2. “Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur; diriltir, öldürür. O, her şeye Kâdir’dir.” Gökyüzü ve yeryüzünün mülkü O’nundur. Mülk O’nundur. Mülke konu ne varsa hepsi O’nundur. Hani benim, senin, dedikleriniz var ya bunların hepsinin sahibi O’dur. Benim evim, benim cebim, benim param dedikleriniz, ya da görmediğiniz şeylere de mâlikiyet iddiasındasınız ya. Benim fikrim, benim zikrim, benim çevrem, benim aklım, benim sevgim, benim menfaatim dediğiniz şeylerin hepsi de Allah’ın-dır. Mülk tamamıyla Allah’ındır. Eğer öyle olmasaydı şu mülkü bu kadar kolay kullanabilir miydik? Bu mülk başkalarının elinde olmuş olsaydı, bu kadar cömert verirler miydi onu bize? Elhamdülillah ki mülk O’nun elindedir. Öyle olmasaydı, bu mülk insanların elinde olsaydı onlar bunu bize bu kadar cömertçe sunmaz, işimizi bitirirlerdi. Bir adam kendisine ait olan bir ev, bahçe ya da bir tarlada sizin namaz kılmanıza razı olmazsa, orada kıldığınız namaz makbul değildir. Caiz değildir bu namaz. Allah’ın mülkünde yaşayın, O’nun mülkünü kullanın, sonra da başkalarının kılıcını sallayın, ayıp değil mi bu? Allah’ın arzında yaşayın, Allah’ın havasını, suyunu kullanın, Allah’ın meyvelerinden, sebzelerinden yiyin için, sonra da kalkın başkalarına kulluk edin, yakışır mı bu? Allah’ın mülkünde yaşayın ama hayatınızda Allah’a söz hakkı tanımayın. Allah’ın mülkünden istifade edin, ama Allah’ın yasalarını değil de başkalarının yasalarını uygulayın, olacak şey mi bu? Mülk O’nunsa, mülkünde söz hakkı da O’nundur. Mülk O’-nunsa, mülküne yasa koyma hakkı da, egemenlik hakkı da elbette O’nun olmalıdır. Kullarına hayat programı, yaşam biçimi belirleme hakkı da elbette O’na ait olacaktır. “Ukalâlığın gereği yok!” diyor Allah, “hayatınızı Ben verdim!” Onu elinizden alırım da! Hayatı Ben veriyorum, onu birilerinden almadınız. Bir yerlerden bulmadınız onu. Analarınız vermedi onu, babalarınızdan da almadınız. Laboratuarlarda, ya da onu şu içine gömdüğünüz dükkanlarınızda, bürolarınızda iş yerlerinizde de bulmadınız.” Hayatın kaynağı Allah’tır. Hayatı var eden Allah’tır. Biz hayatımızı Allah’a borçluyuz. O var ettiği için bizler varız. Bize yaşayın dediği için şu anda yaşıyoruz. Devam edin dediği için ölmüyoruz. Her tür hayatın, her tür diriliğin, dirilişin kaynağı Allah’tır, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Dirilten ve öldürendir Allah. Hayatı veren de, alan da O’dur. Başka hiç kimseye minnet duymanıza gerek yoktur bu konuda. Hayatınız ve ölümünüz konusunda tek yetkili Allah’tır. Öyleyse insanlar hayatı kendilerinin zannedip yanılgılara düşmek yerine onu hep Allah’ın bilsinler. Hayatı hep Allah’tan bilsinler. Bu hayatımı Allah verdi desinler. Bunu desinler ama Allah’ın verdiğini tamam unuttu gitti, bende kaldı zannederek te yanlışa düşmesinler çün-kü verdiğini alan da, alacak olan da O’dur. Gerçi Rabbimiz bunu her gün hayatımızda gösteriyor. Uykumuzda gösteriyor, uykuya dalıyor ölüyoruz, sonra tekrar diriltiyor. Hz. Ömer gibi ölüm konusunda çok titiz davranan Müslümanların, hayatlarında bunu çok hoş sembolize ettiklerini görüyoruz. Lezzetleri yok eden ölümü bu denli hatırında canlı tutarak kendilerini kontrol edenlerin günaha dalmaları ne kadar azalır değil mi? Bu durum onları ne kadar güzel Müslüman eder değil mi? Öyleyse bizler de böyle olmaya çalışalım. Zaten ölümün ve hayatın manası bizim imtihanımız içindir. Biz imtihandayız şu anda ve bunu bir an bile hatırımızdan çıkarmamalıyız. Peki gerçek mi bu? Yani yapabilir mi Allah bunu? Dilediğini diriltebilir, dilediğini dilediği zaman öldürebilir mi Allah? Tabii: İki manası var bunun: 1- Kâdir. Her şeye Kâdirdir Allah. Her şeye güç yetirendir. Mutlak güç ve kudret sahibidir. Dediği dedik olandır, gücüne, kuvvetine sınır yoktur. Her istediğini murad edip yapabilmeye güç yetirendir. 2- Kâdir. Her şeye Kâdirdir Allah. Her şeyi takdir edendir. Takdir yetkisine sahip olan demektir. Her konunun ölçüsünü ortaya koyandır. Her şeyin ölçütünü ortaya koyandır. Hayatın ölçüsünü ortaya koymada tek yetkilidir. Kimin ne zaman doğacağını, kimin ne zaman öleceğini, neyle imtihan edileceğini, kimin malı, mülkü olacağını, ne kazanacağını, neleri kaybedeceğini takdir edendir. Hayatın, kılık-kıyafetin, kazanmanın, harcamanın, hukukun, eğitimin, haramın, helâlin, yemenin, içmenin, evlenmenin, boşanmanın, erkek-kadın ilişkilerinin, sevginin, hürmetin, korkmanın ölçüsünü, kısaca insanla ilgili hayatın her alanının ölçüsünü va’z eden Allah’tır. Peki Allah’tan başka ölçü koyma yetkisine sahip olanlar var mıdır? Bunu ikiye ayırıyoruz: 1- Allah’ın serbest bıraktığı alanlarda izin verdiği için ölçü koyanlar. Allah’ın iznini, Allah’ın o konudaki ölçüsünü bilerek ölçü koyanlar. 2- Allah’ın serbest bırakmadığı, izin vermediği alanlarda, Allah’ın ölçüsüne rağmen, Allah’ın ölçüsüne ters bir vaziyette ölçü koymaya çalışanlar. Yani ölçü koyma konusunda Allah’la yarışanlar, Allah’a kafa tutmaya, akıl vermeye, Allah karşısında güç iddiasında, bilgi iddiasında bulunanlar… Soruyoruz şimdi, ölçüyü nerden alıyorsunuz? Hayatınızın ölçüsünü kimden alıyorsunuz? Hangi konunun ölçüsünde kime müracaat ediyorsunuz? Kılık-kıyafetinizin ölçüsünü kim belirliyor? Hukukunuzun, eğitiminizin, sosyal ve siyasal yapılanmalarınızın, erkek-kadın ilişkilerinizin ölçüsünü Allah mı belirliyor yoksa başkaları mı? Hayatınızın her bir alanının ölçüsünü va’z eden Allah mı yoksa başkaları mı? Hayatınızın ölçüsünü kime soruyorsunuz? Kimlere müracaat ediyorsunuz? Ev yaptıracağız, mühendise; arsa alacağız, emlakçıya; mîde ağrıyor, doktora; mal paylaşacağız, avukata; hattâ adres arıyoruz, postacıya soruyoruz. Allah’a hiç sormuyoruz. Adresi de mi Allah’a soracağız? Elbette. Bu adresi aramam meşru mu, değil mi? Bunu önce Allah’a soracaktık. Bugün maalesef Müslümanlar problemlerini Allah’a sormuyorlar. Hayat programları konusunda Allah’a, Allah’ın kitabına, Allah’ın elçisinin sünnetine müracaat etmiyor, sormuyorlar. Bunun iki sebebi var: 1- Ya Allah’a sordukları zaman önceden O’nun o konuda ne diyeceğini bildikleri için sormak istemiyorlar. “Allah’a sorarsak O’nun ne diyeceğini biliyoruz, O’nun dediğini duyunca yapsak olmaz, yapmasak olmaz, en iyisi huzurumuzu kaçırmamak için hiç sormayalım O’na” diyorlar ve kendi bildikleri gibi bir hayat yaşamaya devam ediyorlar. 2- Ya da onun da Allah’a sorulup sorulmayacağı konusunda, Allah’ın ona da karışıp karışmayacağı konusunda bilgi yanlışlığı içinde oldukları için hayatlarının o birimini Allah’a sormuyorlar. Yahu bu da Allah’a sorulur mu? der ve onun da Allah’a sorulacağının farkında olmazlar. Boşanırlar sormazlar, evlenirler sormazlar, dükkan açarlar sormazlar, meslek seçerler sormazlar, hukuk yaparlar sormazlar, düzen kurarlar sormazlar, giyinirler sormazlar, kazanırlar sormazlar… Niye? “Yahu bu da Allah’a sorulur mu?” diyorlar. Oysa az evvel söyledi Rabbimiz, en iyi bilen Allah’tır. Mutlak bilen Allah’tır. Bilginin, hikmetin kaynağı O’dur. Her şeyden haberdar olan Allah iken, insanlar O’na sormuyorlar da hep başkalarına soruyorlar. Niye? Yanlış bilgilenmişler de ondan. Allah’ın hayata karıştığını bilmiyorlar da ondan. Allah’ın insan hayatına karışma yetkisine karşı çıkıyorlar. Tarihte Aristo ekolüdür bu. Demokrasinin temeli de buna dayanır. Allah dünyayı yaratmış, sonra yarattığı dünyaya dönüp şöyle bir bakmış, dünya demiş, denî demiş, değmez demiş ve salıvermiş. “Ne haliniz varsa kendiniz görün, Benden bu kadar. Ben dünyayı yarattım ve işim bitti. Bundan sonra ne yaparsanız yapın. Nasıl yaşarsanız yaşayın” demiş ve dünya ile ilgilenmekten istinkâf etmiş. Onun içindir ki Allah hayata karışmaz. Allah vahiy göndermez. Allah elçi seçmez, ona arzularını bildirmez. Yaratıcı olarak Allah var ama yaratıklarına karışıcı olarak Allah yok diye bir felsefe geliştirmişler. Yaratıcı olarak Allah var ama hayata karışıcı olarak, kitap ve peygamber gönderici olarak, hayat programı belirleyici olarak Allah yok diye demokratik bir sistem geliştirmişler. Dünyayı biz idare ederiz, hukuku biz yaparız, hayatı biz düzenleriz, keyfimize göre hareket ederiz, Allah hiç bir şeye karışmaz mantığı… Zaten tüm demokratik ülkelerin Allah’ı, Aristo’nun Allah’ıdır. Dünyayı yaratmış ve arkasından yorulup dinlenmeye çekilmiş veya onu beğenmeyerek, onunla ilgilenmeyerek onun idaresini bize bırakan, onun idaresiyle alâkalı ne kitap, ne peygamber, ne vahiy göndermeyen bir Allah. Öyle değil mi? Şu anda hayatımızın hangi alanını Allah’a soruyoruz? Halbuki Allah herkesten daha yakındır bize. Allah en bilendir, mutlak bilendir. Önce Allah’a bir sorun, bu okulda okuyayım mı, okumayayım mı ya Rabbi? Bu mesleği seçeyim mi, seçmeyeyim mi? Burada çalışayım mı, çalışmayayım mı? Şu kıyafeti giyeyim mi, giymeyeyim mi? Böyle bir hukuktan, böyle bir eğitimden razı mısın, değil misin ya Rabbi? Önce bir soralım Allah’a. Biz öyle yapmıyoruz da, ya Rabbi ben onu sormuyorum sana da, ben düşündüm taşındım ve bu işi yapmayı uygun gördüm. Sen bunun yolunu tarif et bana demeye, Allah’ı şartlandırmaya, Allah’a akıl vermeye çalışıyoruz. Böyle yapan kişi Allah’a sormuyor da, O’na yol gösterme küstahlığında bulunuyor demektir. Bir de şöyle soruyoruz Allah’a: Efendim ben Allah’a sordum da dükkanı açtıktan sonra sordum. Sordum Allah’a sormayı da, mesleği seçtikten sonra sordum. Düğünü yaptıktan, okulu bitirdikten, işe başladıktan, hanımı boşadıktan, hayatı yaşadıktan sonra sordum. Yooo!! Öyle değil.