27. “Onların izleri üzerinden peygamberlerimizi art arda gönderdik; Meryem oğlu Îsâ’yı da artlarından gönderdik ve ona İncil’i verdik; ona uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet duyguları koyduk; üzerlerine Bizim gerekli kılmadığımız fakat kendilerinin güya Allah’ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları rahbaniyete bile gereği gibi riâyet etmediler; içlerinde inanmış olan kimselere ecirlerini verdik; ama çoğu yoldan çıkmışlardır.” “Onların izleri üzerinde, onların soylarından art arda, peş peşe peygamberler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’yı da artlarından gönderdik. Îsâ’ya incili verdik.” Daha sonraları aslı esası bozulan, şu anda orijinali hayatta olmayan İncil. Onu izleyenlerin kalplerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Demek ki İncil ile beraberlik, Allah’ın kitabıyla diyalog, kalpte şefkat ve merhamet meydana getirirmiş. Sizler ey Kur’-an’la beraber olduğunu iddia edenler, ne kadar şefkat ve merhamet sahibisiniz? Onların kalplerine bir ince ruhluluk koyduk. Kendilerinin bir bid’at olarak ortaya çıkarıp ihdas ettikleri ruhbanlığa gelince Biz onlara ruhbanlığı farz kılmamıştık, öngörmemiştik de onlar bunu kendi kendilerince çıkardılar. Yani bu bir emir değildi. İnsanlar dilerlerse onu kullanabileceklerdi. Herkesin ruhban olması istenmeyecekti. Kimileri ruhban olabilecek, kimileri onun dışında olabilecekti. Lâkin onlar bunu bid’atleştirdiler. Özünü bozdular, içini boşalttılar. Yeni bir şekil kazandırdılar ona. Allah’ın istediğinin, dediğinin dışına taşırdılar. Bakın Allah buyuruyor ki, “Biz onlara bunu yazmamıştık. Ancak Allah’ın rızasını emretmiştik. Onu talep etmelerinin yollarını göstermiştik. Ama bu adamlar bunu onunla Allah’ın rızasını kazanabilmek için kendileri uydurdular. Böylece Allah’ın rızasını kazanırız” dediler. “Allah’ı bununla razı edebiliriz. Allah’ın rızasını kazanma konusunda bunun dışında bize yol kalmamıştır” diyerek bunu kendilerine farz ettiler. Kendilerini buna mecbur ettiler. Ruhbaniyet, ruhbanlık, rahabe fiilinden gelir ki Allah’tan, Allah’ın hesabından, sorgulamasından, âhiretten korkmak anlamına gelir. İşte bu korkunun gereği olarak ta kişinin kendisini insanlardan, toplumdan tecrit ederek, kendisini sosyal hayattan soyutlayarak, bir kısım dünya nîmetlerinden vazgeçerek, zevklerinden uzaklaşarak bir kenara, dağ başlarına, manastırlara çekilerek münzevi bir hayat yaşamasının adıdır. Rasulullah Efendimizin beyanlarına göre Hristiyanların hayatında bu ruhbanlık, mubahtı. Tevrat’ta olduğu gibi kişi bir kenara çekilip dinini yaşayabilirdi. Ama Hristiyanlar Allah’ın kendilerine mübah kıldığı bu ruhbanlığı bozdular, gâyesinden saptırdılar. Allah onu kendilerine farz kılmadığı halde öyle büyük bir ehemmiyet yüklediler ki, sanki farzmış gibi değer verdiler. Ama sonradan kendi verdikleri bu değere kendileri de riâyet edemediler. Sonunda akla hayale gelmeyecek nice tavırlar ortaya çıkardılar. Kendi kendilerine onu bayraklaştırdılar ama kendi takdir ettikleri gibi ona riâyet de edemediler. “Biz ruhban olmak zorundayız” dediler, ama olamadılar. Ancak Allah’ın dediği gibi olsalar olurdu. Keşke zorlanınca vazgeçselerdi. Üç sene evlenmeden durabildilerse, dördüncü sene vazgeçiverselerdi. Ölünceye kadar zorunlulukları yoktu. Veya becerebilenler, sabredebilenler evlenmeseydi de, beceremeyenler evlenseydi. Rahibelere böylece zulmetmeselerdi. Sonra şu günah duvarlarının önünde işledikleri olmasaydı. Söylediklerini kendileri de duymamış olsalardı. Böylece Allah’ın kendilerine söylemediklerini söylenmiş kabul etmelerinden dolayı bir acziyet sonucunda tattıkları bu rezilliklerini tatmamış olsalardı. Halbuki nelerine gerekti ki, onsuz olmaz diye kendi kendilerine bir ruhbanlık icat etmişlerdi? Hâşâ Allah’ı razı etme yollarını onlar Allah’tan daha mı iyi biliyorlardı? Allah bundan razıdır derken neye dayanıyorlardı? Neydi bu adamların anlamaya çalıştıkları? Neydi dertleri? Sonunda kaybedenler, aldananlar, yorulanlar onlar olmadı mı? Peki biz ne anlayacağız bundan? Bize ne diyor bu âyet? Allah bunu bize niye haber veriyor? Ya da bu âyet bizim kitabımızda niye var? Bize ne bu Hristiyanların böyle yaptıklarından? Onlarla alâkalı lüks bir tarihî bilgi mi aktarıyor Rabbimiz bize? Hayır hayır, bu âyet bize şunu anlatıyor: “Ey bu kitabın muhatabı olan müslümanlar! Dikkat edin! Hayat programınızda sorumluluklarınızın alanını da, birimlerinizi de Allah ayarlamalı! Allah belirlemelidir! Sizler kendinizi bu konuda yetkili zannetmeyin! Allah ne demişse, nasıl demişse o kadar! Onun belirlediği sınırları aşmayın! Kraldan fazla kralcılık yoktur. Yani hayatınızın kurallarını koyma konusunda sizler değil Allah yetkilidir. Öyley-se ey kendi hayatlarına kendileri kural koymaya çalışanlar, bu işten vazgeçin!” Bir başka deyişle: “Ey kendi kendisinin Rabbliğine soyunanlar! Bu işten vazgeçin! Bu sevdadan vazgeçin! Değilse eğer sizler de onlar gibi Rabbinizi diskalifiye ederek kendi hayatınıza kurallar koymaya kalkışırsanız, onlardan daha rezil olursunuz.” Hangi konularda meselâ? Ev, bark konusunda. Bir bakın evlerinize... Peygamber ne kadar sade ve rahat yaşıyorken, sizler ne haldesiniz? Ne durumdasınız? Nasıl zorluklara, nasıl meşakkatlere sokmuşsunuz kendinizi bir bakın? Düğünleriniz, evlenmeleriniz konusunda mı? Allah’ın isteyip de elçisinin hayatında, pratikte gösterdiği kolaylıkla sizinkiler aynı mı? Ona göre ne kadar külfete sokmuşsunuz kendinizi değil mi? İkramlarınız, kazanmalarınız, harcamalarınız konusunda kendi başınıza büyük büyük dertler açıp, sıkıntılara giriftar olmamış mısınız? Veya meselâ şu anda ihtiyaç dediğimiz, onsuz olmaz dediğimiz şeyler acaba gerçekten ihtiyaç mıydı da kendimizi onların zebunu yaparak sıkıntılara soktuk? Şu onsuz olmaz dediğimiz, hayatımıza kendi ellerimizle diktiğimiz âdetlerimiz, örflerimiz yönetmeliklerimiz bizi perişan etmiyor mu? Nice alışkanlıklarımızla sonunda kendi kendimizi çaresizlikler içine atmadık mı? Müslümanlık budur diye, Allah bu-nu istiyor diye, insanlar olmadık şeylerle başlarına belâlar satın almı-yorlar mı? Meselâ kitaptan önce, kitabı okumadan önce kitaplıkları dert edinmiyorlar mı? Aman efendim, çok kitaplarımız olsun, ilim yapacağız. Aman efendim, büyük evlerimiz olsun, sohbetler yaparız. Çok çok paramız olsun, hizmet eder, kulluk yaparız diyerek kendi kendilerini sıkıntılara sokmuyorlar mı? Yani birilerine bir şeyler anlatacaklar da yer mi bulamadılar? Allah’ın arzı geniş değil mi? Okuyacaklar da kitap mı bulamadılar? Kulluk yapacaklar da imkân mı bulamadılar? Allah’ın bizi sorumlu tutmadığı şeylerle niye boğuyoruz kendimizi? Vazgeçelim bu sevdalardan da, Allah bizi neyle sorumlu tut-muşsa, bize hangi sorumluluklar yüklemişse onların peşinde olalım, değilse kesinlikle bilelim ki çekemeyeceğiz. Unutmayalım ki, Allah bir kişinin cebindeki parası kadar ona yük yüklemektedir. Fakir birisi, zengin birisinin sorumluluğunu yüklenirse ezilmez mi bunun altında? Kendi çocuklarının eğitimiyle sorumluluğunu unutup, pek çok çocuğun eğitimiyle kendisini sorumlu hisseden kişi ezilmez mi bunun altında? Öyleyse sorumluluklarımızı Allah belirlesin. Bizler de şu anda kimi şeyleri bayraklaştırıyoruz. Meselâ kitabımızın kimi âyetlerini, kimi hükümlerini bayraklaştırıp ön plana çıkarmaya çalışıyoruz. Kimi Müslümanlar cumayı, kimileri devleti bayraklaştırıyorlar. Kimileri Dâr’ul Harp konusunu, kimileri cihad, kimileri cemaat, kimileri biat konusunu bayraklaştırıyorlar. Ön plana çıkardıkları bu konulara sonunda kendileri de riayet edemiyorlar. Sonunda iddialarını yemek zorunda kalıyorlar. Kitabın tüm âyetleri aynı değere sahip olduğu halde, onlardan kimilerini ön plana alıyor, ötekilerden farklı değer veriyorlar. Ama maalesef sonra da kendi verdikleri değere kendileri de riâyet edemiyorlar. Buradan anlıyoruz ki Allah’ın rızası ancak O’nun istediği şekilde, O’nun belirlediği yollarla kazanılabilir. Değilse insanlar Allah yasalarını bir tarafa bırakarak kendi kafalarından bir kısım ibadet şekilleri, bir kısım ilke ve prensipler belirleyerek onlarla Allah’ın rızasını asla kazanamazlar. “Ümmül mü’minin Ümm-i Abdillah Aişe-i Sıddıka (r.a) dan: Demiştir ki, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz Hazretleri şöyle buyurdu: “Her kim bizim işimizin (Yani dini-mizin) içinde ondan olmayan bir şeyi ona sokar (veya ortaya çıkarırsa) o merduttur.” Hadisi Buhâri ve Müslim birlikte rivâyet etmişlerdir. Müslim’in bir başka rivâyetiyse şöyledir: “Her kim bu dinimize uygun olmayan bir amel ya-parsa o ameli merduttur, kabul edilmez” (Buhâri, Kitabu’L Buyu 3/24) (Müslim, Kitabu’L Ekdiye 3/1343) (Ebu Dâvud, Kitabu’s Sünne 4/280) Allah’ın Resûlü buyuru ki kim ki bizim işimizden, bizim dinimiz-den olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa o merduttur, reddedilir. Bundan anlıyoruz ve inanıyoruz ki dinde söz sahibi Allah ve Resûlüdür. Ve yine anlıyoruz ve inanıyoruz ki din tamamlanmış ve kemale erdirilmiştir. Onun eksiği ve fazlalığı yoktur. Rasûlullah efendimizin hayatında din tamamlanmıştır ve artık ondan sonra bu dine ne ilave ne de çıkarımlar kabul edilmeyecektir. Mâide sûresinde de Rabbimiz bu hususu ortaya koymuştur: “Bugün, size dininizi bütünledim, üzerinize olan ni-metimi tamamladım, din olarak sizin için İslâmîyet'i beğendim.” (Mâide 3) Evet âyetten ve hadisten öğreniyoruz ki din tamamlanmıştır. Ve yine anlıyor ve iman ediyoruz ki insanlar bu dini yaşama konusunda mutlak sûrette Allah ve Resûlüne müracaat etmek zorundadırlar. Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine müracaat etmeden bu dine girmek de bu dini yaşamak da mümkün değildir. Allah’ın istediği bir kulluğu yaşamanın ve sonunda aksal gayemiz olan cennete rızaya ulaşmanın yolu Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine uygun amel işlemekten geçer. İşte bu din konusunda inanç olarak amel olarak dinde olmayan, dinin aslı olan kitap ve sünnette olmayan bir şey icat ve icra etmek bid’attir ve merduttur. Kitap ve sünnetin demediği her türlü inanç, ibâdet, fikir ve hareketlerin tümü uydurmadır. Dinin tümünü Allah’ın Resûlü yaşadığı için bu dinin tümüne birden sünnet diyebiliriz. Rasûlullah’ın bizzat yaptığı, söz olarak söylediği yahut da yapılıp söylenmesine izin verdiği şeylerin tümüne birden sünnet diyoruz. Yalnız bu anlamıyla sünnet din manasına kullanılmıştır. Yoksa öğle namazının sünneti ya da çocuklarımızı sünnet ettirme manasında anlaşılmamalıdır. İşte dinin tümü manasına kullanılan bu sünnet kabul ve ret açısından, iman ve inkar açısından ikiye ayrılır. Bir başka ifadeyle zaman ve miktarları belli olup olmaması açısından ikiye ayrılır. a: Vâcipler, b: Nâfileler. Vâcipler; mutlak sûrette yapılacak olanlardır. Yani yapılması ve yapılmaması kesin olanlardır. Meselâ namaz mutlaka kılınmalıdır. İçki mutlaka içilmeyecektir. Zekât mutlaka verilecek, faiz mutlaka terk edilecektir. İşte bu konuda değişiklik mutlak sûrette küfürdür. Çünkü miktarları ve zamanları bellidir bunların. Meselâ Ramazan orucu Ramazan ayında ve miktarınca tutulmalıdır. Zamanı ve miktarı belli olan bu ibâdetin zamanını değiştirip bir başka aya aktarmak veya miktarını değiştirmek küfürdür. Nâfilelere gelince bunlar zaman ve miktarları Allah tarafından belirlenmemiş Allah ve Resûlü tarafından serbest bırakılmış din bölümüdür. Yani zaman ve miktarları Allah ve Resûlü tarafından belirlenmemiş ve yapabildiğimiz kadar yapmamız istenen bölümler. Meselâ zekâtın dışında infak edin denmiş ama zaman ve miktarı belirtilmemiştir, yapabildiğiniz kadar infak edin denmiştir. Veya farz namazların dışında nâfile kılın ama yapabildiğiniz kadar. Zaman ve miktarı belirtilmemiştir. Allah’ı zikredin, Allah’ı tesbih edin, istiğfarda bulunun, kitap ve sünnetle ilgilenin ama yapabildiğiniz kadar denmiş zaman ve miktarları belli edilmemiştir. İşte zaman ve miktarları Allah tarafından belirlenmemiş bu nâfileleri de ikiye ayırıyoruz. a: Ya ibâdâtla ilgilidir bunlar, b: Yahut da edeple ilgilidir. Edeple ilgili olanlar Rasûlullah Efendimizin vaktini, miktarını ve şeklini kesin olarak tespit etmediği edep ve davranışlarla ilgili sünnetlerdir. Meselâ sabah kalkınca ne yiyeceğiz? Şekli adedi ve zamanı kesinlikle tespit edilmiş olan sabah namazının aksine sabah yemeği hususunda geniş alanlı bir emir verilmiştir. Yani sabah yemeğinde içki olmamalı israf olmamalı ama bu geniş çerçeve içinde helâl olanlardan şunun ya da bunun yenilmesi bid’at değil caizdir. Veya meselâ elle yenecek yerde çatalla, kaşıkla yemek veya oturarak yenilecek yerde masada yemek edebe müteallik bir mesele olduğu için bid’at değil belki edepsizliktir, edebe mugayir bir harekettir diyoruz. Meselâ ilmî ve teknik buluşlar, daha önce olmayan, Rasûlullah döneminde bulunmayan uçak gibi, tren gibi, arabaya binmek gibi bir takım teknik ve sınai gelişmeler bid’at değildir belki edepsizliktir. Yani Allah’ın Resûlü uçağa binmedi şimdi biz binersek buna bidat değil belki edebe mugayir bir iş diyebiliriz. Çünkü bunun ibâdetle her hangi bir ilgisi yoktur yani. Nâfilelerin ibâdâtla ilgili olanlara gelince işte bid’at buradadır. Bid’at işte burada söz konusudur. Din adına, kulluk adına, ibâdet adına Rasûlullah’tan sonra meydana gelen tüm noksanlık veya fazlalıkların adına bidat denir. Zira din adına bir hüküm koymak ancak Allah ve Resûlüne aittir. Din konusunda şârî Allah ve Resûlüdür. Onun içindir ki din konusunda bir başkasının her hangi bir ibâdet yolu geliştirip ihdas etmesine ihtiyaç yoktur. Az evvel de ifade ettiğim gibi Allah’ın bizi serbest bıraktığı zaman ve miktarını belirlemediği nâfilelerin ibâdet bölümüyle alâkalı kim yeni bir şey ihdas eder veya nâfilelerle ilgili zaman ve miktar belirlemeye kalkışırsa işte bu bid’attir ve haramdır. Çünkü ibâdetler konusunda şârî Allah ve Resûlüdür. Allah ve Resûlünün zaman ve miktarı konusunda bir şey buyurmadıkları bir konuda meselâ günde şu kadar la İlâhe illallah diyeceksin, şu kadar estağfirullah diyeceksin, şu kadar şunu okuyacaksın gibi zaman ve miktar belirleme bi’dattir ve bunu kişi din kabul eder, ibâdet kabul eder, yapmadığım zaman benim eksiktir inancıyla yaparsa o da bunu kendisine emredeni din vâzıı kabul etmiş bir bid’atçi olmaktan kendisini asla kurtaramaz. Bakın burada daha dün okuduğum Dârimî’nin Süneninden bir rivâyet nakledeyim. Ebu Musa El- Eş’arî (r.a.) Hz. derki bir gün Abdullah İbni Mes’ud’un yanına uğradım. Kendisine dedim ki: Ey Ebu Ab-durrahman! Biraz önce uğradığım mescitte çok yadırgadığım bir durum gördüm. İbni Mes’ud bana: Hayrola nedir o? dedi. Ben de ona dedim ki yaşarsan biraz sonra sen de göreceksin dedim ve kendisine gördüklerimi şöylece anlattım: Az evvel mescitte halkalar halinde oturmuş oldukları halde namazı bekleyen bir topluluk gördüm. Her halkada idareci bir adam ve halkadakilerin ellerinde de çakıl taşları vardı. Halkanın başındaki idareci onlara: “Yüz kere Allahu Ekber deyin!” di-yor, onlar da yüz defa Allahu Ekber diyorlardı. Yüz defa la İlâhe illallah deyin diyordu onlar da yüz defa la İlâhe illallah diyorlar. Yüz defa Sübhanallah deyin diyor onlar da yüz defa Sübhanallah diyorlardı de-dim. İbni Mes’ud bana dedi ki: Peki sen onlara ne dedin? Ben dedim ki senin görüşünü bekleyerek veya senin emrini bekleyerek onlara bir şey demedim dedim. İbni Mes’ud dedi ki: “Onlara kendi kötülüklerini sayıp hesap etmelerini ve böylece yaptıklarının kendilerinden hiçbir şey eksilmeyeceği konusunda garanti verseydin” dedi. Ve sonra hemen kalkıp mescide geldik. İbni Mes’ud o halkalardan birisinin başında durdu ve şöyle buyurdu: “Bu yaptığınızı gördüğüm şey de neyin nesidir?” dedi. Dediler ki: “Ey Eba Abdirrahman! Bunlar çakıl taşları. Biz onlarla Allahu Ekber, la İlâhe illallah deyişlerimizi sayıyoruz.” Bunun üzerine İbni Mes’ud onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size ey Ümmet-i Muhammed! Rasûlullah’ın ashabı hâlâ içinizde bolca bulunmaktadır! Sizler böyle ne çabuk helak oldunuz? İşte Rasûlullah’ın elbiseleri henüz eskimemiş! Kapları henüz kırılmamış! Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler kesinlikle ya Muhammed aleyhisselâ-m’ın dininden daha doğru bir din üzerindesiniz veya kesinlikle dinde bir sapıklık kapısı açmaktasınız.” deyince onlar dediler ki: “Vallahi ey Eba Abdirrahman, biz bu yaptıklarımızla başka değil sadece hayrı elde etmeyi murad etmiştik.” O da onların bu cevaplarına karşılık şöyle buyurdu: “Hayrı elde etmek isteyen niceleri vardır ki onu hiç elde edemeyeceklerdir. Zira din Rasûlullah’ın ortaya koyduğu dindir. Kimsenin onda olmayan bir şeyi ihdas etmeye de çıkarmaya da hakkı yoktur. Sizler bid’atçilerin da kendilerisiniz” diyerek onlardan yüz çevirdi. Hadiseyi bize anlatan râvi diyor ki vallahi bu halkalardaki bid’at-çilerin tamamını “Ennehrevan” olayında Haricilerin yanında bize karşı savaşırken gördüm der. (Sünen-i Dârimî 1/281) Evet demek ki nâfilelerin ibâdetle ilgili bölümü konusunda din belirlemeye kalkışmak ya da zaman ve miktar belirlemeye kalkışmak bid’attir. Bakın yine aynı eserde Ebu Ya’lâ haber verip dedi ki, bize El-A’meş Habibden, o da Ebu Abdurrahmandan naklen rivâyet etti ki o şöyle dedi: Ey Allah’ın kulları! Sünnete uyunuz, bid’atlerden sakınınız. Zira dinde uyulması gereken şeylerin tamamının tespiti sizin adınıza yapılmıştır buyurdu. (a.g.e: 1/284) Veya meselâ din adına, kulluk adına, dindarlık olsun diye bazı mubah ve helâlleri tek etmek dini bir amel özelliği taşıdığından bid’-attir. Ama harama düşmemek için bazı şüphelilerden kaçınmak bid’at değildir. Bunlar ehl-i takvanın özellikleridir. Ancak caiz ve helâl olan bir şeyi dindarlık olsun diye tek eden kişi şârîi Teâlâya karşı geliyor demektir ki bu bid’at ve sapıklıktır. Meselâ dindarlık olsun diye geceleri uyumayı, gündüzleri yiyip içmeyi veya evlenmeyi tek etmek de bid’attir. Bu konuda Rasûlullah efendimizin men edici hadisleri vardır. Ama tedeyyün yani dindarlık niyetiyle olmayan terkler bid’at değildir belki emre muhalefettir. Eğer vacibe muhalefet edilmişse günah işlenmiş olur. Mubahlara muhalefet edilmişse bir günah işlenmiş olmaz. Peki acaba bid’atlere yönelen kişi ne adına bu işi yapıyor? Dindarlık adınaysa buna gerek yoktur. Çünkü şeriata tazim şeriat esaslarının meşru bir şekilde uygulanmasıyla mümkündür. Şeriata fazlalık ya da ondan eksiltmekle şeriata saygı mümkün değildir. Bakın Kasas sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Allah zâlim milleti şüphesiz ki doğru yola eriştirmez.” (Kasas 50) Allah’ın Resûlü de bu hususu anlatırken bir başka hadislerinde şöyle buyurur: “Sizden hiç biriniz arzuları benim getirdiğim dine uymadıkça müslüman olamazsınız.” (İmam Nevevî, Hadis-i Erbain 41 nolu hadis) Evet bu âyet ve hadislerden anlıyoruz ki bid’at kitap ve sünnete karşı gelişi özelliğiyle sırat-ı müstakimden sapmadır. Zira bid’at tam ve kamil olan İslâm şeriatında noksanlık veya fazlalık iddiası taşımaktadır. Ya da başka bir ifadeyle bid’at kanun koyuculukta, şârîlik konusunda iddia sahibi olmaktır. Şeriatı eksik ya da fazla kabul ederek ve-ya şeriatı beğenmeyerek şeriat koyuculuğu iddiası taşımaktadır. Tamam dini Allah bilir ama biz de biliriz demektir ki bunu bilerek yapan kişinin küfrüne hükmedilir. Bid’atte aşırılık söz konusudur. Kraldan fazla kralcılık söz konusudur. Dinde aşırı giderek şer-i şerifin yetindiğiyle yetinmemek ve onu azımsamak gibi bir mana yatmaktadır bunun altında. Bir başka deyişle müslümanlıktan fazla müslümanlık iddiası yatmaktadır bid’at-lerin altında. Bu kişiyi hem yorar hem de sonunda dinden uzaklaştırır. Ebu Kılabe (r.a) anlatıyor: Öldüğü ana kadar sürekli oruç tutmuş olan annesinin cenaze namazını kıldırması için bir adam Rasû-lullah efendimize müracaatta bulundu. Allah’ın Resûlü böyle sürekli oruç tutan birisi ne oruç tutmuştur ne de iftar etmiştir buyurarak oradan uzaklaştı ve cenaze namazını kıldırmadı. (Musannef 9/212) Buhâri ve Müslim’in rivâyet ettiği bir hadislerinde yine Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Sürekli oruç tutan kişi hiç oruç tutmamıştır” (Buhâri, savm 57, Müslim, savm 186) Yılın tümünü oruçlu geçiren kimse hiç oruç tutmamıştır. Üç aylar diye bizim toplumun tutmaya çalıştığı oruç da sünnette yeri olmayan bir şeydir. Rasûlullah efendimizin bir başka hadislerinden öğreniyoruz ki “Savm-ı Dâvud” diye tesmiye edilen bir gün tutmak, bir gün yemek türünde senenin yarısını oruçlu geçirmenin dışında oruç yoktur. Çünkü dinde aslolan prensiptir. Ne fazlalık ne eksiklik yapmadan dinin prensiplerine uymak dindir. Şeriata saygı şer’i olanı yapmakla mümkündür. Şeriata tebeiyyet sınırlarını kitap ve sünnetin belirlediği sırat-ı müstakimde olmaktır. Hiç kimse dinin sınırlarını ayarlama hakkına sahip değildir. Hiç kimse kafasına göre müslüman olma yetkisine sahip değildir. Aksi halde sapıklık yolu açılmış olur. Herkes kendi kafasından bir din ihdas ederse din ortadan kalkar ve her şey birbirine karışır. Kimsenin buna hakkı yoktur. Bakın Rabbimiz bu hususu anlatırken Âl-i İmrân sûresinde şöyle buyurur: “Kim İslâmîyet'ten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O, âhirette de kaybedenlerdendir.” (Âl-i İmrân 85) Ama şeriatın belirlediklerini şeriatın belirlediği biçimde yaşayanlar da mutlak sûrette cennete gideceklerdir. Bakın Buhâri’nin Kita-bu’l İman bölümünde anlattığı bir olay vardır. Sahâbeden Talha Bin Ubeydullah efendimizin anlattığına göre bir gün Necd ülkesinden Re-sûlullah Efendimizin huzuruna saçı sakalı ağarmış ve bir birine karışmış bir adam geldi ve Allah’ın Resûlüne İslâm’ın ne olduğunu sordu. Allah’ın Resûlü ona: “Bir gün ve gecede beş vakit namaz” buyurdu. Bunun üzerine adam dedi ki ey Allah’ın Resûlü bundan başka yapmam gereken bir şey var mıdır? dedi. Allah’ın Resûlü: “Hayır, ancak kendiliğinden kılman müstesnadır” buyurdu. Sonra Allah’ın Resûlü: “Ramazan orucunu tutmandır” buyurdu. Adam: Peki bundan başka tutacağım oruç var mıdır? dedi. Rasûlullah: “Hayır, ancak kendiliğinden ibâdet kastıyla tutacakların müstesnadır” buyurdu. Daha sonra Allah’ın Resûlü zekâtı söyledi. Adam: Tamam onu da anladım, bunun dışında malımdan vereceğim bir şey var mı dedi. Rasûlullah: “Hayır ancak kendiliğinden yapacağın yardımlar müstesnadır” buyurdu. Bundan sonra adam dönüp gitti. Giderken de şöyle diyordu: Vallahi bu öğrendiklerimden ne fazla yaparım ne de noksan. Bunu duyan Allah’ın Resûlü de: “Eğer doğru söylediyse bu adam kurtuldu” buyurdu. (Buhâri, Kitabu’l iman, 1/17) (Müslim, K.iman 1/40) Evet ne fazlalık ne eksiklik, önemli olan şeriatın belirlediği sınırlara riâyet etmektir. Abdullah İbni Abbas efendimiz diyor ki: Bir gün Allah’ın Resûlü ashabıyla birlikte otururken yakıcı güneşin altında ayakta duran bir adam gördü. Bu adam böyle ne yapıyor diye çevresindekilere sorunca dediler ki: Ey Allah’ın Resûlü bu adam İsrail isimli bir şahıstır. Dindarlık olsun diye oturmamayı, gölgelenmemeyi, konuşmamayı ve oruç tutmayı kendisine nezir etmiştir dediler. Bunu duyan Allah’ın Resûlü buyurdular ki: “Söyleyin ona, konuşsun, gölgeye çekilsin, otursun ve orucunu devam ettirsin” (Buhâri, K. Eyman 7/234) Yine Müslim’in rivâyetinde Hz. Ayşe annemizden Resûlullah’ın günlük ve gecelik ibâdetlerini sorup öğrendikten sonra kendilerine gece uykusunu haram kılan, sürekli gündüz orucunu ve evlenmemeyi nezreden kimseleri Allah’ın Resûlünün bundan men ettiğini biliyoruz. (Müslim, K. Nikâh 2/1020) Meselâ bir şey yapıyoruz. Bakıyoruz ki yaptığımız bu işi Rasû-lullah yapmamış, sahâbe-i kiram efendilerimiz de yapmamış. Efendim ben bunu fazladan yapıyorum. Fazladan yapmak kötümü yani? Zamanım ki var yaparım demek lüzumsuzluktur. Çünkü şeriatın kâfi gör-düğünü kâfi görmeyen kişi mübtedidir, şeriata tabi olmuş birisi değildir. Şeriatın getirdiğiyle tatmin olmamak daha ileriki safhalarda haramı helâl helâlı da haram görme gibi bir neticeye götürür insanı ki bu da küfrün da kendisidir. Nedense bizde haramı helâl sayan kişinin küfrüne hükmedilir de helâlı durup dururken haram saymaya kalkan kişinin küfrüne hükmedilmez. Halbuki İbni Abbas efendimizden rivâyet edildiğine göre helâlleri haram sayan kişi de aynen haramları helâl kabul eden gibidir. Belki bazıları az evvel de ifade ettiğim gibi takva sebebiyle ya da haramlara düşmeme sebebiyle bazı mubahları bazı helâlleri tek edebilir, ama bu onları haram kabul etme adına olursa küfürdür. Şunu unutmayalım ki ihdas edilen her bir bid’at bir sünnetin yok olması yok edilmesi anlamına gelmektedir. Bunun tehlikesine dikkat çeken İbni Mes’ud efendimiz buyurur ki: “Nebinizin sünnetini tek ettiniz mi kaydınız gitti de-mektir.” (Ebu Dâvud, salât 46) Onun içindir ki bid’atle amel sünneti tek etmekten daha teh-likelidir. Ama biliyoruz ki bid’atler sadece ibâdetler konusunda olmamıştır. Kur’an ve sünnetle tespit edilmiş iman esasları üzerinde, itikad esasları üzerinde de bid’atler zuhur etmiştir. İtikatta, inançta ortaya çıkan Kur’an ve sünnet dışı tüm anlayışlar kesinlikle bid’attir ve daha önce de söylemeye çalıştığım gibi bu tür bid’atler kesinlikle küfürdür. İnsanın insana, insanın kendi kendisine tapınması anlamına gelen Demokrasi gibi, hayatı parçalayıp hayatın bazı birimlerine Allah’ı bazı bölümlerine de Allah’tan başkalarını karıştırma anlamına gelen laiklik gibi, dünya ve âhiretin ayrılığı gibi, din işleriyle dünya işlerinin ayrılığı gibi tüm inanışlar da bidattir ve küfürdür. İbâdetlerdeki bid’atler, sapıklıklar öncekilerden yani itikad konusundaki bid’atlerden bir derece hafif olmakla beraber özellikle mü-ekked sünnetlerle çatışmaları halinde münker ve sapıklık hükmüne girmektedir. Kimileri bid’at-ı hasene bid’at-ı seyyie, yani güzel bid’at çirkin bid’atler diye bid’atleri ikiye ayırmaya çalışmışlarsa da bid’atın iyisi kötüsü olmaz. Dinde olmayıp da sonradan din adına ortaya çıkan her şey, her uygulama o konuda hayata yön veren bir sünneti ortadan kaldırdığı için merduttur. Aynı şekilde bid’atleri bilmeden yapmak mazeret sebebi değildir. Çünkü müslümanım diyen kişinin dinini, dininin pratiği olan sünneti bilmek tanımak zorundadır. Tabi bid’atleri din zannedip onları uygulamaya çalışanların yanında o bid’atleri ihdas edip ortaya atanların cezaları çok daha büyüktür. Tüm müslümanların bid’atlerle mücadele etmeleri dinin emridir. Bid’atlerle mücadele gerçekten çok zorlu bir mücadeledir. Bu konuda en büyük görev şüphesiz ki âlimlere düşmektedir. Zaten bid’at-lerin yayılmasında en büyük yardımcı faktör âlimlerin yaptıklarının sözlerine uymaması, inançlarıyla hayatlarının farklı olmasıdır. Bu da cahillerin yanılmalarına sebep olmaktadır. Âlimlerin hayatlarında gördükleri bozuklukları din zanneden insanlar da onlara sarılmakta ve böylece dinde olmayan bid’atler süratlice yayılma imkânı bulmaktadır. Ya da din dışı yorumlara, din dışı uygulamalara bilenlerin ses çıkarmamaları, bid’atlere göz yummaları bid’atlerin yayılmasına sebep olmaktadır. Halbuki bid’atlere müsamaha etmek kötülüğün güzel görülmesine, bid’atlerin sevapmış gibi yapılmasına ve sapıklıkların dev adımlarla artmasına sebep olmaktadır. Onun için âlimlerin bu konuda veballeri çok büyüktür. Bilenlerden pek çoğunun bid’atler karşısında susup onlardan çok azının bid’atlerin üzerine gitmesi bu konudaki mücadeleyi etkisiz hale getirecektir. Meselâ bir adamda bir davranış görülür. Din konusunda bilgi sahibi olmayan, kitap ve sünneti tanımayan insanlar, dinlerini kaynaklarından öğrenmeye yanaşmadıkları için hep akılları birilerinin cebinde olan insanlar: Eğer bu dinde olmasaydı elbette bunu hoca efendi yapmazdı. Eğer bunda bir hikmet olmasaydı şeyh efendi böyle buyurmazdı. Eğer bunu yapmak hak olmasaydı filan zat bunu yapmazdı diyecek insanlar ve ona sahipleneceklerdir. Bilenlerden bir kaçı bunun bir bid’at olduğunu ortaya koyunca da: Sen de kim oluyorsun ki bunun bid’at olduğunu söylüyorsun? Biz büyüklerimizden böyle gördük, diyerek insanlar sünnete göstermeleri gereken bağlılığı bidatlere göstermeye kalkışacaklar. Sanki dinlerini savunuyorlarmış gibi peygamberlerinin uygulamalarına sarılıyorlarmış gibi din dışı bir uygulamayı savunmaya çalışacaklardır. Ama buna rağmen yine de bilenler bid’atlerle mücadelelerini sürdürmek zorundadırlar. Çünkü bakın Tirmizî’deki bir hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Bid’atlere dalmış bir toplum içinde sünnet taraftarları tıpkı garipler gibidirler. Garipler; insanların tek ederek veya değiştirerek öldürdükleri sünnetleri ihya eden kimselerdir” (Tirmizî, İman 13) Tabii bid’atler din konusunda olduğu için ziyadesiyle bid’atleri mescidlerde, ibâdethanelerde görmek mümkün olacaktır. Şatıbi El’İ’tisam isimli eserinde derki: Allah’ın mescidlerinde söndürmeye gücümün yetmeyeceği bir yangını görmem bence orada düzeltmeye gücümün yetmeyeceği bid’atleri görmemden çok daha iyidir. Yani diyor ki bir mescidin yanıp kül olması o mescidlerin bidatlere sahne olmasından daha hayırlıdır. Evet bugün maalesef mescid-lerimiz bid’atlerin istilası altındadır. Rabbim bu ümmete basîret versin. Bu ümmete dinleriyle yakından tanışmayı, kitapları ve peygamberlerinin sünnetiyle yakından tanışıp dinlerini bu iki temel kaynaktan alacak hale gelmeyi nasip ve mukadder kılsın inşallah. Şu anda kitaplarını ve peygamberlerini tanımayan bu insanlar şu anda verdikleri bid’atlere sarılma kavgası ye-rine sünnetlere sarılma, kitaba tutunma kavgası içine girecekler ve tüm hayatlarını Kur’an ve sünnet kılıcıyla yargılama imkânı bulacaklardır inşallah. Allah yardımcımız olsun. Bu adamlar Allah’ın rızasını kazanmak için, Allah kendilerine emretmediği halde, Allah öngörmediği halde kendi kendilerine bir ruhbanlık anlayışı, bir ruhbanlık yolu ihdas ettiler. Ondan sonra hakkıyla onun gerçek manasını da gözetemediler. İslâm’da dünya hayatından soyutlanmak, toplumu terk edip inzivaya çekilmek sadece Ra-mazanın son on gününde itikafa girmek şeklinde müsaadesini bul-maktadır. Bunun dışında bu dinin ruhbanlığı, Allah yolunda cihaddır. Rabbimiz âyetin sonunda, “Ama onların içlerinde inanmış olan kimselere, hayatlarını Allah’ın ve O’nun elçisi Îsâ’nın (a.s) istediği gibi düzenleyenlere, sorumluluklarını İslâm’ın istediği gibi ayarlayanlara ecirlerini verdik. Lâkin onlardan çoğu yoldan çıkmışlardır” buyuruyor. Evet, İslâm’ın ölçülerini bozmayanlar mükafatlandırılmışlardır. Öyley-se: