24. “Onlara şöyle denir: “Geçmiş günlerde, peşinen işlediklerinize karşılık afiyetle yiyiniz içiniz.” İşte bu cennet sizin dünyada yapmış olduğunuz amellerinize karşılık, geçmiş günlerinizde işlediğiniz güzel amellerinize karşılık size sunulmuş bir cennettir, nîmettir, yiyin afiyetle. Görüyor musunuz Rabbimizin rahmetini? Ne kadar hoş bir münasebet, ne kadar hoş bir mukabele değil mi? Allah da buyurur ki: “Ey kullarım! Siz kazandınız bu cenneti! Siz amel işlediniz! Siz çalışıp çırpındınız! Siz kendiniz dünyada işlediğiniz amellere karşılık kazandınız bu Cenneti!” Yani kullarının başına kakmıyor Rabbimiz. “Haydi haydi hiçbir şey yapmadınız! Yatıp yatıp geldiniz de bu Cenneti size Ben veriyorum!” demiyor da, “siz çalışıp çabaladınız da karşılığında bu Cenneti elde ettiniz!” diyor. Kur’an’ın pek çok yerinde Rabbimizin bu ifadesini görüyoruz. İşte işlediğiniz amellere karşılık elde ettiğiniz Cennet, işte amellerinizle kazandığınız Cennet gibi ifadeleri çokça görüyoruz Kur’an’da. Böylece Rabbimiz bize değer veriyor, bizi onore ediyor ve bize rahmetiyle muamele ediyor. “İslâf” karşılığı veresiye olarak önceden sunup takdim etmektir. Onun için dinen de selef, başka bir deyişle selem ismi verilen muameleye denir ki, "para peşin, mal veresiye" olmak üzere yapılan bir alışveriş, daha doğrusu veriş alıştır. Mal bilinir, müşteri de sağlam olursa, bu durumda parayı peşin veren tüccar için bunda kazanç daha çok olur. Burada "peşin verdikleriniz" buyurulmakla hem bu mânâya, hem "Ve Allah'a güzel borç verenler" (Hadîd:18) mânâsına, hem de büyüğe bir şey takdim etme ve ona hizmet etmedeki büyük istifadeye işaret buyurulmuştur. Bunlar ise darlık zamanında yapılamaz. Çünkü darda bulunan kimsenin veresiye veya hediye verecek hali o-lamayacağı gibi, bunu yapmaya zaman da yoktur. Onun için buyuru-luyor ki geçmiş günlerde, yahut bugünkü derdin bulunmadığı, durumun uygun, başların sağ ve esenlikte olduğu boş ve uygun günlerde - ki bu günler, dünyada ölümden veya hastalık ve bela gelmeden önceki fır-sat günleridir. Bunun da en güzeli gençlik çağıdır- o gün yüce Allah'ın şöyle buyuracağı rivayet olunmuştur: "Ey dostlarım! Dünyada size ben çoğu zaman bakardım, benim yolumda dudaklarınız susuzluktan kurumuş, gözleriniz içine çökmüş, karınlarınız kasıklarınıza geçmiş. Bugün artık yiyin için, o geçmiş günlerde takdim edip sunduklarınıza karşılık"[1] İşte bunlar o Hâkka'dan, o dehşetli günden böyle murada ererek kurtulacaklardır.” O halde bütün bu âyetler karşısında şunu hiç bir zaman unutmayacağız ki cennete amellerle girilecektir. Cennet amellerle kazanılacaktır. Amele dönüştürülmemiş mücerret bir iman, cenneti kazanmaya yetmeyecektir. Ama şunu da ifade edelim ki, sadece amelle de cennete girilmez. Amelle beraber Rabbimizin rahmeti de olmalıdır. Rabbimizin rahmeti de O’nun bizden istediği salih amellere koşmamız ve o amelleri işlerken de O’nun rızasına uygun niyet taşımamızla, ya-ni Allah için muttakî olmakla, tüm hayatı Allah için yaşamakla mümkün olacaktır. Rabbimizin razı olacağı bir hayatı yaşamakla mümkün olacaktır. Çünkü Rabbimiz kitabının her bir bölümünde bizden bunu istemektedir. Kitabının her bir bölümünde sürekli Rabbimiz “Bana kul olun” diyor. “Benim istediğim şekilde yaşayın, Beni razı edin” diyor. “Benim size gönderdiğim, Benim razı olduğum hayat programını yaşayın” diyor. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmadan Allah’ın bizim adımıza gönderdiği hayat programını uygulamadan, o programdan razı olmadan, hayatı Allah adına yaşayan muttakî kullar olmadan Allah’ın rahmetine ermek mümkün değildir. Allah’ın rahmetine lâyık olmadan da cennete ulaşmak mümkün değildir. Orada razı olunacak bir hayat, hoşnut olunacak bir hayat vardır. Burada üzerinde durulması gerek bir konu var. Toplumsal bir belâ, belây-ı âmm. Allah korusun da müslümanında da, müslüman geçineninde de, hacısında da, hocasında da, erkeğinde de, kadınında da, belki biraz daha fazla, materyalistinde de, ateş perestinde de var olan bir tip belâ bu. Ne o? İstikbal endişesi, yarın endişesi. “Evladımın istikbali, karımın, kendimin istikbali” diyor adam. “Ya ölürüm, ya ölemem! Ne olur ne olmaz! Önümüzdeki günlerin ne getireceği hiç belli olmaz! Keşke bir emekli olsaydım! Keşke geleceğimi garanti altına alabilmek için filan yere, falan bankaya yatırsaydım! Keşke filan yere bağlasaydım! Oğlum olsaydı, yanında ölseydim! Kızım olsaydı yanında kalsaydım!” Hepsinin boş ve hikaye olduğunu âyet çok güzel anlatıyor. Öyleyse doğumdan ölüme razı olacak bir hayat programınız olmalı, Rabbimizi razı edecek, Rabbimizden ve Rabbimizin programından razı olacak bir hayatımız olmalıdır. İşte en büyük derdimiz bu olmalıdır. Rabbimizden hep bunu istemeliyiz. Ama maalesef Müslümanların bugün en büyük derdi bu değil. “Ne yapsak ta istikbali garantilesek? Acaba kızıma piyano dersleri mi aldırsam? Acaba oğluma bilgisayar mı öğretsem! Yoksa şuradan çekler senetler mi alsam? Acaba paramı tek paraya bağlamayıp ta biraz altın, biraz mark, biraz dolar mı alsam? Ne olur ne olmaz, hiç belli olmaz, hangi devlet batar? Hangisi yükselir? Veya acaba kendime diploma mı bulsam? Belki ya-rın lâzım filan olur” diyor adam. İstikbal endişesi diye bütün bunlarla ısrarla adam istikbalini öldürmeye çalışıyor. Meselâ Almanya’da bunun çok güzel örnekleri vardır. Adam 28 senedir orada, oğlu da orada, kızı da orada. Niye gitmiş adam o kâfir diyarlarına? İstikbal endişesiyle gitmiş. Hem kendisinin hem de çoluk-çocuğunun istikbalini kurtarmak için gitmiş. Ama ne yazık ki hem kendi istikbalini, hem de çoluk-çocuğunun istikbalini öldürmüş. Pek çoğu oğlundan, kızından ümidini kesmiş. Oğlu da kızı da bir Hris-tiyandan farksız hale gelmiş. Ahlâk, namus, din, iffet yok, tamamiyle ne müslüman ne de Hıristiyan. Ne camiye yaramış, ne de kiliseye. Böyle cami ile kilise arasında ne yapacağını bilmeyen zavallılar. Güya adam bunların istikbali için gitmişti oralara. Sırf o Almanya’da olduğu için çoluk-çocuğu mahvolmuş. Ya şu anda bizler de öyle değil miyiz? Adam akşama kadar mı, sabaha kadar mı, öyle bir çalışma programı içinde ki, güya çoluk-çocuğunun istikbalini düşünerek yapıyor bunu, ama para kazanacağım, dükkanı ihmal etmeyeceğim diye aynı çocuğu yalnızlığa bırakıyor, başına gelemiyor, onunla ilgilenemiyor. Niye? Çocuğundan dolayı çalıştığını iddia ediyor adam. Bir taraftan çoluk-çocuğunun istikbalini kurtarmak için çalışırken, öbür taraftan onların dinî hayatıyla, eğitimiyle ilgilenemediği, onları Kur’an ve Sünnetle tanıştıracak zaman bulamadığı için, ihmali yüzünden onları helâk ettiğinin, öldürdüğünün farkında değil. Burada çocuk terbiyesi ile alakalı bir hadis söyleyeyim. Tirmizî Cabir Bin Semure’den çocuk terbiyesi konusunda Resûlullah Efendimizden şunu nakleder: “Allah’a yemin ederim ki, bir adamın çocuğunu terbiye etmesi, kendisi için kilolarca, tonlarca tasadduk et-mesinden daha hayırlıdır.” Bizlerse işin tam tersini uyguluyorduk. Gerçi niçin yaptığımızı bilmeden bir hayat sürdüğümüz bir gerçek. Yâni biz neden böyle yaşıyoruz, kim dedi de böyle yapıyoruz, bunu hiç düşünmüyoruz. İnsanlara bakın, çocuklarını daha iyi eğitmek, onların istikballerini düşünmek, bu dünyada rahat etsinler, cennet yataklarda yatsınlar diye tüm hayatlarını dükkana, paraya, pula, işe vakfetmek pahasına neler kaybettiklerini, neler ihmal ettiklerini bir düşünün. Sabah olmadan işe gi-denler, akşam olunca evlerine dönemeyenler, dönseler de dükkanın tezgahın işiyle dönmeye, o kafayla, o problemlerle dönmeye çalışanlar, dönünce koltuklarının altında bir paketle eve gelmeyi babalık sayanlar, ya da ütüsünden kahvaltısına, toz toprak alımı temizliğinden çamaşır bulaşık yıkamalarına kadar çocuklarına hizmet adına sadece bu görevleri bilen anneler babalar bir kere daha düşünsünler. Eğer çocuklarının iyi bir terbiye alması, ahlâklarının Kur’an ve sünnet olması konusunda ciddi bir eylem adamı olurlarsa bilsinler ki bu onlar için tonlarca tasaddukta bulunmaktan daha hayırlı olacaktır. Daha çok kazanmak, biraz daha kazanıp fazlaca tasaddukta sadaka vererek hayırda bulunmak isteyenler bir daha dinlesinler. Bir müslü-manın duasının konusunu söylediler. Adam sürekli şöyle dua ediyormuş: “Ya Rabbi, beni daha çok zekat veren eyle” şeklindeymiş. Duydunuz mu böyle bir duayı? Yâni Allah’a dua ediyor, ben daha çok ze-kat vereyim ya Rabbi diye. Böylece Allah ona çok kırklar verecek, o bir tanesini zekat verecek. Güya Allah’tan çok mal istemiyor. 39 u nasıl olsa bana kalacak diye kırkta bir zekat hesabıyla çok çok zekat vermeyi tahayyül ediyor. Heyhat, hani zekatın dışında bir infak imkânı da olacaktı. Kırk tane kazanınca bunun bir yarısı, hattâ bazen tamamı verilmesi gereken ortamlar yaşanacaktı. Öyle değil bey efendinin tavrı. Ya Rabbi bana çok zekat verme imkânı ver diyor. Oysa böyle çok zekat verme hırsına kapılan nicelerinin çocuklarını ihmal ettikleri bir gerçektir. Ya Kur’an öğrenmeye ya da hadis öğretmeye, ya Kur’an öğretmeye ya da hadis öğretmeye gidip geldiğimiz bir ortamda kuru yemişçilik yapan bir arkadaşın dükkanına uğramıştım. Allah rahmet etsin vefat etti. Dedim ki hayrola, gecenin bu saatinde niye halâ buradasın? Dedi ki, biraz daha kazanıp az daha fazla tasaddukta bulunsak iyi olmaz mı yani? İyi ama aynı hırs, aynı istek, aynı heyecanla biraz daha iyi Kur’-an sünnet öğrensek amel etsek, müslümanlara duyursak diye biraz daha Kur’an’a, biraz daha iyi müslüman olsak diye sünnete zaman ayırsak daha iyi olmaz mı? Yâni bunun yanında o da olsa ne haber dedim. Söyleyin, tamam daha çok malı olanlar daha çok tasaddukta bulunsunlar güzel, ama daha çok malım olsun hırsıyla çabalayan insanların daha çok Kur’an bilgim, daha çok hadis bilgim, daha çok imanım, daha çok amelim, daha çok İslâm’ım, daha çok ihsanım olsun da ben daha iyi bir müslüman olayım, Allah’ı daha çok razı ederek cennette daha çok makamlar ve imkânlar elde edeyim dese ya müslümanlar. Allah’a yemin ederim ki bir adamın çocuğunu terbiye etmesi…….” Ne yapsın adam, kahrolası hanede çoluk çocuk derdi var. Ek-mek parası derdi var. Bu ekmek nasıl böyle kocaman bir ekmek miş ki bir türlü anlayamadım. İçine neler neler doldurdular da insanlar hâ-lâ dolmadı mübareğin içi. Tabi tek katıkla mı? Hattâ o ekmekler bazen katıksız yense daha sağlıklı bir hayat kaynağı olacak iken, insanlar onun içine her bir çeşidi doldurdular da doymuyorlar, doyamıyor-lar. İyi de peki ya bu sokağa salıverilen çocukların eğitimi ne olacak? Onlar yarın bize dert olmayacaklar mı? Onların terbiyesi konusunda birbirimizi ne zaman uyaracağız? Hâlâ daha çok kazanmak, hâlâ daha çok tasaddukta bulunmak öyle mi? Demek ki sadece dünyada razı olmak değildir mesele. Öbür tarafta da razı olacağımız bir hayatı yaşamak zorundayız. Değilse Al-lah korusun: