade edeceklerdir, bir de bu kitap sayesinde insanlar bilen olacaklardır demektir. Evet, bu kitabı bilenler âlimdir, bu kitapla beraber olanlar bilgindir. Kur’an-ı Kerîm’deki bu tür âyetlerin anlamı budur. Yâni bunu bilenler âlimdir, bundan haberdar olanlar fakihtir, bununla beraber olanlar akıllıdır gibi. Öyleyse bu kitabı tanımayanlar, bu kitaptan habersiz bir hayat yaşayanlar ne olurlarsa olsunlar, kim olurlarsa olsunlar cahildirler. Yeryüzün en âlimleri bu kitabı tanıyan, bu kitaba inanan ve bu kitap kaynaklı bir hayat yaşayan mü’minlerdir. Dünyanın en cahil insanları da bu kitaptan mahrum kalmış kâfirlerdir. Rabbimiz, kitabının bir âyetinde bu kitabını bize tanıtırken: olarak tanıtır. “İnsanlar için hidayet kaynağıdır,” buyurur. Başka bir yerde, aynı kitabın Bakara sûresinde de: diye tanıtır. “Bu kitap muttakiler için hidayettir. Muttakiler için yol göstericidir,” buyurulur. Bu kitap, bütün insanlığa hidâyet için gelmiştir. Fakat bu hidâyetten istifade edebilmenin bir şartı var, o da muttakî olmaktır. Kur’-an’dan istifade edebilmenin birinci şartı, muttakî olmaktır. Nedir takva? Kimdir muttaki? Takvâ, Allah’ın koruması altına girmek demektir. “Allah’ım ben yolumu bulamıyorum, sen bana yolumu gösteriver. Ben kendime hayat programı yapamıyorum, sen bana hayat programını gösteriver,” demektir. Yâni takvâ, yolunu, hayatı nasıl yaşayacağını Allah’a sormak, Allah’ın koruması altına girmek demektir. Takvâ, Allah’la yol bulmak demektir. Yolunu Allah’la bulmak, Allah’a sorarak, Allah’a danışarak yol bulmak demektir. Takvâ, yolunu bulabilmek için Allah’ın kitabına müracaat etmek demektir. Allah’ın kitabının yegâne yol gösterici, ve tek hayat programı olduğunu kabullenmek demektir. Takvâ, peygamber modeliyle hareket etmektir. Kur’an-ı Kerîm’de takvayı böyle anlatan pek çok âyet görüyoruz. Allah’ın kitabına bu gözle bakmayan insanlar kesinlikle ondan istifade imkânını kaybedeceklerdir.