Fussilet Suresine Dön

Fussiletفصلت

4. Ayet

4Fussilet Suresi

بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ

Müjdeci ve uyarıcı olarak… Onların çoğu yüz çevirdi. Onlar dinlemezler.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

4. “O, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat insanların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar gerçeği işitmezler.” Bu kitap müjdeci ve uyarıcıdır. Bu kitabın böyle bir özelliği var. Bu kitap kendisine tâbi olup onun istediği gibi bir hayat yaşayanları dünyada mutluluk ve huzur, âhirette de cennet ve devletle müjdeler, ondan habersiz yaşayanları da dünyada rezillik, âhirette de cehennem ve ateşle uyarır. Bu kitap müjdenin sebebini ve uyarının neticesini anlatır. Yâni cennet ve cehennemi anlatır. Kulluğun da, isyanın da âkıbetlerini açık açık haber verir. “Siz bilirsiniz, ister bu kitapla beraber olup bu kitabın gösterdiği yoldan gidip sonunda cennete ve devletlere erersiniz, isterseniz de kendi bildiğiniz gibi yaşayıp cehennemi boylarsınız” diyerek insanları müjde ve uyarıyla karşı karşıya getirir. “Ama hal böyleyken insanlardan pek çoğu bu kitaptan yüz çevirmişlerdir, bu kitabın müjde ve uyarılarıyla ilgilenmemişlerdir,” diyor Rabbimiz. Artık onlar asla gerçeği işitmezler, işitemezler. Rabbimiz, birinci gruptaki o kitaptan istifade edebilecek insanlar için «w[¬TÅB­W²V¬7 ›®G­; buyurmuştu, bu kitaptan istifade edemeyecekler için de –Y­Q«W²K«< ž¸ ²v­Z«4 diyor. “Onlar işitmezler,” diyor. Kitap karşısında ikinci bir grup insan vardır. Kendilerine arz edilen Kur’an karşısında ikinci grup insan, Bakara sûresinde şöyle anlatılır: “Kitap kendilerini ha uyarmış ha uyarmamış (fark etmez) müsavî olanlardır.” (Bakara 6) Kitap kendilerine ha ulaşmış ha ulaşmamış, Kur’an diye bir kitap evlerinde ha var ha yok, yeryüzüne böyle bir kitap ha gelmiş ha gelmemiş fark etmez yaşayanlar, kitaplarına karşı nötr davrananlar, ilgisiz ve kayıtsız yaşayanlar, kitaplarından habersiz hayat programı yapanlar. Yanlış hatırlamıyorsam Şuayb’ın (a.s) kavmi de Şuayb'a (a.s) aynı şeyi söylüyordu: “Onlar dediler ki, sen öğüt versen de, vaaz edenlerden olmasan da bizce müsavidir.” (Şuarâ 136) Yâni “ey Şuayb! İster vaaz et, ister vaaz etme! İster anlat, ister anlatma! İster uyar, ister uyarma! Bizim için fark etmez, çünkü biz kesinlikle seni dinlemeyecek ve sana inanmayacağız!” diyorlardı. Yâni vaazın, uyarının varlığıyla yokluğunu müsavî kabul ediyorlardı. Peygamberin varlığıyla yokluğu, Kitabın varlığıyla yokluğu müsaviydi onlar için. Kitap ha var ha yok fark etmezdi. Peygamber kendilerini ha uyarmış ha uyarmamış, kendilerine kitap ha bir şeyler demiş ha dememiş fark etmezdi onlar için. Yeryüzüne böyle bir kitap, böyle bir peygamber ha gelmiş, ha gelmemiş fark etmezdi. Dünyalarında kitap, peygamber yoktu. Böyle insanlar ne kadar çok şu anda değil mi? Ne yazık ki müslümanım diyen insanlardan pek çoğu şu anda böyledir. “Kitaba inanıyoruz” diyorlar, ama kitaptan haberleri yok. Peygamberimiz var diyorlar, ama ne yazık ki peygamberden haberleri yoktur. Kitaplarından ve peygamberlerinden habersiz bir Müslümanlık yaşadıklarını zannediyorlar. Buna göre Kitap karşısında ikinci bir grubunun varlığını an-lıyoruz. Ama bunu demeden önce burada bir yanlışımızı söyleyelim: Maalesef Müslümanların şöyle bir yanlışı olmuş: Sanki Kur’an’da anlatılan mü'min, muttaki, muvahhid, sabırlı, mücahid, cihad edici, namaz kılıcı insanlar sanki biziz. Bunlardan söz ederken Kur’an garanti bizi anlatıyor. Halbuki yıllar yılı şunu da öğretmişlerdi Müslümanlara: Cennetlik olmayı kim garanti görürse dinden çıkar. Nerden bildin onun sen olduğunu? Nerden bildin kesinlikle oraya lâyık olduğunu? dememiz gerektiğini biliyoruz. Bunu da bildiğimiz halde, yine de Kur’-an’da anlatılan her güzel sıfatın sahibinin kendimiz olduğunu zannetmişiz. Ondan sonra da Kur’an’da nerede kâfir, putperest, fâsık, facir, münâfık, müşrik anlatıldı mı da hep başkaları zannedilmiş, hep karşıdakiler zannedilmiş, hep başkalarının üzerine atılmış. Oysa, acaba bu anlatılanlar ben miyim? Bu sıfatlar bende var mı? Acaba bu âyet beni mi anlatıyor? demek zorundayız. Hz. Ömer efendimiz, Aşere-i Mübeşşere’den olduğu halde “acaba burada anlatılan münâfık ben miyim,” diyor ve uykularını kaybediyordu. “Acaba Rasûlullah’ın haber verdiği münâfıkların içinde ben de var mıyım,” diye için için muhasebesini yapıyordu. Elbette bir insan olarak, bir mü'min olarak öyle düşünecekti ve zorlanacaktı, zorlayacaktı kendini. Şimdi bu manada kendimize bir bakalım: Kur’an karşısında olunca, Kur’an kendisine Kur’an arz edilince Kur’an’la karşı karşıya gelince insanlar iki gruba ayrılıyor: 1. Bakara sûresinde muttakîler, burada da bilenler, aklı olanlar... Yâni Kur’an’ı dinleyenler, Kur’an’ı işitenler, Kur’an’la uyarılanlar. Kur’-an’ın uyarısı karşısında uyarılanlar, Kur’an’la yol bulanlar, yollarını Kur’an’la bulanlar, Kur’an’la kendilerine çeki düzen verenler, Kur’an’la hareket edenler. Yaptıklarını ve yapmadıklarını Kur’an’dan alanlar. Kur’an kaynaklı, Kur’an endeksli bir hayat yaşayanlar. 2. İkinci grup insan ise kendilerine Kur’an arz edilince, Kur’an’la karşı karşıya gelince, Kur’an’ı duydukları zaman, Kur’an karşısında: “Küfredenlere (hakkı örtbas edenlere) gelince uyarsan da uyarmasan da müsavîdir onlar için. Onlar iman etmezler.” (Bakara 6) Burada anlatıldığı şekliyle söylersek, işitmeyenler, kulak verip dinlemeye yanaşmayanlar, Kur’an’la henüz tanışmayanlar. Kur’an’ı ellerine almayanlar, Kur’an’dan haberdar olmayanlar, yâni Kur’an ha var ha yok fak etmez diyenler, dünyada Kur’an diye bir kitap ha var ha yok fark etmez yaşayanlar, Kitaplarının içinde Fussilet diye bir sûre ha varmış, ha yokmuş fark etmez diyenler, Kur’an’ın uyarısı karşısında nötr davrananlar, Kur’an’la diyalog kurma gereği duymayan, onu anlama, tanıma lüzumu duymayan, Kur’an’sız yaşayan, Kitaplarından habersiz yaşayan, Kitaplarından habersiz kendilerine hayat programı yapmaya çalışan, Kitaplarından yüz çevirip onu duymak, dinlemek istemeyen, Kitaplarının anlattığı müjde ve uyarılar istikâmetinde bir hayat programı takip etmeyen insanlar. Şimdi kendimize bir bakalım: Kur’an bizi uyarınca, yâni biz Kur’-an’la karşı karşıya gelince, Kur’an’ın mesajı bize ulaşınca, eğer Kur’-an bizi ha uyarmış, ha uyarmamış, böyle bir sûre Kur’an’da ha varmış ha yokmuş, bizim için denkse, müsaviyse, o zaman Allah korusun biz de bu ikinci gurubun içindeyiz demektir. Bakın bu ikinci grupta olan, Kur’an’ın uyarısı, bu Kur’an âyetleri karşısında kimi insanlar derler ki: