Hakka Suresine Dön

Hakkaالحاقة

4. Ayet

4Hakka Suresi

كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ

Semûd ve Âd, (sarsıcı kıyamet olan) Karia’yı yalanladılar.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

4. “Semûd ve Âd milletleri tepelerine inecek bu gerçeği yalanladılar.” Bakıyoruz orda da bir çapraşıklık var. Halbuki Kur’an’da Se-mûd ve Âd kavmi anlatılırken, her bir Âd ve Semûd anlatımında önce Âd kavmi sonra Semûd kavmi anlatılırken, burada Semûd öne, Âd da sonraya alınıverdi. Öyleyse bundan şunu anlıyoruz ki, burada anlatılan Semûd ve Âd değildir. Hedef Âd’ı, Semûd’u anlatmak, onları tanıtmak değildir. Mesele kıyâmeti anlatmaktır. Hedef kıyâmeti ve kıyâmetin dehşetini ortaya koymaktır. Konu bu olunca da bakın buna uygun olarak bir terslik gündeme getirilivermiş. Semûd kavmi öne, Âd da ondan sonraya alınıvermiş. Sanki böylece diyor ki Rabbimiz: “Ey kullarım! Bakın onlar nasıl tersyüz edilmişlerse, nasıl alabora olup mahvolmuşlarsa, Rabblerini yalanladıkları, Rabblerinin hayat programını, Rabblerinin kitabını, Rabblerinin yasalarını yalanladıkları, yok farz ettikleri için na-sıl helâk edilmişlerse, isterseniz siz de yalanlayın. İsterseniz siz de dalga geçin. Eğer öyle yaparsanız bilesiniz ki, sizin sonunuz da onlarınkinden farklı olmayacaktır. Sizler de onların âkıbetine maruz kalacak, sizler de altüst olacak, tersyüz olacak, alabora olacaksınız.” Allah “La yüs’elü anma yef’al”dir. Yani Rabbimiz yaptığından sorumlu değildir. Yaptıklarından dolayı hiç kimse tarafından hesaba çekilmeyecek olandır. Kimseye karşı sorumlu değildir Rabbi-miz. Kimseye hesap vermek zorunda değildir. Dilediği gibi hareket e-der, nasıl isterse öyle yapar. İşte burada da söze öyle başlıyor. Biz insanlar böyle konuşmayız. Rabbimizin hitap tarzı bizim konuşma stilimize benzemiyor. Rabbimizin hitap tarzı tamamen farklıdır. Bakın Rabbimiz soruyu peygamberine soruyor: “Hâkka, Hâkka nedir bilir misin sen?” Tabii bu soru önceki sûrelerde de belirttiğimiz gibi, cevap isteyen bir soru değildir. Soruyu soran kim? Allah. Yani bilgi kendisinden olan, bilginin kaynağı olan Allah. Peki sorulan kim? Kur’an’ın beyanıyla cahilin cahili bir insan. Yani Allah bilgisi olmadan hiçbir şey bilmeyen, bilmesi mümkün olmayan bir insan. Anlıyoruz ki bu soru, cevap bekleyen bir soru değildir. Allah, vahyini dilediği gibi gönderendir ve vahyini nasıl göndereceği konusunu, sözlerine nasıl başlayacağı konusunu hiç kimseye sormayandır. Aslında bizim söz dizimimize, söz dizaynımıza uymayan bir ifade. Meselâ “soba. Nedir soba? Bildiniz mi sobanın ne olduğunu?” dedikten sonra: “İşte kimileri soğukta donduktan sonra sobanın kıymetini anlarlar” filan gibi bir cümle kurulmaz. Biz böyle bir cümle kurmayız, meramımızı böyle an-latmayız. Öyleyse bu vahyin bir parçasıdır. Bunu insan sözü gibi anlamamalıyız. Allah sözüne böyle başlamıştır diyor ve iman ederek teslim oluyoruz. Sanki daha sûresinin başında Rabbimiz kendi sözüne, vahyine dikkat çekerek bize şunu öğütlüyor: “Kullarım! Dikkat edin, bu Kur’an Benim sözümdür! Sakın ha benim sözlerimi kendi sözlerinize benzetmeyin! Sakın ha içinizden birisinin sözünü dinleyip te kulak ardı ettiğiniz veya çöpe attığınız gibi, Benim sözlerimi de kulak ardı etmeye kalkmayın! Sakın dinleyip dinleyip de kenara almayın! Bunu Ben söylüyorum! Şu anda Ben konuşuyorum! Benim sözüm olarak dinleyin ve hayatınızı böylece düzenleyin!” Çünkü bundan sonra ortaya konacak konu, yeryüzünde en büyük konulardan biridir. Yeryüzünde en büyük hakikat, en büyük olay olan, gerçekleşmesi kesin olan tek olay, tek gerçek, tek bilgidir. Tüm insanları en çok ilgilendirmesi gereken bir olaydır. Herkesin her şeyi bırakıp, durup düşünmesi gereken bir gerçektir. Kıyâmet gerçeği, ölüm ötesi hayat ve hesap-kitap gerçeği. Cennet ve cehennem gerçeği… Yeryüzünde bundan daha büyük, bundan daha önemli bir olay olamaz. İşte öneminden dolayı, insanları uyanıklılığa dâvet eden bir hitap tarzıyla Rabbimizin sözlerine başladığını anlıyoruz. “Hâkka, nedir Hâkka? Hâkka’nın ne demek olduğunu bilir misin sen? Hâkka’nın ne demek olduğunu nereden bileceksin sen! Hâk-ka’nın ne olduğunu sana ne bildirdi? Kim bildirdi Hâkka’yı sana? O müthiş hadise, o muazzam gerçek nedir, bilir misin? Yani onun dehşetini, azametini sana ne anlatır? Hangi olay anlatır? Hangi örnek an-latır? Kim anlatabilir? Bunu sen kendi dirâyetinle anlayabilir misin? Kafanı çalıştırsan, aklını yoklasan, binlerce yıl düşünsen, binlerce in-sanı yardımına çağırsan, yerin dibine insen, gökyüzüne çıksan Hâkka’nın ne demek olduğunu anlayabilir misin? Kimden bilgi alabileceksin? Kim anlatabilecek bunu sana? Sen nasıl düşünürsen düşün, na-sıl takdir edersen et, senin takdirinden çok daha büyüktür bu olay. Ey peygamberim, sen bunu nereden bileceksin? Bunu sana Benden başka anlatabilecek birileri var mı? Dinle öyleyse, onu sana Ben anlatayım,” demektir bunun manası. Kur’an’da bu kalıbın bu anlama geldiğini biliyoruz. Ne demek Hâkka? Hâkka, hak olan, hakikat olan, mutlak olan, kesinlikle gerçekleşecek olan tek bilgi, tek olay, tek konu demektir ki, bu kıyâmettir. Elmalılı merhum, Hâkka konusunda 12 kadar madde saymış. Hak, Hâkka, Hakikat, mutlaka gerçekleşecek olan kıyâmettir. İş büyük çünkü, çok ciddi bir konu. Onun içindir ki böyle bir soruyla anlatıyor Allah. Ne demektir Hâkka? O müthiş hadise, o muazzam gerçek nedir? Yani onun dehşetini, azametini sana ne anlatır, kim an-latabilir? Bir de Kur’an-ı Kerîm’de “Vema yüdrîke” kalıbının bundan sonra geleceklerin bilinmezliğini, bilinemeyeceğini, ama “Vema ed-rake” kalıbının da bilinirliliğini, dinle bak sana bunu anlatacağım ka-lıbı olduğunu biliyoruz. Öyleyse bu kalıpla söylenen Hâkka’nın burada anlatılacağını anlıyoruz. Lâkin Allah, bizim beklediğimiz tarzda anlatmaz dini. Bakıyoruz Hâkka anlatılacakken, Hâkka’nın anlatımını beklerken birdenbire söz Semûd ve Âd'a döndürülüveriyor. 4. “Semûd ve Âd milletleri tepelerine inecek bu gerçeği yalanladılar.” Kaaria da kıyâmetin isimlerinden birisidir. Her şeyin başına çarpan, herkesin beyinlerinde patlayan, insanları sarsan, dehşete dü-şüren o büyük hadise. İşte Âd ve Semûd bunu yalanlayıverdiler. Yani Ben size Hâkka’yı anlatacaktım ama, işin başında size bir uyarıda bulunayım. Aman bu gerçeği yalan saymaya kalkmayın! Aman sizler de Hâkka’yı, Kaaria’yı yalan saymaya kalkmayın. Aman Âd ve Semûd gibi sizler de, “yok böyle bir şey! Nerden çıktı bu iş? Öl-dükten sonra nereden dirilecekmişiz? Bunun aslı astarı yoktur!” demeye kalkışmayın! Ölüm ötesi hesabını-kitabını yalanlayarak, olmaz böyle şey filan demeye getirmeyin! Bak Âd kavmi, Semûd toplumu sizden daha güçlüydü. Kıyâmeti yalan saydılar. “Öldükten sonra dirilmek yoktur, hesap-kitap yoktur” diyerek hayatlarını bu inanca bina ettiler. Dünyayı kıbleleştirdiler, hiç ölmeyecekmiş gibi bir hayatın peşine düştüler. Dünyaya kazık çakma sevdasına kapıldılar. Dünyayı cennetleştirme cinnetine kapıldılar. Ya da cennetliklerini dünyada ara-ma sevdasına kapıldılar da Ben onları yerin dibine geçiriverdim. İşte ey kullarım, dikkat edin. Ben sizlere bunu işte bunun için anlatıyorum. Ben size bu konuda, bu helâk konusunda peşin bir kanaat, peşin bir bilgi veriyorum. Bu konuda kesin bir kanaate vararak, hata etmeyesiniz diye önceden sizi uyarıyorum. Önceden size bilgi ulaştırıyorum. Sizden öncekilerin, atalarınızın düştükleri yanlışı, onların yanılgı noktalarını, sapak noktalarını anlatıyorum ki, sizler de onların yanlışlarına düşmeyesiniz. Bu size bir uyarı değil mi yani? Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Gelin akıllarınızı başlarınıza alın da sizler de onlar gibi kezzebe yapmayın! Gelin onlar gibi sizler de Hâkka’yı yalanlamayın! Yalan saymayın kıyâmeti! Yalan saymayın ölüm ötesi hayatın hesabını! Onların durumlarını görün de kendinize gelin!” buyurmaktadır Rabbimiz. Semûd ve Âd kavmi Kaaria’yı yalan saydılar, dalga geçtiler, yok farz ettiler. Semûd kavmi, Salih’in (a.s) kavmidir. Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatıldığına göre bu toplum hayra engel olan bir kavimdi. Hayır düşmanı bir toplumdu. Hayra tahammül edemeyen bir kavim... Allah’ın âyetine dayanamayan, hazmedemeyen bir kavim. Salih’e (a.s) mûcize olarak gönderilen ve kendileri için varlığı hayır olan, Allah’ın deve âyetine dayanamayan bir toplum. Allah âyeti olan, kendileri için hayır ve bereket olan devenin varlığına tahammül edemediler de bacaklarından kesiverdiler onu. Tıpkı Rasulullah Efendimizin mûcizesi olan Kur’an’a tahammül edemeyen, Allah âyetlerinin varlığına dayanamayan, hayırdan, hayırlıdan, bereketten nefret eden günümüz kâfirler gibi. Bugünün kâfirleri de kendileri için hayır olan Allah’ın kitabı Kur’an’ı bacaklarından kesme adına dil değişikliği, alfabe değişikliği yaparak Kur’an’ı susturabileceklerini zannettiler. Allah’ın âyetini yeryüzünden silebileceklerini zannettiler. Tıpkı dün Allah’ın devesini bacaklarından biçerek yeryüzünde Allah’a kulluğu bitirebileceklerini zan-nedenler gibi… Semûd’un bir özelliği daha vardı, o da tüm hayırları, tüm menfaatleri reddetmek. Meselâ adama diyorsunuz ki, “ya şu ekmek temiz, al götür ye bunu!” Hayır, adam illa da pislik yiyecek. Hayırlıyı reddetmek, temizden nefret edip pisi sevmek gerçekten garip bir özelliktir. Bakın daha önce Fecr sûresinde de anlatılmıştı. Semûd kavmine bir deve gönderdi Allah. Mûcize bir deve. Hiçbir zararı yoktu bu devenin. Tek suçu süt vermekti. Süt vererek tüm kavmi doyuracak bir deveydi. Üstelik bakmayacaklar, beslemeyecekler, doyurmayacaklardı onu. Ama alçaklar bu hayra tahammül edemediler de, deveyi katlettiler. Şimdi varlığı hayır olan, tüm suçu süt verip dünyayı beslemek olan Müslümanları katletme adına tüm dünya kâfirlerinin soyunduğu gibi. Şu anda tüm dünya kâfirleri, yeryüzü Müslümanlarını yok etmek için plan-program yapıyor. Yeryüzünde bir tek müslüman kalmayıncaya kadar bizim savaşımız sürecektir, diyorlar. Peki ne suçu var Müslümanların? Ne yapmış Müslümanlar? Niye bu kadar gazaplanıyor bu kâfirler? Başka değil, Müslümanların şu anda bir tek suçları var, o da süt vermek. Tıpkı Salih’in (a.s) devesi gibi süt verip insanlığı doyurmanın ötesinde başka bir suçları yoktur Müslümanların. Tek suçları bu. Üretmek, ekmek, dikmek ve ürettikleriyle tüm dünyayı doyurmak. Ama bakıyoruz tıpkı Allah’ın kendilerine süt verip beslemesi için gönderdiği deveye, yani Allah’ın böyle bir âyetinin varlığına dayanamayıp da: “Olmaz! Bu deve varlığıyla bize hep Allah’ı hatırlatıyor. Sürekli bizi Allah’la yüz yüze getiriyor. Halbuki biz O’nu unutarak rahat bir hayat yaşamak istiyoruz” diyerek Allah’ın bir âyetini yok etmek üzere bu de-veyi öldürdükleri gibi, şu anda da varlıkları bize Allah’ı hatırlatıyor, varlıkları bizim küfrümüzü açığa çıkarıyor diyerek yerli ve yabancı tüm kâfirler müminleri yok etmeye çalışıyorlar. Güya yeryüzünde Allah’ı hatırlatan, âhireti hatırlatan ve böylece iştahlarını kaçıran Müslümanları yok ettikleri zaman rahat bir hayat yaşama imkânı bulacaklar. Al-lah’ı da, dinini de, âhireti de diskalifiye ederek, unutarak istedikleri gi-bi sorumsuzca bir hayat yaşayabilecekler. Salih’in (a.s) kavmi olan Semûd kavmi hayırdan, hayırlıdan hoşlanmayan bir toplumdu. Allah’ı hatırlamaya, Allah’ın âyetleriyle yüz yüze gelmeye tahammül edemeyen bir toplumdu. Halbuki bunlar ken-dilerinden önceki toplumların yok edilişlerini görmüşlerdi. Nuh kavminin suyla, Âd kavminin de dondurucu bir fırtınayla helâk edildiklerini görmüşlerdi. Dedelerinin başına gelenleri biliyorlardı. Gördükleri, bildikleri bu tecrübelerinden dolayı bunların Allah’a daha bir dikkatli davranmaları gerekiyordu. Dedelerinin başına gelenlere bakıp ders çıkar-maları ve onların düştükleri yanlışlara düşmemek için akıllarını başlarına almaları gerekiyordu. Daha iyi müslümanlar, daha iyi kullar olmaları gerekiyordu. Ama hainler gereken dersi çıkaramadılar. Dedelerinin başına gelenleri Allah’ın istediği gibi yorumlayamadılar. Yanlış yaptılar, Allah ve elçisiyle savaşa tutuştular. Rabblerine ve elçisine kafa tuttular. Al-lah’la çatışma içine girdiler de helâk yasasının mahkumu oldular. Biz onlar gibi yapmayalım, onlar gibi yaşamayalım. Rabbimize O’nun is-tediği gibi kullar, elçisine O’nun istediği gibi tabi olanlar olalım, demediler de, şöyle bozuk bir ders çıkardılar: “Atalarımız hata yaptılar. Dedelerimiz evlerini, yerlerini, yurtlarını düzlükte kurdular. Şehirlerini, yerleşim birimlerini ovalarda kurdular. Tabi sonuçta da Allah’la verdikleri savaşımlarında mağlup oldular. Bir sel felâketi, bir rüzgar afeti, bir deprem hadisesi karşısında hemen etkilenip işleri bitiverdi. Bizler atalarımızın bu yanlışlarından ders çıkarmalı ve onların düştüğüne düşmemeliyiz. Bizler öncekilerin âkıbetine uğramamak için evlerimizi, şehirlerimizi, medeniyetimizi düzlük arazilerde kurmamalıyız. Allah’la savaşımızda zaaflara düşmemeliyiz” diyerek yüksek kayaları, kayalıkları yontarak yüksek yüksek barınaklar yaptılar. Evlerini şehirlerini yüksek kayalıkların arasında yontarak oluşturdular. Sudan etkilenmeyelim, rüzgardan korunalım diye böyle yaptılar. Böylece güya kendilerini garantiye aldıklarını zannediyorlardı. Artık Allah’la tutuştukları savaşta, peygambere karşı gerçekleştirdikleri mücadelede Âd kavmini yakalayan rüzgar onları yakalayamayacak, Nuh toplumunu helâk eden su onlara bir şey yapamayacaktı. Onun için kendilerinden önce helâk edilen toplumların yolundan gitmekten korkmuyorlardı. Ama Allah bir taağıye ile ya da Kur’an’ın başka yerlerinde anlatıldığı gibi bir sesle, bir sayhayla onları yok ediverdi.