7. “Ey İnsanlar! Allah’a ve peygamberine inanın; sizi halef kıldığı şeylerden sarf edin; aranızdan, inanıp da sarf eden kimselere büyük ecir vardır.” İşte bu Allah’a inanın. İşte böylece kendisini tanıtan Allah’a ve O’nun Resûlü’ne inanın! Peki nasıl bir Allah’a inanacağız? Allah kendini nasıl anlattı? Sadece bu sûreyle hatırlayın: Göklerde ve yerde tesbih edilen bir Allah. Göktekilerin ve yerdekilerin sürekli tesbih ettikleri bir Allah. Mülke sahip olan, mülk elinde olan bir Allah... Her şeye Kâdir olan, her şeyi Kâdir olan bir Allah... Evvel olan, Âhir olan, Zâhir olan, Bâtın olan bir Allah... Her şeyi bilen, bilgisi mutlak olan, gökleri ve yeri yaratan, bizim yanı başımızda olan, biz neredeysek orada olan bir Allah... Gündüze, geceye etkin olan, egemen olan bir Allah. İşte bu Allah’a inanın ve gönderdiği elçiyi de kabul edin. Allah’a inanın ama o Allah’ın peygamberleri de var. Onlara da inanın. “Ben inanırım Allah’a, ama bu Allah’ın meleklerine inanmam. Melekleri olmayan bir Allah’a inanırım ben. Peygamberler görevlendirmeyen, kitabı olmayan, arzu ve yasaklarını bana bildirmeyen, benim hayatıma karışmayan ve yarın beni hesaba, kitaba çekmeyecek olan bir Allah kabul ederim ben. İşte böyle bir Allah’a iman etmek is-tiyorum” demeye kimin yetkisi var? Şimdi böyle inandığını iddia eden kişinin inandığı Allah, Kur’an’da kendisini bize tanıtan Allah olur mu? Olmaz değil mi? Adam kendi kafasından düşleyip şekillendirdiği bir Allah’a inanmıştır. Şimdi bu âyeti çoklarının yaptığı gibi cımbızla buradan söküp, sûre bütünlüğünden koparıp anlamaya kalkarsanız, o zaman mânâ çok basitleşiverecektir. “Allah’a inanın!” “Efendim zaten inanıyoruz biz! Nereden çıktı bu? İnanmış insanlara bir daha inanın demenin ne manası var? Peki nasıl bir Allah’a inanıyorsunuz? İşte abdest isteyen, namaz isteyen, oruç isteyen, bunun dışında hayata fazla karışmayan, dünyayı yaratmış, yorulmuş, dinlenmeye çekilmiş, dünya işlerinden fazla anlamayan, kendi dünyasına çekilmiş bir Allah’a inanıyoruz” derler. Buraya kadar tanıtılan, sürekli bizimle beraber olan, sürekli bizden bir şeyler bekleyen, sürekli bizden kulluk isteyen, hüküm sahibi, hâkimiyet sahibi olan, hükmünde, hâkimiyetinde ortağa asla rızası olmayan, yani kullarını kendisinden başkalarına itaat konusunda, kendisinden başkalarını dinleme konusunda soğanın dişisinden bile kıskanan bir Allah... Azîz olan, yenilmez ve yanılmaz olan bir Allah... Öyle değil mi? Kendini tanıttı, sonra da buyurdu ki, “işte böylece tanıtılan bir Allah’a inanın!” “İnanıyoruz!” diyecektir insanlar. Ama nasıl bir Allah’a inandığımız ve nasıl inandığımız önemlidir. “Peki tamam inandım. Bundan sonra ne olacak? Bu imanın neyi gerektirecek? Acaba benden ne ister bu inandığım Allah? Acaba nasıl bir kulluk ister benden bu Allah? Ya da bana bir şeyler dedi mi acaba bu Allah?” demeyin sakın, çünkü Resûlü de vardır O’nun. İlk inanan siz değilsiniz. Sizden önce Rasulullah inandı. Sizden önce Ra-sulullah O’na kulluk yaptı. Yani Resûlü vasıtasıyla size bir şeyler dedi Allah. Öyleyse Resûlü’ne de inanın. Resul, Allah’ın, kullarının hayatına karışmasında odak noktadır. Yani Allah: “Ben insanların hayatına karışacağım! Bu konuda seni odak nokta seçtim! İnsanların hayatına karışma konusunda seni sözcü seçtim! Sen bu konuda benim sözcülüğümü yapacaksın!” diye peygamber göndermiştir. İşte Peygamberin fonksiyonu, misyonu budur. Peygamberi kabul demek, Allah’ın insan hayatına karışırlılığını kabul demektir. Peygamberi reddetmek de, Allah’ın insan hayatına karışmasını reddetmek demektir. Peygamberi kabul etmek, onun kulluğunun, teslimiyetinin örnekliliğini kabul etmek demektir. İşte böylece peygamberine de iman edin. Sonra: “Bir de size harcama yetkisi verdiği şeylerden infak edin.” Allah’ın sizi halef kıldığı şeylerden infak edin. Halef kılmak, birinin arkasından ötekisinin gelmesi demektir. Düşünün, bir vakitler bu mal, mülk Âd’ındı, sonra Semûd’un, sonra Medyen’in, sonra Tubba’nın, sonra Emevi’nin, Abbasî’nin oldu, sonra Selçuklunun, Osmanlının oldu. Sonra dedenin babasının, sonra ananın kocasının, sonra da sana intikal etti. Yarın da bir başkasına intikal edecek. Öyleyse infak et! Çünkü sende de kalmayacak. Halefi böyle anlıyoruz. Dedemin babasının dedesinden kalmadı mı bu tarla bana? Ya da yeryüzünde ilk insandan bu yana elde edilen altınlar, gümüşler bize intikal etmedi mi? Bunlar hep nesillerden nesillere devredilmedi mi? Öyle olmayıp ta yüz yıllardır insanlar kendi bulduklarını, kendi kazandıklarını kendileriyle birlikte alıp gitselerdi ne kalırdı bize? O evler, o arabalar, o atlar, o altınlar, gümüşler, inciler, yakutlar onlardan bize intikal etmiyor mu? Bizden de başkalarına intikal edecek elbette. İşte Rabbimiz buyuruyor ki, “haydi Rabbinizin sizi halef kıldıklarından infak edin. Haydi Benim verdiklerimi Benim yolumda harcayın.” İnfak, zekâttan ayrı bir şeydir. İnfak, Allah sana ne verdiyse ondan vermendir. Allah’ın sana verdiklerini Allah’ın kullarıyla paylaşmandır. Sana hangi imkânı tanımışsa, onu başkalarına aktarmandır. Ne verdi Allah? Bilgi mi verdi? Basiret mi verdi? Görüş mü? Zeka mı verdi? Mal mı verdi? El mi verdi? Dil mi verdi? Ondan başkalarını istifade ettirmenin adına infak denir. Hattâ doğurabilecek sıhhat mı verdi? O fonksiyonu icrâ da infaktır. İnfakın ölçüsü yoktur. En alt taban ölçü milyarda milyon, milyonda birdir. En üst ölçü de malın tamamıdır. Hz. Ebu Bekir efendimiz, Hz. Ömer efendimiz örneklemiştir bunu. Allah’ın Resûlü bu işi o kadar güzel örneklemiştir ki, bakın ne kadar hoş bir örnek verir: “Yarım hurmayla da olsa kendinizi ateşten koru-yun!” Yarım hurma, ne kadar az? Ama ne kadar çok ki cehennemden kurtarıyor. Yani on ton hurması var birinin, bir tonunu veremiyor, ne kadar fukara! Öteki zenginin bir tek hurması var, yarısını veriveriyor, na kadar zengin, değil mi? Müslümanlar! Çoğaldıkça zorlanıyoruz! Çoğaldıkça pintileşiyoruz! Çoğaldıkça köleliğimiz, bağımlılığımız, cimriliğimiz artıyor ve ve-remiyoruz; bu gerçekten büyük bir tehlike. On tonda bir tonu vereni çok göremiyoruz, ama iki tane olup da birini vereni çok görüyoruz. Çoğalsın da verelim, zenginleşince verelim diye beklemeyin; Allah’ın verdiklerini Allah yolunda az da olsa infaka kendinizi alıştırın. “Artık sizden kim de iman edip infak ederse.” Yani buraya kadar anlatılanlara kim gönül verir, gönülden razı olur ve uygulamaya koyulur, iman eder ve infak ederse, gerçekten onlar için büyük bir ecir vardır. Yani cennet onların olacaktır. Bu, anlatılanların insanlar tarafından ciddiye alınmadığı bir vakıadır ve işte Rabbimiz imanımızla bizi karşı karşıya getirerek, bize imanımızı hatırlatarak şöyle buyuruyor: