Fussilet Suresine Dön

Fussiletفصلت

5. Ayet

5Fussilet Suresi

وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّنَا عَامِلُونَ

Dediler ki: “Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde vardır. Sen (elinden geleni) yap, hiç şüphesiz, biz de (elimizden geleni) yapacağız.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

5. “Onlar: “Ey Muhammed! Senin bizi dâvet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Seninle bizim aramızda anlaşmamıza engel bir de perde vardır. Sen istediğini yap, çünkü biz de istediğimizi yapıyoruz” dediler.” Allah’ın Resûlüne: “Ey Muhammed! Bu senin bizi dâvet ettiğin mesaja karşı bizim kalplerimiz kapalıdır” diyorlar. Birkaç manası vardır bunun: 1. Bu adamlar ya, “ey peygamber! Senin bize getirdiğin bu kitabın dâvetinin bizim kalplerimize ulaşması mümkün değildir, sanki bizim kalplerimiz izole edilmiş, senin söylediklerin girmiyor. Biz senin dediklerini, okuduklarını anlayamıyoruz,” diyorlardı. Yâni, “aramızda engel var, aramızda örtü var. Bizi kendi halimize bırak, senin getirdiğin bu kitapla bizim aramızda uçurumlar var. Bizim şu anda yaşadığımız hayat senin getirdiğin bu mesajı dinlememize engeldir. Zevklerimiz, hedeflerimiz, sosyal hayatımız, meslek hayatımız, ekonomi anlayışımız, siyasal yapılanmamız, kılık-kıyafet ve hukuk anlayışımız se-ni dinlememize engel oluyor. Senin bizim şu anda yaşadığımız ve alıştığımız hayatımıza ters düşen mesajına kesinlikle kulak vermeyeceğiz. Sen bildiğin gibi yaşa, ama bizi de kendi halimize bırak, biz de bildiğimiz gibi yaşayalım,” diyorlardı. 2. “Ey Muhammed! Senin getirdiğin bu kitap, bu mesaj seninle bizim aramızda tefrika çıkardı. Bundan sonra, senin böyle bir mesajı getirmenden sonra artık seninle birleşmemiz asla mümkün değildir. Buna kesinlikle imkân kalmamıştır!” diyorlardı. 3. “Ey peygamber! Senin bizimle, bizim de seninle herhangi bir ilgimiz, alâkamız yoktur! Biz ayrı, sen ayrı dünyaların insanlarıyız. Senin düşüncen, senin anlayışın, senin hayatın ayrı, bizimkiler ayrı,” diyorlardı. “Sen nasıl kendi yolunu, kendi dâvânı takip ediyor, kendi yolundan vazgeçmiyorsan, biz de kendi yolumuzdan, kendi dâvâmızdan vazgeçmeyeceğiz,” diyorlardı. “Sen nasıl bizi ve hayatımızı, bizi ve düşüncelerimizi, bizi ve hayat programımızı reddediyorsan, bilesin ki biz de sana muhalefetten, senin yolunu kesmeye çalışmaktan vazgeçmeyeceğiz, bu uğurda elimizden gelen her şeyi yapacağız,” diyor-lardı. Rabbimiz, Bakara sûresinde de münâfık Yahudilerin aynı şeyi söylediklerini anlatır: “Ey Muhammed! Bizim kalplerimizde kılıf vardır.” (Bakara 88) Burada da Yahudilerin aynı şeyi söyledikleri anlatılır. “Bizim kalplerimiz kılıflıdır, kalplerimiz örtülüdür bizim. Biz anlamıyoruz! An-layamıyoruz senin ne dediğini. Bizi neye çağırdığını, bize nasıl bir me-saj ulaştırdığını, bizi nasıl bir hayata çağırdığını anlamıyoruz, anla-yamıyoruz,” diyorlar. Yahudiler, dinlemek istemiyor, anlamak istemi-yor, duymak ve görmek istemiyorlardı. Kalplerinin kılıflı olduğunu söyleyerek hem peygamberle alay ediyorlar, hem de kendilerini çok alçak bir hayata indirgemek istiyorlardı. “Kalbimizde kılıf var, kalbimiz örtülüdür bizim,” diyorlardı. Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: 1. Ellerinde kitapları olduğunu söylemeye çalışıyorlardı. Yâni, “ey Muhammed! Bizim amel edecek, okuyacak, bilgilenecek elimizde kitabımız var. Bizler elimizdeki bu kitabımız sayesinde kesin bilgiye, doğru bilgiye sahibiz. Bunun için başkasına ihtiyacımız yoktur. Bizim elimizde bu Tevrat’ımız olduğu sürece seninkine ihtiyacımız yoktur,” demeye çalışıyorlardı. 2. “Kalplerimiz kılıflıdır, kalplerimiz kapalıdır. Yâni senin çağırdığın düşünceye, senin dâvet ettiğin ilkeleri anlamaya, dinlemeye ihtiyacımız yoktur,” demek istiyorlardı. İbni Abbas’ın ifadesiyle, zaten bizim kalplerimiz bilgi ile doludur. Kalplerimiz bilgi küpü haline gelmiştir. Kalplerimiz bilgi ile dolmuştur. Ona yeni bir dâvâ nüfuz edemez. Yeni bir dâvete, yeni bir kitaba, yeni bir bilgilenmeye icabet edemez kalplerimiz. Yâni o kadar bilgi ile dolu ki kalplerimizde bir damla bile bir şey alacak yer yoktur. Kendi bilgilerini, kendi anlayışlarını, kendi düşüncelerini yeterli görüyorlar ve Kur’an’a ihtiyacımız yoktur,” diyorlardı. Günümüzde kendi bilgilerini, düşüncelerini, metotlarını, kitaplarını yeterli görüp, “bizim Allah’ın Kuranına ihtiyacımız yoktur, bizim hadis kitaplarını okumaya ihtiyacımız yoktur,” diyen kimi müslümanlar gibi. Ellerindeki kitaplara, efendilerinin, liderlerinin, üstatlarının, siyasilerinin, yazar-çizerlerinin kitaplarına güvenerek, onlara yönelerek Allah’ın kitabına ihtiyaçlarının olmadığını söyleyen mü’minler gibi. 3. Bir de bu yeni dinin sorumluluklarından kendilerini kurtarabilmek için, belki de kendilerini aptal yerine, ahmak yerine koyuyorlardı. “Biz gerçekten senin ne demek istediğini, bu Kur’an’ın ne demek istediğini anlayamıyoruz,” diyorlar ve bunu anlayabilecek, kavrayabilecek zekâya, anlayışa, kavrayışa sahip olmadıklarını söylüyorlardı. Böyle bir sorumluluktan kurtulabilmek için kendilerini aptal ye-rine, geri zekâlı yerine koyuyorlardı. Şimdi de öyle mi? Allah korusun Müslümanlardan kimileri: “Ben ha! Yâni bu kitabı okuyacak, bu kitabı anlayacak ve çocuklarıma anlatacağım ha! Biz kim, bu kitabı anlamak kim! Biz kim, Rasulullah’ın hadislerini anlamak kim! Onu ancak büyük zatlar anlar,” diyerek Kitabı ellerine bile almaktan çekinenler de aynen ° diyen Yahudiler gibi mi diyorlar? Allah korusun, bu şekilde Allah’a iftira ediyorlar. Halbuki Allah, “sizin güç yetiremeyeceğiniz bir şey emretmedim,” diyor. Bunlarsa: “Hâşâ ya Rabbi! Sen bizim anlayamayacağımız, kavrayamayacağımız bir kitap göndererek bizi onunla sorumlu tutmuşsun,” diyerek Allah’a iftira ediyorlar. Çok parası olup da kendisinden bir şey istemeye gelenlere karşı kendilerini sorumluluktan kurtarabilmek için kendilerini fakir göstermeye çalışanlar da öyle değil mi? “Haydi şuraya yardım et!” denince: “Ben ha! Ben yardım edeceğim ha! Nasıl yapalım kardeşim? Elimizde avucumuzda bir şey yok ki yardım etsek!” diyerek kendilerini sorumluluktan kurtarabilmek için fakir göstermeye çalışan insanlar da böyledir. Veya, “kardeşim sen de çocuklarına bu âyet ve hadisleri duyurmak zorundasın,” denince, kendisini güya sorumluluktan kurtarabilmek için: “Ben ha! Yahu ben ne biliyorum ki anlatayım? Benim bilgim ne ki anlatayım?” diyerek sanki kendilerinin ağızsız, dilsiz ve beyinsiz olduklarını söylemeye çalışanlar da galiba bunun gibidir. Ağzı var adamın, ama sanki yok. Paradan söz etmeye gelince ağzı var, ama Kur’an anlatmaya gelince sanki ağzı yok. Veya peynirin küflüsünü, turşunun modelini bilmeye, balın güzelini tanımaya gelince ağız var, ama çocuklarına hadis anlatmaya gelince sanki ağzı yok. Bunlar da öyle diyorlardı: “Biz kim bunu anlamak kim! Bizim meclislerimizde okuduğumuz, elimizden düşürmediğimiz, gerekli bilgilenmeyi sağlayabildiğimiz kendi kitaplarımız var. Biz onları okur, onlardan bilgileniriz, başkasına ihtiyacımız yoktur. Ayrıca Kur’an okumaya da gerek kalmamıştır,” diyenler de aynı şeyi mi söylüyorlar? Allah korusun. Evet, kâfirler ve Yahudiler diyorlardı ki, “kalplerimiz doludur, kalplerimiz kılıflıdır. Bizim buna ihtiyacımız yoktur. Biz imanımızda, yolumuzda, dâvâmızda, geleneklerimizde öylesine sabit bir inançtayız ki, hayatımızdan öylesine memnunuz ki, bunun aksine söylenecek hiçbir şeyden etkilenemeyeceğiz.” Tıpkı bugün hayatlarından memnun görünüp, “bizim ne kitaba, ne de sünnete ihtiyacımız yoktur” tavrını sürdüren, hayatlarını sorgulamaktan kaçan kimi müslümanlar gibi. Hattâ kimileri talebelerine, müritlerine, kendilerini dinleyenlere sıkı sıkıya tembih ediyorlar: “Sakın bu adamların kitaplarını okumayın! Sakın şu şu kişilerin konuşmalarını dinlemeyin!” Ne olur ne olmaz, belki dinlerler de kalplerinin kılıfları parçalanıverir. Kalplerine yerleştirdiğimiz tıkaçlar açılıverir de onlar da öyle düşünmeye başlayıverirler diye, kendi cemaatlerine tembihte bulunuyorlar. “Sakın o adamların derslerini dinlemeyin. Sakın bu adamların kitaplarını okumayın. Sakın Kur’an-sünnet dinlemeyin, sakın tefsir okumayın. Çünkü sizler onları anlayamazsınız,” diyorlar. Vahiy karşısında nötr davranan, Peygamber karşısında bu tavrı sergileyen bu insanlara Bakara sûresinde Allah diyor ki: “Hayır hayır, aksine onların kalpleri kılıflı filân değil, onlar kalplerini kendileri kılıflamışlar, kendileri kılıflatmışlar.” Kitap, peygamber, peygamberin mesajı karşısında kendilerini büyük gören, müstekbir gören, mallarına, makamlarına, cemaatlarına, sosyal ve ekonomik güçlerine güvenerek peygamberi güçsüz ve zayıf gören insanlardır onlar. Tıpkı bugünküler gibi. “Kalplerimizde izole vardır. Seninle bizim aramızda perdeler vardır ve de kulaklarımızda da ağırlık vardır, tıkaç vardır.” Nasıl bir tıkaç? “Hani namazda gözü olmayanın, ezanda kulağı olmaz” diye bir söz vardır değil mi? İşte öyle bir şey. Hani şimdi aklı namazda olmayan insanlar ezanı hiç duyarlar mı? Duymazlar değil mi? Meselâ cemaatta gözü olmayan bizler,ezanı duyabiliyor muyuz? Ezan okunup bittiği halde haberimiz bile olmuyor değil mi? İşte bunların kulakları da böyleymiş. Yâni gözleri imanda, akılları amelde olmadığı için duymu-yorlarmış adamlar. Aslında duyuyorlar, ama duyduklarıyla kalplerinin irtibat kurmasını istemediklerinde duymuyor, duyduklarıyla ilgi kumru-yor, duyduklarının gereğini yapmıyorlar.