1. “Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tesbih ederler. O güçlüdür, Hakîmdir.” Şu anda yabancılardan Türkçe’ye intikal eden nice kelimelerin muhtevasını biliyoruz, keşke kitabımızın bu kelimelerinin muhtevalarını da bilseydik. Belki altmış, yetmiş yıl önce bu kelimeler Müslüman toplumların dilinde vardı. Tesbih, semavat, arz, Azîz, Hakîm, mülk, ihya, imâta, Kâdir, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın… Hemen hemen Türkçe’de bugünkü kavram kargaşası olmasaydı anlaşılacak şeyler bunlardı. “Tesbih etti.” Tesbih etti deyince ilk aklınıza gelen şudur: Adam tesbihi eline alır, önce halının üzerine şöyle bir serer kıbleye doğru. Neden? Önce tesbih secde edecekmiş de ondan. Sonra alır eline sub, sub, sub diye tesbih eder. Muhteva kaybolunca tabii böyle tesbih modelleri geliştirilecektir. Eğer tesbih akik, sedef, inci veya oltu filân olursa daha bir feyizli olacaktır tabii. Halbuki tesbih bu değildir. Tesbih, Allah’ı tam ve mükemmel kabul etmektir. Tesbih, Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek, Allah’ı kendi sıfatlarıyla kabul etmektir. Yani Allah kitabında kendini nasıl anlatmışsa, hangi sıfatlarla muttasıf olarak tanıtmışsa, o şekilde kabullenip inanmaktır. Allah'a ait olan bu sıfatları başkalarına vermemektir tesbih. Demek ki tesbih Allah kendini Bakara’da, Âl-i İmrân’da, Nisâ-da, Hadîd’de bize nasıl tanıtmışsa öylece kabul etmektir. O’nun sıfatlarını başkaları üzerinde düşünmemek, başkalarına vermemektir. Allah’ın sıfatlarını başkaları üzerinde düşünmek, ya da sıfatları konusunda Allah'ı eksik kabul edip, yerdekilerle O'nun bu eksikliğini tamamlama gayreti içine girmekse şirktir. Meselâ Allah Rabbdır ve rubûbiyeti eksiksizdir. Ama bu konuda O'nu eksik kabul edip, O'nun bu eksikliğini tamamlamak üzere yeryüzünde bir takım Rabbler, bir takım kanun koyucular, program yapıcılar aramak şirktir. Veya Allah'ın bilgisi tamdır. Allah bilgi kendisinden olan, bilginin kaynağı olandır. Gaybın da, şehadetin de bilgisi Allah'tandır. Hal böyle iken bu konuda O'nu eksik kabul edip, O'nun bu eksikliğini tamamlamak üzere yerde birtakım gayb biliciler arama gayreti şirktir. Gaybın bilgisi sadece Allah’a aitken, Rabbimiz onu kimseye açmadığını, kimseye bildirmediğini, anahtarlarını bile kendinde tuttuğunu, bu konuda söz söyleme yetkisinin sadece kendisinde olduğunu beyan buyurmuşken O’na ait olan sıfatı başkalarına yüklemek şirktir. “Filanlar da gaybı bilemektedir, falanlar da bu sıfata sahiptir” diyenler şirke düşmektedirler. Tesbih, sıfatları, isimleri ve fiilleri konusunda Allah'ı tam ve eksiksiz kabul etmektir. Bir de tesbih gündemde tutmak, gündeme almak demektir. Sürekli O'nu konuşmak ve O'nun âyetlerini konuşmak demektir. Göktekiler ve yerdekiler sürekli Allah'ı tesbih ederler. Yani sürekli O'nu gündemde tutarlar. Bakın insanlar şu anda neleri tesbih etmeye çalışıyorlar? Yani neleri gündemde tutmaya çalışıyorlar? İnsanlar en çok neleri konuşuyorlarsa, en çok neleri gündemde tutmaya çalışıyorlarsa onları tesbih ediyorlar demektir. Kur’an bize ne anlatır? Kur’an, bize kulluğu anlatır. Bu kitap, kulluk kitabıdır. Kur’an bize baştan sona kulluğu anlatır. Kulluğun dışında başka bir şey yoktur onda. Kur’an bize kulluğu anlatırken, onu üç kademede anlatır: 1- Kime kul olacağız? Onu anlatır. Yani nasıl bir Allah’a kul olacağız? Esmâsıyla, sıfatlarıyla kendisine kul olacağımız Allah’ı anlatır Kur’an bize. 2- Allah’ı anladık tamam da, peki bu inandığımız Allah acaba bizden nasıl bir kulluk ister? Yani nasıl kul olacağız Allah’a? Neler ister Allah bizden? İkinci olarak Kur’an bize bunu anlatır. 3- Neden kul olacağız? Niçin kul olacağız? Yani kulluğun sonucu ne? Sonuç ne olacak? Kur’an işte üçüncü olarak bize bunu anlatır. Eğer bu dünyada şöyle şöyle yaşarsanız sonuç cennet, şöyle şöyle yaparsanız da sonunuz cehennem deniyor ya, işte kulluğun neticesini anlatır Kur’an. Bakalım Allah kendini nasıl anlatacak bize? Nasıl bir kulluk isteyecek bizden? Bu kulluğumuzun sonunda bize neler vaadedecek? “O Allah Azîz ve Hakîm’dir.” Azîz, izzet sahibi demektir. İzzetine kimsenin toz konduramayacağı, sahasına kimsenin giremeyeceği, aldığı kararları kimsenin gözden geçiremeyeceği, mutlak galip, mutlak egemen, mutlak güçlü demektir. Hakîm de hâkimiyet sahibi, hayata hakim olan demektir. Hikmet sahibi, hüküm sahibi, hayatın tümüne hakim olan varlık demektir. Bir soru sorayım burada: Hayatımıza hakim olan kim? Kim hakim hayatımıza, bir düşünün! Dünü unuttunuz, evvelki gün aklınızda kalmadı, bir ay öncesi hatırda kalmadı. Daha yakına gelelim, bugün sabahtan akşama kadar neler yaptınız? Bu yaptıklarınızı kim dedi de yaptınız? Bu yaptıklarınızın yaptırıcısı kimdi? Eğer bütün bu yaptıklarınızı Allah dedi diye yaptıysanız, yani tüm yaptıklarınızın yaptırıcısı Allah’sa, o zaman hayatımıza hakim olan varlık, hayatımızda hüküm sahibi olan varlık Allah’tır. Değilse Allah korusun, bütün bu yaptıklarımızı yaptıran başkalarıysa, başkaları adına yapmışsak o zaman şu soruyu soralım kendi kendimize: Bu yaptıklarımız konusunda Allah mı bizi serbest bıraktı? Yoksa bunları yaptıran mı bizim Rabbimiz? Allah için bir düşünelim. Neler yapmıştınız? Filânı sevdiniz, falana küstünüz, filânı okudunuz, falanı seyrettiniz, şu kıyafeti giydiniz, filânın dükkanına gittiniz, falan yerde oturdunuz, falanı aldınız, filânı sattınız. Bütün bunları eğer Allah dedi diye yaptıysanız hayatınıza hakîm olan, hayatınızda hüküm sahibi olan varlık Allah demektir. Değilse başka hüküm sahipleri buldunuz demektir Allah korusun. Hani: “Kayıtsız şartsız hâkimiyet Allah’ındır” filân diyordunuz ya, bir de kendi hayatınız için düşünün bunu, hep başkaları için düşünecek değilsiniz ya. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirler, fâsıklar, zalimlerdir diyordunuz ya, bunu bir de kendiniz için düşünün. Verdiğiniz kararları, verdiğiniz hükümleri Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın arzularına, Allah’ın kitabına uygun mu veriyorsunuz? Allah için bunu bir düşünün. “Allah Azîz ve Hakîmdir.” Azîz ve Hakîm. Dünya üzerindeki bütün devletler, herhalde tarihin derinliklerinden bu yana bütün devletler bütçelerinin yarısını hemen hemen bu iki kaynağa yatırmışlardır. Bütçelerinin, imkânlarının yarısını bu iki sektöre yatırmışlardır. Birisi eğitim sektörü, diğeri de savunma sektörü, askeriye. Eğitim ve savunma harcamaları. Niye böyle yapıyorlar? Dertleri ne bu devletlerin? İstiyor-lar ki Azîz biz olalım, Hakîm biz olalım. Yani bütün devletler, en güçlü ve en bilen olabilmek için maliyenin en büyük bölümünü bu iki sektöre harcamaktadırlar. Eğitim sektörüne ve savunma sektörüne… İstiyorlar ki dünyanın en güçlü, en süper ordusu bizim ordu olsun, dünyanın en bilgin, en bilge, en hikmetli, en kültürlü toplumu bizim topum olsun... Ya da Allah’ın en bilen ve en güçlü oluşunu diskalifiye edebilmek için veya güç ve hâkimiyeti O’ndan çekip alabilmek için, hayatlarında Allah’ı diskalifiye edebilmek için eğitim ve savunma sektörüne çok büyük önem vermektedirler. Ama bakın Allah sûrenin hemen başında diyor ki: “Ey insanlar, ey kullarım, iyi bilin ki en güçlü Benim! Azîz Benim! Mutlak güç, kuvvet sahibi Benim! Mutlak egemen Benim! Hakîm olan da Benim! En bilen Benim! Mutlak bilen, bilgisi tam olan, bilginin kaynağı Benim! Hâkimiyet de Bana aittir! Hayata hakim olan da Benim! Gelin ey kullarım, eğer derdiniz güçse, güçlü olmaksa, dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmak istiyorsanız Benimle beraber olun! Yeryüzünün en izzetli ve şerefli toplumu olmaksa derdiniz, bunun için yatırımlar yapıyorsanız, gelin Benimle beraber olun. Yok eğer derdiniz eğitimse, derdiniz bilgin olmak, bilge olmaksa, yeryüzünün en bilgin, en hikmetli toplumu bizim toplum olsun diye çırpınıyor, bütçenizin yarısını bu işe yatırıyor, Milli Eğitime bu kadar önem veriyorsanız, gelin Benimle beraber olun! Hikmetli olmayı, Hakîm olmayı, bilgin olmayı, bilge olmayı Benden öğrenin! Bu iş için başkalarına müracaat etmeyin! Bunları başka şeylerde aramayın. Bunları benim kitabımda ve o kitabımın pratiği olarak seçip eğittiğim elçimin örnek sünnetinde bulacaksınız. Sizin Azîz ve Hakîm, güçlü ve bilgin bir Rabbiniz var. Sizin Azîz ve Hakîm olan Rabbinizden gelme Azîz ve Hakîm bir kitabınız var. Gelin Azîz ve Hakîm olan kitabınızla birlikte olun. Gelin bu kitaba sahip çıkın. Gelin bu kitabın istediği gibi Müslümanlar olun. Eğer böyle yaparsanız kesinlikle bilesiniz ki o zaman yeryüzünün en güçlü, en azîz, yeryüzünün en bilgin toplumu sizin toplumunuz olacaktır. Elinizde böyle bir kitap varken onu bırakıp ta niye başka yerlerde izzet ve şeref arıyorsunuz? Niye başka yerlerde güç ve kuvvet arayışı içine giriyorsunuz?” Bu noktada şeytan kulp takıyor tabii. “E canım, tamam camide Allah’ı dinledim, Kâbe’de Allah’ı dinledim, Mekke de Allah’ın olsun, Medine’ye de izin verelim, ama her yerde olmaz ki bu! Filân yerde âmirimin, falan yerde müdürümün, efendimin, şeyhimin sözü geçmeli değil mi?” derseniz, ya da şeytan size bunu dedirtirse, bakın ikinci âyet imdadınıza yetişiyor: