14. “İkiyüzlüler, inananlara: “Biz sizinle beraber değil miydik” diye seslenirler. Onlar: “Evet öyle; fakat sizler kendinizi aldattınız, bize pusu kurdunuz, Allah'ın buyruğu gelene kadar dinde şüpheye düştünüz; sizi kuruntular aldattı; sizi şeytanlar Allah’a karşı da ayarttı.” Münâfıklar mü'minlere bağıracaklar ve diyecekler ki: “Ey Müslümanlar! Ey arkadaşlar! Ey kardeşlerimiz! Ey dostlarımız! Ey bizi bu karanlıklar içinde bırakıp giden arkadaşlarımız! Ey rahmet içinde yol alanlar! Biz dünyada sizinle beraber değil miydik? Dünyada bir ve beraber değil miydik?” Bir tek özellikleri kalmış akıllarında. Biz sizlerle aynı şehirde, aynı mahallede, aynı apartmanda oturmuyor muyduk? Aynı havayı teneffüs etmiyor muyduk? Aynı şartlar altında yaşamıyor muyduk? Aynı okulda okumuyor muyduk? Aynı çatı altında çalışmıyor muyduk? Aynı asansörü kullanmıyor muyduk? Aynı camiye gitmiyor muyduk? Aynı Kur’an’ı okumuyor muyduk? Hattâ aynı kıyafetleri giy-miyor muyduk? Aynı şeyleri sevmiyor muyduk? Biz sizinle beraber de-ğil miydik? Dikkat ediyor musunuz dediklerine. “Ya Rab biz dünyada Müs-lümandık. Biz dünyada Sana kulluk peşindeydik, bizi niye bu karanlıklar içinde bıraktın?” diyemiyorlar, çünkü kendileri de kul olmadıklarını, Müslüman olmadıklarını biliyorlar. Bir tek tutanakları var adamların. O da biz dünyada sizinle beraber değil miydik? Bunu da mü’minlere söylüyorlar zavallılar. Oysa o mü’minlerin elinden ne gelir ki? Dünyada da hep Allah’ı diskalifiye ederek, Allah’ı hesaba katmayarak sadece Müslümanları hesap ederek münâfıkça bir Müslümanlık gösterisinde bulunuyorlardı. Müslümanları idare ediyorlardı, iç dünyalarında bir teslimiyetleri yoktu. İmana güvenleri yoktu. Allah’a imanın güvencesini duymadıkları için de amelî hayatları dediklerinin dışındaydı. Bakın aynı hayatlarını, aynı karakterlerini sürdürerek sanki bu suru Müslümanlar koymuşlar gibi onlara soruyorlar, onlara müracaat ediyorlar. Onların bu seslenmelerine, bu lakırdılarına karşılık bakın mü’minler diyor ki: “Evet! Aynı şehrin insanıydık, birdik, beraberdik doğru.” Müslümanlar net bir tavır ortaya koyuyorlar. Tıpkı dünyadaki gibi. Dünyada Müslümanlar ben buyum diye net bir tavır ortaya koyarlar. Eylemle, düşünceyle, hareketle, tavırla, yaşantıyla biz buyuz demekteydiler dünyada. Bakın orada da aynı tavrı gösteriyor ve diyorlar ki “evet, doğru söylediniz. Aynı hayatı yaşıyorduk. Aynı şehri paylaşıyorduk. Aynı dünyada biz Müslümandık, sizlerse Müslüman görünüyordunuz. Dış dünyanızda sizler de Müslümandınız, lâkin iç dünyanızı Allah bilirdi, biz onu bilmek zorunda değildik. Ama: Ama siz kendinizi fitneye soktunuz. Kendinizi fitneye düşürdünüz. Kendinizi belâya soktunuz. Başınıza belâlar açtınız. Belâların içine giriftar oldunuz. Sorumlu olmadığınız şeyleri kendinize dert edinip başınıza çorap ördünüz. Hayatınızda onsuz olmazları çoğaltıp kendi kendinizi bağladınız. Günlük, gecelik hayatınızda kendi kendinize kurallar üretip onların esiri oldunuz. Bizim hayatımızdan razı olmadınız da başka başka yollar aradınız. Bizim dinimizden, bizim hayat programımızdan razı olmadınız da kendinize ayrı ayrı hayat programları aradınız. Yani kendinizi fitneye düşürdünüz. İslâm’ın dışında yollar aradınız. İslâm hukukunun dışında hukuk aradınız kendinize. İslâm kıyafetinin dışında kıyafetler aradınız. İslâm ekonomisinin dışında ekonomi aradınız. İslâm’ı beğenmediniz de başka şeyler peşinde koştunuz. Allah’a kulluktan kaçtınız da başkalarına kulluk yaptınız. Allah’ın yasalarını bıraktınız da başkalarının yasalarına tabi oldunuz. Hayatınızı Allah kaynaklı yaşamadınız da nefis kaynaklı, ya da başkaları kaynaklı yaşadınız. Başkalarının hatırını Allah hatırına tercih ettiniz. Modanın, çevrenin, toplumun, âdetlerin, yönetmeliklerin, tağutların hatırını Allah hatırından üstün tuttunuz. Böylece kendinizi fitneye düşürdünüz. Kendinizi Allah’a kulluk ortamından çıkarıp küfür, şirk ve isyan içinde bir hayatın mahkumu yaptınız. Yani dünyada ağzınızın ucuyla biz de Müslümanız diyordunuz, ama bu konuda samimi değildiniz. Sadece iman gösterisinde bulunuyordunuz. Hayatınızda, dünyanızda inandık dediğiniz şeylerin kokusuna bile rastlamak mümkün değildi. İslâm’la küfür arasında bir hayat yaşadınız. İslâm’la küfrü sarmaş dolaş yaşadınız. Kâh Müslümanız, kâh laikiz dediniz. Kâh Müslümanlıktan kâh demokratlıktan dem vurdunuz. İslâm’a hiçbir zaman sıkı sıkıya bağlanmadınız. İnandık dediğiniz Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşamadınız. Siz başınıza belâ satın aldınız. Allah’ın istemediği şeylerin peşine düştünüz.” Allah için bu âyet çerçevesinde biz de kendimizi yargılayalım. Acaba bizler de şu anda Allah’ın istemediği şeylerin mi peşindeyiz? Acaba bizler de sorumlu olmadığımız şeylerle kendimizi sorumlu kılıp başımıza belâ mı alıyoruz? Şu anda yaptıklarımızı Allah istedi diye mi yapıyoruz? Yoksa toplumsal baskılar mı etkin hayatımızda? Onsuz ol-mazlarımızı kim belirliyor? Allah ve Resûlü mü yoksa başkaları mı? Evimiz konusunda, kazanmamız harcamamız, çocuklarımızın eğitimi, sosyal, siyasal, ekonomik kaygılarımız, programlarımız konusunda endişelerimizi, sıkıntılarımızı kim belirliyor? Gelin bunu şimdiden anlayalım ve hayatımıza çeki düzen verelim. Bir de beklediniz, bekleştiniz. Allah’ın nasıl bir kulluk istediğini anladınız, bildiniz ama hemen işe koyuluvermediniz. Beklediniz, “hele bir dükkanım bitsin! Hele şu kooperatifi bir sonuçlandırayım da ondan sonra Müslüman olayım! Hele emeklilik bir gelsin de ondan sonra na-maza başlarım. Hele şu okulu bir bitireyim, şu diplomayı bir alayım da ondan sonra örtüneyim. Hele şu kızım bir gelin olsun, oğlum bir evlensin de ondan sonra kitap-sünnet tanımaya başlayayım. Hele bir zengin olayım da ondan sonra bu işlere bakayım” dediniz. Hep bekleştiniz. Bildiğiniz gerçeklere hemen boyun büküp teslim olmadınız. Ya da “önce birileri yapsın!” dediniz. “Hele bu işi benden önce birileri yapsın da ben ondan sonra başlayayım” dediniz. Eğer Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekir, Hz. Bilal efendilerimiz, hele birileri Müslüman olsunlar da ondan sonra biz de Müslüman oluruz diye biraz bekleselerdi, inanın sabah-ı haşre kadar beklerlerdi de yine Müslüman olamazlardı. Öyleyse bizler neyi bekliyoruz? Kimi bekliyoruz iyi bir Müslüman olmak için? Kimi bekliyoruz Allah’ın bizden istediği kulluğu uygulamak için? Kime ihtiyacımız var? Neye ihtiyacımız var? Allah var ya, daha başkalarına ne ihtiyacımız var? Allah için bunu bir düşünelim. Beklediniz, bekleştiniz, hemen işe koyuluvermediniz. Allah’ın istediği Müslü-manca bir hayata yönelivermediniz. Şüphelendiniz. Şüpheye düştünüz. Başkalarına da şüphe tohumları ektiniz. “Acaba mı ki?” dediniz. “Acaba öyle mi? Acaba doğru mu? Acaba Allah var mı? Acaba peygamber doğru mu? Acaba bu kitap gerçekten Allah’tan mı gelmiş? Acaba bu Müslümanların dedikleri, yaşadıkları hayat doğru mu? Yaşadığımız bu hayatın sonunda tekrar diriliş var mı? Gerçekten tekrar dirilecek ve yaptıklarımızın hesabı sorulacak mı? Acaba cennet, cehennem, hesap, kitap var mı? Bunların hepsi yalan da bizler tesadüfen mi meydana geldik? Bu âlem, bu varlıklar tesadüfen mi meydana geldiler?” diye şüphelendiniz. Acabalar ürettiniz. Şüpheler içine düştünüz. Kendiniz şüphelendiğiniz gibi, etrafınızı da şüphelendirmeye, çevrenize, çocuklarınıza da şüphe tohumları ekmeye çalıştınız. Zaten münâfıklığın asıl sebebi işte bu şüphedir. Bu şüpheleri yok etmenin yolu da her şeyi apaçık yapan Kur’an’dan geçer. Kur’an’ı tanımayan adam elbette pek çok konuda şüphe içinde olacaktır. Çünkü şüphe bir konuda gerçek, doğru bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Bil-ginin kaynağı olan, doğrunun kaynağı olan Allah’tan gelme doğru bir kitaba müracaat etmeyen insanın şüpheden kurtulması mümkün değildir. Her şeyden şüphelendiniz ve: Bir de ümniyeler sizi oyaladı. Ümniyeler sizi aldattı. Ümniyeler, yani olsa da olur, olmasa da olur şeyler... Lüzumsuz şeyler... Mizana konunca insanı cennete götürücü olmayan şeyler, boş şeyler sizi oyaladı. Yarın hesap, kitap gününde mizanınıza konmayacak, sizi cennete ve Allah’ın hoşnutluğuna götürmeyecek boş ve lüzumsuz şeyler sizi meşgul etti. Terazinize konulunca isterse cehenneme götürmesin, ama cennete götürücü olmayan şeylerin peşine takıldınız. Arabanın rengi, tipi, modeli şöyle olmalı. Tesbihin şekli, biçimi şöyle olmalı diye çırpınıyordunuz. Elbiselerinize, ev tefrişlerinize, dükkanlarınızın dizaynına, akvaryumlarınızın tanzimine, pikniklerinize, plajlarınıza gösterdiğiniz titizliği dinlerinize göstermediniz. Allah’ın istemediği ama toplumun razı olduğu amellerin peşinde koştunuz. Oturamayacağınız evler, yiyemeyeceğiniz paralar kazanmanın peşine takıldınız da, Rabbinizi razı edecek amellere yönelmediniz. Sizden kulluk istemeyen, sizi Allah’a kulluğa yöneltmeyen gayr-ı dinî ilimlerin, boş bilgilerin peşine takıldınız. O bilgilerde derinleşirken Allah vahyini tanımaya zamanınız kalmadı. Sizden istenmeyen şeylerin peşine takıldınız da istenenleri ciddiye almadınız. Kulluğun dışında çok lüzumsuz şeyleri dert edindiniz de, kitabı dert edinmediniz, sünneti ciddiye almadınız. Tüm plan ve programlarınızı dünya adına, dünyada bitecek bir anlayışa bina ettiniz de, âhireti hiç hesaba katmadınız. Onun içindir ki sizin tüm amelleriniz boşa gitmiştir. Böyle yapan, böyle yaşayan insanların amellerinin hiçbirisi âhi-rete intikal edecek değildir. Çünkü onlar âhireti hiç hesaba katmıyor-lar. Elbette bu insanlar da dünyada bir şeyler yapıyorlar. Elbette bu insanlar da bu dünyada ter döküyor, yoruluyor, binalar kuruyor, yatırımlar gerçekleştiriyor, harcamalarda bulunuyorlar. Ama unutmayalım ki Allah için olmayan, Allah adına olmayan, sonunda mükafat beklen-meden yapılan amellerin, işlerin tamamı boştur. Allah adına yapılmayan hiçbir amel değerlendirmeye tâbi tutulmayacaktır. Allah böyleleri-nin amellerine değer vermeyecek ve onlar için terazi, mizan va’z edil-meyecektir. Şunu söyleyelim burada. Tabii ki insan için lüzumlu ve lüzumsuzu Allah ve Resûl’ü söyleyecektir. Nelerin boş, nelerin dolu olduğunu Kitap ve sünnet söyleyecektir. Kişi önce Allah ve Resûlü’nün dediklerini tanımalı ki lüzumluyu ve lüzumsuzu, yarın boşa gidecek olanları, boşa gitmeyecek olanları ayırabilsin ve lüzumsuzu hemen terk edebilsin. Demek ki bu iş Kitap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. Kitap ve sünnet bilinmeden lüzumlu ve lüzumsuz bilinemeyeceğine göre, iyi bir Müslüman da olunamayacak demektir. Ümniyeler, boş şeyler sizi öylesine oyaladı, öylesine meşgul etti ki: Sizler bu ümniyelerin peşindeyken, bunlarla oyalanıp dururken Allah’ın emri, yani ölüm size geliverdi. Ölüm sizi yakalayıverdi. Bir de aldatıcılar sizi Allah’la aldattılar. “Allah Kerîm, Allah bekler, Allah kusura bakmaz, Allah affeder, Allah büyük” dediler. “Allah’ın Kitabı böyle okunur, Kur’an’ı anlamadan da okusan olur” dediler. “Allah bundan da razı olur, Allah’ın rızası buradadır. Allah hayata karış-maz, Allah elçi göndermez, Allah vahiy göndermez” dediler. “Allah dünya işlerini bilmez, kılık-kıyafete karışmaz, hukuku bilmez, eğitimden anlamaz, Allah siyaseti bilmez. Allah sizi serbest bırakmıştır” dediler. “Bütün bunları bilen yeryüzü tanrıları vardır. Dünya işlerinde yeryüzü tanrılarını dinlemek zorundayız. Yerde Allah’ın yetkilileri vardır. Canım Allah buna da karışacak değil ya! Allah bu kadarına da karışacak değil ya! Allah da laiklikten yanadır, Allah ta demokrasiden yanadır! Allah böyle bir hayattan razıdır,” dediler. Öyle bir Allah tanıttılar ki, Kur’an’ın hiçbir yerinde tanıtılmayan bir Allah... Kılık-kıyafete karışmayan bir Allah tanıttılar. Meslek seçiminize, kazanmamıza, harcamamıza, sosyal ve siyasal yapılanmalarınıza, yemenize, içmenize, giyinmenize, kuşanmanıza, hukukunuza, eğitiminize, düğününüze, derneğinize, evlenmenize, boşanmanıza karışmayan bir Allah duyurdular. İşte böyle Allah’la aldatanlar sizi aldattılar. Halbuki Allah’ı bunlardan değil, kendi Kitabından tanıyacak, elçisinin beyanlarından öğrenecektiniz. Babanız bile olsa sizi aldatanları dinlemeyecektiniz. Onların sözlerine itibar etmeyecektiniz. Aldanıyor bugün Müslümanlar değil mi? “Tamam, Allah’a inanıyorum ama Allah kitabını okumasam, peygamberiyle tanışmasam da benden razı olmak zorundadır” diyen Müslümanlar aldanmıyorlar mı? “Kafama göre takılır, istediğim gibi yaşarım! Benim kalbim tertemizdir! Şöyle arada bir cumaya gittim mi tamam!” diyenler aldanmı-yorlar mı? “Allah bizi koymayacak cennetine de, sığırları mı koyacak?” diyenler aldanmıyorlar mı? Hem Müslüman olup hem de Kitapsız Müslümanlıklarını sürdürenler aldanmıyorlar mı? Gırtlaktan aşağı inanmayan bir Müslümanlık yaşayanlar aldanmıyorlar mı? Kitaplarını ve Kitaplarının pratiği olan peygamberlerini tanımadan bir Müslümanlık yaşayanlar aldanmıyorlar mı? Bakın Rabbimiz Tevbe sûresinin bir âyetinde bu hususu anlatırken şöyle buyuruyor: “Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi küfrü imana tercih ediyorlarsa dost edinmeyin. Sizden onları kim dost edinirse doğrusu kendine yazık etmiş olur.” (Tevbe 23) “Ey iman iddiasında bulunanlar!” Bize diyor Allah. “Sakın ha babalarınızı ve kardeşlerinizi evliya kabul etmeyin! Sakın ha, sözü dinlenecek yegâne varlık bilmeyin onları! Hayatınızda karar mevkiine oturtmayın onları! Ey iman iddiasında olanlar! Unutmayın ki babalarınız, öz babalarınız, analarınızın kocaları olan babalarınız, veya siyasal babalarınız, ekonomik babalarınız, ya da sizin gibi olanlar eğer sizin imanlarınız yerine küfrü tercih ediyorlarsa, yani kendileri küfrü tercih ediyor, ya da sizin küfrünüzü istiyorlarsa sakın onları hayatınızda söz sahibi kabul etmeyin! Sakın onların kararını karar bilip uygulamadan yana olmayın! Sakın onların yasalarını yasa bilip ona teslim olmayın! Kim böyle yaparsa işte onlar zalimlerin taa kendileridir!” Bilelim ki Kur’an’da aile hukukunun dışında babadan bahsedilince, bu sadece ananın kocası olan baba değildir. Baba, büyük babalar, fikir babaları. Goryo baba mı, mafya babası mı, kutsal baba mı, “kurtar bizi baba mı?” bilmem. İşte onları veliler kabul etmeyin! Onları hayatınızda karar vericiler kabul etmeyin! Velâyetinizi onlara vermeyin! Vilâyetlerinize onları oturtmayın! Ne zaman? Küfrü imana tercih ettikleri, kâfirliği mü’minlikten üstün tuttukları zaman. Yani imanınıza rağmen küfür istiyorlarsa sizden, kesinlikle onları dinlemeyin, onlardan yana olmayın. Hiçbir Müslüman, sözlü olarak Allah mı, başkaları mı? diye sorsanız, Allah diyecektir. Allah’ı mı daha çok seversin, yoksa babanı mı? Allah’ı mı daha çok dinlersin, yoksa babayı mı? Allah mı daha iyi bilir, yoksa baba mı? Allah mı veli, yoksa baba mı? Velâyetini babana mı verirsin, yoksa Allah’a mı? Yani senin adına hayatında karar verme mercii Allah mı yoksa baban mı? Desek, eminim Müslümanlar “Allah” diyecektir. Allah mı, para mı? Evin mi, Allah mı? İşin mi, Allah mı? Paran mı, Allah mı? Kavmin, kabilen mi, Allah mı? Grubun, kliğin, partin, hizbin mi, Allah mı? “Allah” diyecektir Müslüman. İyi ama Âl-i İmrân sûresinin 31. âyeti olmasaydı iş biraz kolay olacaktı. Ama bakın Âl-i İmrân diyor ki: “Ey Muhammed, de ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.” (Âl-i İmrân 31) Kuru kuru Allah sevdik, olmaz ki bu! Peygamber gibi sevecektik Allah’ı. Yani bu sevgi konusunda Peygambere ittiba edecektik. Eğer Allah’ı seviyorsak, Allah’ı sevdiğimizi iddia ediyorsak, bu konuda peygambere tabi olmalıydık. Çünkü Allah’a imanın, Allah’ı sevmenin, Allah’ın istediği kulluğun, itaatin, teslimiyetin pratik örneği peygamberdir. Peygambere tâbi olmadan, peygamber gibi yaşamadan, onun inandığı gibi inanmadan ‘La İlâhe illallah’ iddiası da boş olacaktır. Allah bizden istediği kulluğu onun şahsında örneklemiştir. O nasıl inanmışsa, nasıl bir teslimiyet, nasıl bir kulluk ortaya koymuşsa, aynen o-nun gibi kulluk yapmak zorundayız. Sizi aldatanlar Allah’la aldattılar. Babalarınız, baba konumunda olanlar, lider konumunda olanlar, akraba konumunda olanlar sizi Allah’la aldattılar. Allah konusunda, Allah tanıtımında aldattılar. Kur’an-da olmayan, peygamber bilgisinde olmayan bir Allah tanıttılar size. “Allah bekler, Allah kusura bakmaz, Allah bu işe karışmaz. Allah var, keder yok. Allah Kerîm” dediler ve sizi Allah’la aldattılar. Bugün ise: