13. “İkiyüzlü erkek ve kadınlar mü’minlere “Bizi de gözetin; ışığınızdan faydalanalım” dedikleri gün, onlara: “Ardınıza dönün de ışık arayın” denir; inananlar ile ikiyüzlüler arasına, kapısının içinde rahmet ve dışında azap olan bir sur çekilir.” Düşünün ki mü’minlerle münâfıklar bir aradalar. Belki Mahşer yerinde toplu haldeler. Allah mü'minlere diyecek ki: “Ey mü'minler! Haydi sizler cennete gidin!” Mü'minler şöyle nûrlarıyla birlikte, önlerini aydınlatan ışıklarıyla birlikte cennete doğru o mekândan ayrılıverince, münâfıklar karanlıkta kalıverecekler, etrafları kapkaranlık oluverecek, perişan olacaklar, müthiş bir kaos üzerlerine çöküverecek, kahrolacak, mahvolacaklar. O gün münâfık erkek ve kadınlar, inanır görünüp te inanmamış olanlar, inanmadıkları halde iman gösterisinde bulunanlar, mü'minlere diyecekler ki: “Hey! Müslümanlar! Kardeşlerimiz! Arkadaşlarımız! Hemşerilerimiz! Ne olur dönün bize biraz da, biz de bakalım! Ne olur bizim tarafa, bizden yana dönün biraz da, şu nûrunuzdan, ışığınızdan biz de istifade edelim! Ya da biraz bizden tarafa dönseniz de biz de ne yapacağımızı bir bilsek! Karanlıkta kaldık, ne yapacağımızı şaşırdık! Ne olur siz gidince bir kahrolduk. Biraz iktibas etseydik nûrunuzdan. Biraz istifade etseydik nûrunuzdan.” Dünyada da böyleydi bu hainler. Dünyada mü'minlerin yanına geliyorlardı. Mü’minlerin toplantılarına, mü’minlerin meclislerine, sohbetlerine geliyorlar, onların okudukları, anlattıkları Kur’an’ı diniyorlar, böylece duydukları bu kırıntılarla dünyaları aydınlanıyordu. Ama oradan ayrılıp ta kendi dünyalarına, işlerine, aşlarına dönüverince de yine eski karanlıklarına, eski şirklerine, eski nûrsuz ve Kur’an’sız hayatlarına dönüveriyorlardı. Haftada bir defa Kur’an dinliyorlardı, dinledikleri bu âyetlerle hayatlarına birazcık aydınlık geliyor, ama daha sonra bu nûrla ilgileri kalmayarak yine eski Kur’an’sız hayata dönüveriyorlardı. Acaba biz miyiz ki burada anlatılan? Haftada bir kere Kur’an dinleyen, ondan sonra bir daha kitabın sayfalarını açmayan, kitapla hiç mi hiç ilgisi olmayan, nûrla irtibatları kesik yaşayan bizler miyiz ki?! Allah için düşünelim. Allah için akıllarımızı başlarımıza alalım. Bakın denilecek ki onlara: “Hayrola beyler! Bir durum mu var! Ne oluyor? Bir derdiniz mi var? Nûr mu arıyorsunuz? Nûr mu istiyorsunuz? Karanlıkta mı kaldınız? Perişan mı oldunuz? Öyleyse dönün geriye de nûr arayın bakalım! Dönün geriye de nûrunuzu arkada arayın bakalım! Dönün dünyaya da oradan nûr getirin bakalım! Nûr burada aranmaz ki! Nûr burada bulunmaz ki! Nûr dünyada bulunur, dünyadan getirilir! Biz bu nûrlarımızı dünyadan getirdik! Nûr kaynağı kitap dünyadaydı. Işık kaynağı âyetler dünyadaydı. Sizler dünyada nûr bulacaktınız! Dünyadan nûr getirecektiniz! Geçmiş olsun, burada nûr mu aranır? Burada nûr mu bulunur? Dünyada arasaydınız bu nûru! Biz bu nûru dünyadan alıp getirdik! Dünyada inandık, dünyada peşinde olduk. Dünyada tüm çabamız bu nûrun gereğiydi. Biz nûrun imanına, bu nûrun İslâm’ına sahiptik. Biz bu nûrun insanıydık. Bu nûr dünyanın işidir. Burada nûr alışverişi olmaz ki!” Veya bunun bir başka manası da şöyledir: Denilecek ki on-lara, “hele bir geriye dönün bakalım! Belki nûru orada bulursunuz! Arkanıza bir dönün hele, belki bir ışık bulursunuz.” Kitabımızın başka sûrelerinde bu arzuyu kâfirlerin kendilerinin beyan edecekleri anlatılır. “Aman ya Rabbi, ne olur ya Rabbi dünyaya bir daha döndürülsek de Sana istediğin gibi kulluk yapsak” diyecekler. Sanki dünyada hiç yaşamamışlar gibi. Dünyada kendilerine imkân, fırsat verilmemiş gibi. Yalan söylüyorlar... Çünkü döndürülseler yine eski küfürlerine, eski şirklerine dönecekler. Şu anda zaten geri dönüş her gün yaşanmıyor mu? Her gece ölmüşken, öldürülmüşken her sabah yeniden diriltilmi-yor muyuz? Şimdi de yok mu bu imkân? Kitabımız ısrarla bunu anlat-mıyor mu? Her gün bunu hayatımızda canlı tutmalı değil miyiz? Onlara, “dönün arkanıza da oradan bir nûr bulun” denince onlar arkalarına dönecekler ve o zaman: Bir sur gerilecek aralarına. Mü’minlerle o münâfıkların arasına bir set çekilecek. Artık mü’minlerle beraberliklerine bir son verilecek. Müslümanlarla birlikte bulunamayacaklar. Çünkü aralarına bir sur gerilecek, bir engel konulacak. A’râf sûresinde ‘hicap’ deniyor buna. Öyle bir sur, öyle bir hicap ki, bir tarafı azap, diğer tarafı da rahmet olacak. Bir tarafa rahmet, öteki tarafa da azap kapısı olarak bir sur çekilecek. Münâfıklar tarafı azap üstüne azap olurken, mü'minler tarafı da rahmet olacaktır. Aralarında bir sur var ve mü’minler bir yanda, münâfıklar da öteki yanda olacak. Karanlıkta kalmışlar ama yine de mü’-minleri görüyorlar. Müslümanların nûrlarıyla birlikte o ortamdan ayrılıp bir yerlere doğru gittiklerinin farkındalar. Onlara bağırıp çağırıyorlar. “Ne olur ey mü’minler, bizden tarafa dönseniz de nûrunuzdan, ışığınızdan biraz da biz istifade etsek!” Ama aralarına bu perde gerilince artık görme imkânları da tamamen kayboldu. Şimdi de sadece azap tarafından rahmet tarafına seslenerek şöyle diyorlar bakın: