Hakka Suresine Dön

Hakkaالحاقة

18. Ayet

18Hakka Suresi

يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ

O gün (Allah’a) arz olunursunuz. Hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

16-18. “Gök yarılır; o gün düzeni bozulur. Melekler onun çevresindedirler; o gün Rabbinin arşını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir. Ey insanlar! O gün siz huzura alınırsınız, hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.” O gün sema paramparça olmuş, çatlamış, yarılmıştır. Ortadan mı bölünmüş, kenardan mı dağılmış, yoksa âşığın bağrı gibi mi yarılmış? Yoksa susuz kalan toprağın yarılması gibi mi? Bilmiyoruz ama inanıyoruz ki o gün semâ paramparça parçalanacak. Ama artık semâ Vahiye olacak, yani değişmiş olacak, pörsümüş, eskimiş, sarsılmış, kapılar oluşmuş ve melekler bu kapılardan inmeye başlamış olacak. Hesap-kitap dönemi, ellerinde insanların amel defterleri olduğu halde bu kapılardan Allah’ın melekleri inmeye başlayacaktır. Biz buna, konum değişmiş olacak diyoruz. Sanki bugün dünya, kâinat imtihan konumunda. Yarın imtihan dönemi bitecek. Karne dönemi, imtihan sonuçlarının ilân dönemine geçilecek. İmtihan kartları mı, amel defterleri mi? Ama en iyisi Kur’an’ın deyimi ile söylersek kitaplarımız gelecek, kitaplarımızla karşı karşıya geleceğiz. Melekler de onun etrafı üzerinde toplanmışlardır. Yani semânın şakkında, parçasında, ötesinde, berisinde, arşı taşıyanların altında. İşte böylece o gün meleklerin de yerlerini alacakları anlatılıyor. Veya bir başka sûreden anladığımız kadarıyla melekler de amel defterlerini taşıyarak yerlerini alacaklar. Daha? O gün Allah’ın arşını onların üstünde sekiz melek taşıyacak, ya da kendi üstlerinde sekiz grup melek taşıyacak. Abdullah b. Abbas ve Dahhak’a göre bundan maksat sekiz sıra melektir. Bunların sayılarını Allah bilir. İbn-i Zeyd diyor ki: “Burada zikredilenler, Arş’ı taşıya-cak kadar güçlü kuvvetli olan sekiz tane melektir. Arş’ı yüklenen meleklerin halen dört olduğu, ahirette ise sekiz olacağı, Rasûlullah’tan rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.v.), Arş’ı yüklenen meleklerin büyüklüğünü beyan ederek şöyle buyurmuştur: “Allah’ın meleklerinden, Ar-ş’ı yüklenen melekler hakkında size konuşmam için bana izin verildi. Şüphesiz ki onlardan birinin kulağının yumuşağı ile omuzu arasındaki mesafe yedi yüz yıllık mesafe kadardır.” (Ebu Davud, Sünne: 18; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 1/92-94) Bu semâniye sekiz melektir. Çünkü Rasulullah, “bugün dörttür de, kıyâmet günü sekiz olacaklardır,” diyor. Bilmiyoruz dört melek ne taşır? Bu arş hani şu bildiğimiz Kürsi’nin üstündeki arş mıdır, yoksa hesap-kitap döneminde Allah’ın kurulmasını emrettiği, emredeceği bir arş mıdır, bilmiyoruz. Ya ne anlatır bunlar bize öyleyse? Bunlar bize şunu anlatır: Yarın gök yarılacak, arz birbirine vurulacak, dağlar delik deşik edilecek. Yani öyleyse nedir anlatılan? Burada anlayabildiğimiz o ki, güç anlatılıyor, güçlü anlatılıyor. Mutlak güç ve kudret sahibi anlatılıyor. Teslim olmamız, önünde saygıyla eğilmemiz, kendisine kul olmamız, arzularını mutlak yerine getirip iradelerimizi kendisine teslim etmemiz gereken Allah anlatılıyor. Yani Allah’a teslimiyet anlatılıyor. İşte kendisine teslim olmanız gereken, yasalarını uygulamanız, kendisine kulluk yapmanız, çektiği yere gitmeniz gereken Allah böyle güçlü, böyle kuvvetli bir Allah’tır, deniliyor. Meselâ adam öyle Amerika âşığı, öyle Japonya hayranı ki, Amerika’ya ya da Japonya’ya gidiyor, gezip geliyor oraları ve dönüşte öve öve bitiremiyor. Aslında orada yapılan şeylerin ne olduğunu belki tam anlamıyla bilmiyor. Ama öyle köle ki adam, efendilerinin hayatında gördüğü şeylere bayılıyor. Baygın baygın anlatmaya başlıyor. “Efendim işte adamlar öyle müthiş şeyler icat etmişler ki! Öyle müthiş şeyler bulmuşlar ki! Ne o? Ya işte bir şey var adamın elinde, cebinde, yazıyor, çiziyor, siliyor, topluyor, çıkarıyor! Müthiş bir şey!” İşte şu bi-zim onlardan belki birkaç ay geç tanıdığımız, tanıştığımız hesap makinesi. Onu anlatmaya çalışıyor adam sitayişle. Ne olacak? Adam ka-fayla da yapıyor ya hesabı. Hz. Adem’den beri hesap yapılıyor dünyada. Bu alet çıkmadan önce hesapsız mıydı insanlar? Şöyle bastın mı yapıyor, böyle bastın mı siliyor, çarpıyor, ediyor. İyi tamam anladık kolaylık sağlıyor, zaman tasarrufu sağlıyor da, o zaman şunu sormamız gerekecek: Bu tür aletlerle hayatımız kolaylaşacak, zamanımız artacak da peki bu arta kalan zamanı nerede kullanacağız? Bu aletlerle tasarruf ettiğimiz zaman içinde ne yapacağız biz? Bu zamanı nerede kullanacağız? Yani bir müslüman dis-koya gitmeyeceğine göre, genelevde onu tüketmeyeceğine göre, kal-dırımlar seni beklemediğine göre, televizyon yular vurmadığına göre, ya da kulluğa harcamayacağına göre kazandığın zamanı ne yapacak-sın ki? Öyle değil mi yani? Hani bir Çin atasözü vardır. Çinlinin birisine demişler ki, “yakında öyle ulaşım vasıtaları çıkacak ki, bir günde alınan mesafeleri üç dakikada alacağız.” Çinli düşünmüş ve sormuş: “İyi de o zaman arta kalan zamanı neyle dolduracağız?” Bu teknolojik aletlerle zamandan sağladığımız tasarrufları nerelerde kullanacağız? Eğer TV karşısında kullanacaksak, eğer gıybet peşinde, kaldırım çiğnemede, çeyiz peşinde, kulluk dışında kullanacaksak, eminim ki bu zamanı o teknolojik şeylerin yokluğuyla yapacağımız işlerde kullanmamız daha hayırlı olacaktır. Adam diyor ki, “ya bildiğiniz gibi filan değil! Amerika’da her şey çok farklı! Her şeyleri mükemmel! İşte kitapları şöyle, eğitimleri böyle, çarşıları, pazarları, askeriyeleri böyle, eğitimleri, hukukları, yasaları, yolları, parkları, plajları, sinemaları, operaları, şöyle.” O kadar büyütmüş ki gözünde. Öve öve bitiremiyor adam. Peki arkasında ne var bu cümlelerin? Ne demeye getiriyor adam bunları? Ne diyecek sonunda? Sonunda şunu diyecektir adam: “Arkadaş, işte Amerika kendisine kulluk edilmeye lâyık bir ülkedir. Lafı dinlemeye, örnek alınmaya lâyık bir ülkedir. Orası ne yapıyorsa alınır. Onlar ne derse yapılır. Yani gerçekten aklı eriyor adamların. Kafası çalışıyor. Efendi bir ülkedir, lider bir ülkedir Amerika. Bilimsel çalışmaları düzgün, filmsel uğraşları düz-gün, çocuğa bakışları, eğitim anlayışları, hukukları, sosyal ve siyasal yapılanmaları, köpek sevgileri, arabaya meftun oluşları düzgün, düzgün, düzgün…” Tüm bu sözlerin sonunda ne diyor adamlar? Ne isti-yorlar? “Arkadaş, işte bu ülkeye kul olunur. Bu ülkeye uyulur. Bu ülke-ye teslim olunur. Bu ülkenin kanunları alınır. Bu ülkenin hukuku kapışılır. Bu ülkeye kölelik yapılır.” İşte dertleri budur adamaların. Sonunda bunu söyleyebilmek için diyorlar bu kadar sözü. İşte Allah-u Zü’l-Celâl de sanki bizim idrakimizle kavrayabileceğimizin ötesinde bir şeyler anlatıyor bazen. Bizim aklımızın almayacağı, duyularımızla algılayamayacağımız şeylerden söz ediyor Rabbi-miz. Meselâ cennet tarif ediyor, cennetteki ırmaklardan, hûrilerden, gılmanlardan söz ediyor. Kıyâmet tarif ediyor, kıyâmet esnasında akılların almayacağı hadiselerden söz ediyor. Hiç aklımızın almayacağı arştan, kürsîden, semavattan söz ediyor. Bütün bunlar ne anlatır bize? Bütün bunlar bize Rabbimizin büyüklüğünü, Rabbimizin gücünü, kudretini anlatır. İşte Rabbiniz bu kadar azamet ve kudret sahibidir. İşte siz böyle bir Allah’ın kullarısınız. İşte siz böyle bir Allah’a teslimsiniz. İşte siz böyle kulluğa lâyık bir Allah’a kulluk yapmaktasınız. İşte böyle bir Allah’a teslim olunur. İşte böyle bir Allah’a kulluk edilir. İşte böyle bir Allah’ın yasaları uygulanır. İşte böyle bir Allah’ın çektiği yere gidilir. İşte böyle bir Allah’ın hukuku uygulanır. İşte böyle bir Allah’ın hatırı her şeyden üstün tutulur. Rabbimin kendi gücünü, rubûbiyetini, ulûhiyetini ortaya koyduğu tüm bu âyetleri karşısında ben sadece küçüldükçe küçülür, ezildikçe ezilir, acizliğimi, basitliğimi anlar, basitliğimi kavrar ve yüce otorite karşısında boyun bükerim, ama o en güçlüyle beraber olmanın, en güçlünün safında olmanın, en güçlüye kul-köle olmanın şuurunu ve zevkini yaşarım. Hani birisi öyle diyordu: Nasıl ki çocuk yeni doğduğunda, âciz bir bebekken, aczinin tam farkında olduğu bir dönemde baba, ana ve çevresindekiler tarafından el üstünde tutulur değil mi? Ama biraz büyüyüp de: Ben de yiyebilirim! Ben de yürüyebilirim! Ben de koşabilirim! Ben de oturabilirim! Ben de yapabilirim! Ben de kazanabilirim! Ben de karnımı doyurabilirim demeye başladıkça, kendisinde bir varlık hissetmeye başladıkça burnu şeyden kurtulmuyor değil mi? İşte Allah karşısında insanoğlu da böyledir. Allah karşısında küçüklüğünün, basitliğinin, farkında olursa, Allah karşısında acziyeti-nin şuurunda olursa, “ya Rabbi ben güçsüzüm, güçlü sensin! Allah’ım ben kusurluyum, mükemmel sensin! Allah’ım ben fakirim, zengin sen-sin! Ya Rabbi ben kulum, sahibim sensin! Ya Rabbi ben muhtacım, doyuran sensin! Ya Rabbi ben muhtacım, varlığım sendendir! Elim, ayağım, malım-mülküm, hayatım, mematım sendendir!” derse, Allah karşısında aciz bir bebek teslimiyetinde bulunursa, Allah onu el üstünde tutacak, her şeyden koruyup kollayacaktır. Ama insan Allah karşısında kendisini bir şey zannederek, Allah karşısında kendisinde güç kuvvet görerek: “Ben de yapabilirim! Ben de tutabilirim! Ben de kanun yapabilirim! Hayatımı ben de düzenleyebilirim! Çocuğumu ben de eğitebilirim! Kendimi ben de koruyabilirim! Hayatımı ben de düzenleyebilirim!” demeye kalkarsa işte onun da burnu bir şeylerden kurtulmayacaktır elbette. Ya o “alttaki meleklerin üstünde arşı taşıyan özel melekler var” demektir bunun manası veya “başları üzerinde arşı taşıyan melekler var”, veya “ayakları üstünde arşı taşıyan melekler var” demektir. Arşı taşıyan sekiz melekten söz ediliyor ama sekiz melek mi, sekiz grup melek mi, sekiz cins melek mi, bunu bilmiyoruz. Ama Rabbimiz böyle buyurduğu için aynen iman ediyoruz. Kur’an’ın başka yerlerinden öğreniyoruz ki, bunlara hamele-i arş deniyor. Arşın hâmili, arşın taşıyıcısı melekler. O gün insanlar Allah’a arz olunur. İnsanlar Allah’a arz olunurlar veya o gün insanların amelleri Allah’a arz olunur, ya da insanlara amelleri arz olunur. Bütün insanlara bütün yaptıkları arz olunur da hiç kimseye hiçbir şey gizli kalmaz. Yaptığı tüm amellerini karşısında bu-lur insanlar. Yani dünyada, yaşadıkları hayatta neler yapmışlar, neler etmişlerse hepsine muttali olurlar. Allah’ın affettikleri de mi arz olunur? Hani Allah dünyada kimi günahları affetmiştir, kimi günahlarımızı defterden silivermiştir. Anlayabildiğimiz kadarıyla onlar değil burada arz olunanlar. Evet, ey insanlar, kıyamet gününde sizler, yaptıklarınızın karşılığını almak için melikler meliki Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. Tüm sırlarınız ortaya çıkmıştır. O’ndan gizli değildir. İlmiyle sizi kuşatmıştır. Şüphesiz Allah, gizli açık her şeyi bilen ve herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeden verecek olandır. Ama genel bir kaide vardır ya: “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (Zilzal 7) Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür. Zerre kadar küçük de olsa, az da olsa Allah kimsenin amellerinden gafil değildir. Allah yapılan amellerin tü-münden haberdardır. Zerre kadar da olsa kimsenin amelini Allah zayi etmeyecektir. Çünkü o gün adalet günüdür. Adaletin ve hakkın ikame edildiği gündür. O gün hiç kimseye haksızlık yoktur. Yani o gün hiç kimseye, hiçbir varlığa en küçük bir adaletsizlik ve zulüm yapılmayacaktır. O mânâda bütün yaptığımız, ettiğimiz şeylerin tamamı defterde karşımıza gelecek, diyoruz. İşte o gün defterlerin arz olunmasına, kitapların açılmasına göre insanlar iki grup olacaklar. Olanlar, yani kitabını sağından, sağ tarafından alacak olanlar. Kitaplarına sağları indirilecek olanlar. Olanlar. Yani kitapları sollarından tutuşturulacak, kitapları sollarından indirilecek olanlar. Tabi İnşikak’ta: “Ama amel defteri kendisine arkasından verilen kimse” (İnşikak 10) diye anlatılıyordu ki, bu ikincinin içindedir. Kitabını arkasından alanlar, kitabı arkasından tutuşturulanlar. Yani dünyada ben kitabımı arkamdan almak istiyorum diye bir hayat yaşayıp sonunda kitabı arkasından verilenler var ya. Burada “kitabı sol taraflarından verilenler” denirken, İnşikak’tan okuduğumuz bu â-yette de “arkasından verilenler” deniyor. Aslında bu ikisi birdir. Yani kitabını solundan alanlarla arkalarından alanlar birdir. Anlayabildiğimiz kadarıyla kitapları sollarından verilenler bundan memnun olmayıp, onu sollarından almamak için ellerini arkalarına atacaklar da bu defa zorla arkalarından verilecek. Çünkü biliyorlar ki sollarından verildi mi işleri bitiktir. Onun için sollarından almak istemeyecekler de zorla arkalarından kitapları tutuşturulacak. Ne korkunç bir manzara değil mi? Amel defterinin sağdan ya da soldan verilmesinin anlamı şudur: Aslında bunu dünyada belirleyen biziz. Yani dünyada yaptıklarımızla, yaşadığımız hayatla bunu biz kendimiz belirliyoruz. Ben kitabımı yarın sağımdan almak istiyorum diyerek bir hayat yaşayan kişi kitabını sağından alacak, ben de solumdan almak istiyorum diyerek bir hayat yaşayan kimse de solundan alacaktır. Ya da kitabını sağından alacak ameller işleyen kişi sağından alacak, solundan alacak biçimde amel işleyenler de solundan alacaklar. Çünkü sağdan ya da soldan verilecek bu kitabı dolduran biz kendimiziz. Biz yanımızdaki bizim kitabımızın yazıcısı, amellerimizin tespit edicisi olan meleklere akşama kadar yazdırıyoruz. Bir amel işliyoruz ve eğer bu amel sağdaki meleğin yazması gereken cinsten bir amelse hemen ona dönüp diyoruz ki: “Haydi bak, sana lâyık bir amel işliyorum! Bunu sen yaz!” Sonra bir amel daha işliyoruz ve bu defa da soldakine diyoruz ki: “Bu da sana lâyık bir amel! Haydi sen de şunu yaz!” diyoruz. Akşama kadar bir ona dönüyoruz, bir buna dönüyoruz. “Sen bunu bunu yaz! Sen de şunu şunu yaz!” diye bir ona bir buna, bazen ikisine birden, bazen ayrı ayrı amellerimizi yazdırıyoruz. Bir ömür boyu, gecesiyle-gündüzüyle sürekli meleklere amellerimizi yazdırıyoruz. İşte bu yazdırdığımız ameller insan ölünce bir çizgi ile kapatılacak, sonra geriye bir bakılacak. Adam eğer arkada bir şeyler bırakmışsa, meselâ salih bir evlat bırakmışsa, gerçekten faydalı bir ilim bırakmışsa, hayırlı bir çığır açmış veya şer bir çığır açmışsa onlarınki kapatılmayacak. Ne zamana kadar? O çığırlar kapatılana kadar. O salih evlat ölene kadar. Ya da salih amelleri bitene kadar. O ilim unutulana kadar onların defterleri devam edecek. Yani onların defterlerine iyi ya da kötü ameller gelmeye devam edecektir. Bunlar istisnâî bir durum. En’âm sûresinde şöyle buyrulur: “Bizim elçilerimiz asla kusur etmezler. Hangi konuda? Ne sizi belâlardan koruma konusunda, ne sizin amellerinizi tespit etme, ne sizi kontrol etme, ne de sizin ölüm zamanınızı unutup ihmal etme konusunda zerre kadar kusur etmezler. Rabbiniz onlara ne emretmişse, nasıl emretmişse aynen onu uygularlar. Ne kendileri geç kalırlar, ne de ölen kişiyi geç bırakırlar” diyordu ya, işte burada da anlatıldığına göre kişi ölünce melekler kapanış çizgisini çekecekler, kapanış bilançosunu hazırlayacaklar, kâr-zarar hesabını yapacaklar, raporları sunacaklar. İşte bu ilk belirlemelere göre bakılacak. Eğer kişi bu ilk belirlemelere göre cennetlikse, cennetlik gibi görünüyorsa, cennete gitme özelliği taşıyorsa, onun defteri sağından verilecek. Veya bu ilk belirlemelere göre adam cehennemlik gibi görünüyorsa onunki de solundan verilecek. Ama tabi bu ilk belirlemelere göreki durumdur. Daha henüz arkasında bıraktıkları gelmedi. Henüz onlar belli değildir. Melekler bilmez onu. Daha hesap-kitap tamam olmadı yani. İlk belirleme bu. Ona göre de solundan veya sağından verilecek. Bu defterin sağdan, ya da soldan verilmesi, ya da alınması in-sanın kendi elindedir. Çünkü defterimizi yazan biziz. Yani yazan meleklerdir ama yazdıran biziz. Öyle değil mi? Meselâ daktiloyla bir sayfa yazı yazsanız, sonra da “bu yazıyı kim yazdı?” diye sorsalar. “Bunu daktilo yazdı” der misiniz? Veya “bunu kalem yazdı” der misiniz? “Bunu ben yazdım” dersiniz, değil mi? Kalem yazdı ama siz yazdınız. Daktilonun tuşlarına siz bastınız, daktilo da yazdı. Ama bunu siz yazdınız. İşte bizim amellerimizin tespiti konusunda melekler tıpkı bir daktilo, ya da bir kalem gibidirler. Biz yazıyoruz, ama melekler yazıyorlar. Melekler yazıyorlar amellerimizi ama biz yazıyoruz, biz yazdırıyoruz. Melekler tıpkı elimizdeki kalem gibi, ya da daktilonun tuşları gibidir. Bir amel işliyoruz, o ameli işleyen biziz ve meleklere diyoruz ki yazın bunu, onlar da yazıyorlar. İşte dünyada yarın defterini sağından almak üzere ameller işleyenler, hayatlarını buna göre yaşayanlar, defterlerini sağından alacak biçimde amellerle dolduranlar, yarın defterlerini sağından alacaklar. Ama defterlerini sollarından veya arkalarından almak isteyenler, hayatlarını buna göre yaşayanlar, defterleri sollarından verilecek ameller işleyenler de sollarından alacaklar. İşte kitabını sağından ve solundan almayı böyle anlıyoruz. Yani kişinin bunu niye bana sağdan verdiniz veya niye soldan verdiniz? diye itiraz etmeye hakkı olmayacak. Çünkü öyle istiyor. Kendisi yazdırdı bunları. Bunu belirleyen insanın bizzat kendisidir. Sağındaki meleklere: “Yaz! Yaz! Yaz!” diyen, “şimdi sen yaz! Şimdi de sen yaz!” diyerek onların yazabilecekleri amelleri işleyen kendisidir. Hani Nasrettin Hocanın şöyle bir hikayesi vardır. Hoca bir gün merkebiyle birlikte bir yolculuğa çıkar. Yolda giderken, merkebin âdetidir yoldaki pislikleri koklamaya başlar. Hoca da onun kokladıklarını torbaya toplar. O koklar hoca toplar, o koklar hoca toplar ve nihâyet hoca torbayı doldurur. Sonra varacakları yere varınca torbayı merkebin boynuna takar ve der ki: “Al! Bunu yemek zorundasın! Çünkü sen kokladın, ben topladım! Sen kokladın ben topladım!” İşte bizim amellerimiz, bizim defterlerimiz de aynen böyledir. Biz kokladık, melekler topladı. Biz işledik o amelleri melekler de yazdı. Yarın bize de denecek ki, “al bakalım, bu defter senindir, sen yaptın biz de topladık, sen kokladın biz de topladık, sen yaptın biz de yazdık. Şimdi bunu kabullenmek zorundasın.” İşte bu ilk belirleme. Meselâ bir imtihan yapıldı ve imtihanın sonunda kazananların listesini pencereye, kaybedenlerin listesini de duvara astılar. Adam eğer imtihanı kaybetmişse penceredeki listede kıyâmete kadar kendi ismini arasa bulamayacaktır değil mi? Niye? Çünkü imtihanı kazanarak kendi ismini oraya yazdırmadı ki! Yani ken-di yaptığı şey sebebiyle yazıldı oraya ya da buraya. İşte aynen bunun gibi, ben defterimi solumdan alacağım diye bir hayat yaşayan kişi ke-sinlikle yaptıklarından ötürü defterini sağından alamayacaktır. Allah adildir, hatta Rabbimiz hesabı bizim lehimize düşünerek yapar. Yani hiç eksiler artıyı götürmediği gibi, artılar eksiyi götürür bir mizanı vardır Rabbimizin. Yani bir tek artı yaptın mı katsayı farklıdır niyetine göre. Bazen 100, bazen 700, bazen 7000, bazen 30000, onu ancak Allah bilecektir. Ama kötülüğün katsayısı birdir. Kötülüğü bazen 1 ile çarpar, bazen 0 ile çarpar, bazen de yok farz ediverir onu Rabbimiz. Allah katında iyilik ve kötülüğün katsayısı farklıdır. Rabbi-miz ne kadar da merhametlidir bizim için değil mi? Hatta bakın bir a-dam bir günah işlemeye niyet edip azmetse, ama sonra da Allah korkusundan, âhiret endişesinden dolayı onu yapmaktan vazgeçse, onun karşılığında bir sevap verilecektir. Eğer ihmalinden dolayı veya vakit imkân bulamadığı için bu kötülüğü yapmaktan vazgeçse, ona herhangi bir günah da yazılmayacaktır. İşte biz kitabını sağından solundan alanları böyle anlıyoruz. Sanki milyarlarca insan sıraya girmiş milyarlarca melek te sıraya dizilmiş, işte hesabı önce görülenler cennete önce gidecek, sonraya kalanlar da, hesabı gecikenler de en sonra gelecekler demenin anlamı yoktur. Halbuki Allah serîu’l hisab’tır, hesabı süratli görendir. Hatta bu toplama, bu iş bizim için kolaydır diyor Allah. Yani Mekke’de ölenin hesabı erken görülecek de, Kanada’da ölen geç mi gelecek? Hayır, Allah böyle birden dürüverecek yolu, arzın arasını kesivereceğiz, diyor Allah. Böyle şak olarak birden geliverecek.
Hakka Suresi 18. Ayet | Tevhid Meali