45. “Andolsun biz Mûsâ’ya Tevrat’ı vermiştik de onda ihtilâfa düşmüşlerdi. Eğer Rabbin tarafından azabın ertelenmesine dair bir söz geçmeseydi, mutlaka aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten onlar Kur’an hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler.” Gerçekten biz Mûsâ’ya Tevrat’ı göndermiştik de, onda ihtilâfa düştüler. Kimileri ona iman ederek kimileri de onu inkâr ederek ihtilâf ettiler. Kimileri onunla yol bularak, yollarını Allah’ın kitabına sorarak, kimileri de onunla ilgiyi keserek ihtilaf ettiler. Kimileri onu arkalarına atarak, kimileri onun yerine başka kitaplar ihdas ederek, kimileri de o kitabı gerçekten kendileri için hayat programı bilerek ihtilaf ettiler. Kimileri hayatlarını o kitaba bina ederek, kimileri kitaptan habersiz bir hayatı yeğleyerek ihtilaf ettiler. Kimileri ısrarla, “Rabbim bu kitabı bana gönderdiğine, beni bununla sorumlu tuttuğuna göre, ben bunu mutlaka anlamak zorundayım,” diyerek, gece-gündüz onu anlamaya çalışarak, kimileri, “tamam ben de kitap ehliyim, benim de bir kitabım var, ama ben onu anlayamam, ben onu anlamaktan uzağım, ben kim, onu anlamak kim?” diyerek ihtilaf ettiler. Kimileri bu kitabın okunmak, anlamak ve yaşanmak için geldiğine iman edip gereğini yerine getirme gayreti içine girerek, kimileri kitaplarının fonksiyonunu reddederek; “tamam mukaddes bir kitaptır bu, ama hayata karışmamalı, o sadece âhiret işlerini düzenlemeli,” diyerek kitap konusunda ihtilâfa düştüler. Eğer Rabbinden daha önceden verilmiş bir söz olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu. Yâni eğer Allah onların ecellerini dolduracakları zamana kadar onlar için dünyada yaşama izni vermeseydi, bunların işleri çoktan bitirilmişti. Eğer Allah bu ihtilâf edenler hakkında kimin doğru, kimin yanlış, kimin hak yolda, kimin bâtıl yolda oldukları konusundaki son hükmünü kıyâmet gününe ertelememiş olsaydı, onların işlerini çoktan bitirirdi. Yâni bu dünyada da haklıyı, haksızı ortaya koyuverir ve ona göre amellerinin karşılığını onlara tattırıverirdi. Bununla birlikte onlar, o iman etmeyen kâfirler, Kur’an konusunda kuşkulu bir şüphe içindedirler. Yâni bu kâfirler Kur’an’a iman etmiyorlar, reddediyorlar, inkâr ediyorlar, ama bu kararlarında, bu tavırlarında da hiçbir zaman emin gözükmüyorlar. Kur’an’ı ve Rasulul-lah’ı inkâr ediyorlar, ama içleri rahat değil. Kitaba ve Peygambere karşı takındıkları bu tavır karşısında sürekli rahatsızlık duyuyorlar. Kitap ve peygambere karşı sergiledikleri tavırları konusunda sürekli bir tedirginlik yaşıyor, bunalım içine düşüyorlar. Bir yandan dünyevî menfaatleri ve çıkarları sebebiyle Kur’an’a karşı sihir, şiir, edebiyat demek zorunda olduklarını düşünüyorlar ve böyle diyorlar, ama öbür taraftan kesin olarak biliyorlar ki, o bunların hiç birisi değildir. O ne mecnun, ne sihirbaz, ne şair, ne kahin, ne de şeytan sözü değildir. Çünkü bunların hiçbirisi bugüne kadar böyle mükemmel bir şey söyleyemedikleri gibi, hiçbirisi de kesinlikle böyle insanları Allah yoluna çağırmış değildir. Bunu çok iyi bilen bu insanlar, bu kitabı reddediyorlardı ama bu gerçek içlerini kemiriyordu. Yine bu adamlar Allah’ın Resûlüne “yalancı” diyorlardı, ama kalpleri bunun tamamen tersini söylüyordu. Ona “mecnun” diyorlardı, ama vicdanları bunu asla kabul etmiyordu. Bugüne kadar hangi mecnun söyleyebilmişti bunun gibisini? Bugüne kadar hangi mecnunun arkasına bu kadar insan takılmıştı? Bugüne kadar hangi mecnundan korkmuşlardı, hangi mecnuna bu kadar tedbir almışlardı? Eğer o bir mecnunsa, çevrede binlerce mecnun var, onlardan birisi olarak bırakın, o da söyleyeceklerini söylesin. Ama öyle değil, onun için her türlü tedbiri alıyorlardı. “Bu adam, kendi hegemonyasını kurmak istiyor, bu adam çıkar sağlamak istiyor,” diyorlardı. Ama özleri, onlara, “bu dediğiniz yalandır,” diyordu. Onun şu ana kadar aralarında geçen hayatı, bunun tamamen aksini söylüyordu. Bugüne kadar o hep iyiliğe çağırmış, kimseyi ezmemiş, kimseye zulmetmemiş, kimsenin hakkını yememiş bir insandı. İşte bütün bunları vicdanlarında değerlendiren, beyinlerinde ölçüp biçen bu insanlar, Kur’an konusunda da, Peygamber Efendimiz konusunda da şüphe içinde kıvranıyorlardı. Âdeta hastalığa tutulmuş insanlar gibi çok tuhaf tavırlar sergilemekten geri kalmıyorlardı. İşte âyet bize bunu anlatıyor: