21. “Ey Muhammed! Eğer Biz Kur’an’ı bir dağa in-dirmiş olsaydık, sen, onun, Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misâlleri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağ üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah haşyetiyle parça parça olmuş görürdün. O dağın kıymetini bildiği, gücünü, kudretini tanıdığı Allah karşısında böyle bir durum, böyle bir konum, böyle bir vaziyet aldığını görürdün. Göklerin ve yerin sahibi, tüm varlıkların Rabbi karşısında o dağın böyle divan durduğunu, boyun büktüğünü görürdün. Rabbinin bu kitabıyla, hitabıyla, emir ve nehyleriyle karşı karşıya kalan dağın Rabbine karşı: “Buyur ya Rabbi! Emret ya Rabbi!” deme pozisyonu içinde bulunduğunu görürsün. Yaratıcısını tanıyarak, kendisini var eden ve ayakta tutanın O olduğunu bilerek O’nun huzurunda teslimiyet gösterir görürdün. İşte dağ böyle bir vaziyet alırdı, buyuruyor Rabbimiz. Paramparça, darmadağın olurdu. Yani Rabbinin âyetlerini algılayacak bir şe-kil alırdı, buyuruluyor. Aslında bir şeyin böyle paramparça olması için onun tüm hücrelerine etki edecek bir darbenin vurulması icap eder. Parçalanan şeyin de bu darbeyi algılayacak bir güçte olması gerekir. Şuurlu bir etkileniş, algılanan bir şey karşısında tepki gösterişi söz konusu olmalıdır. Bakın âyet-i kerimede bir inmeden söz ediyor Rabbimiz. “Eğer bir bu kitabı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık...” O zaman inmeyi ta-nımak zorundayız. Meselâ alalım şu Kur’an’ı, yakınımızdaki dağa götürelim. Koyalım bu kitabı dağın üzerine. Hiçbir dağın bu şekilde parçalandığını görmeyiz değil mi? Neden? Çünkü ona inme denmez. Bize de böyle inmediği için, biz de kitapla böyle bir diyaloga girmediğimiz için bize de etkili olamıyor kitap. Hayatımıza inmeli kitap. Mutfağımıza, kazanmamıza-harcamamıza, gecemize-gündüzümüze, evimize, dükkanımıza, hayatımızın tümüne indirgemeliyiz bu kitabı. Adım atarken bile bu kitabın sorumluğu altında olduğumuzun bilincine ermeliyiz ki, kitap bizim üzerimizde de etkili olabilsin. Değilse işte oku-yoruz, tanıyoruz ama, ondan bağımsız bir hayat yaşadığımız sürece aynı etki bizde olmamaktadır. İşte dağ Allah’a saygısından, Allah’ı tanımasından dolayı Allah’ın kitabıyla muhatap olmuş olsaydı böyle bir tavır alırdı. Rabbimiz buyuruyor ki, işte bunu, bu misâlleri insanlar için örnek veririz, belki onlar bunun üzerinde düşünürler, kafa yorarlar, anlarlar, değerlendirirler de bir netice çıkarırlar diye. Öyleyse Rabbimizin bize sunduğu bu misâl üzerinde ciddi ciddi düşünmemiz, anlamamız ve ders çıkarmamız gerekecektir. Bu kitap bir dağ üzerine inmemiştir. Bu kitabın muhatabı bir dağ değildir. Kitabımızın bir başka âyetinden öğreniyoruz ki, Rabbimiz önce bu emaneti onlara arz ediyor, onlar çekiniyor bunu yüklenmekten de insan kabul ediyor. “Doğrusu Biz, emaneti (sorumluluğu) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.” (Ahzâb 72) Bu emaneti, bu kulluk mükellefiyetini insan kabul etmiş ve bu Kur’an insana indirilmiştir. Rasulullah Efendimizin göğsüne indirilmiştir. İnsanlığa hidâyet rehberi olarak indirilmiştir. Dağlara değil de bize indirilmiş olduğuna göre bizim de tıpkı dağlar gibi bu kitap karşısında hâşi’ olmamız gerekecektir. Rasgele birisinden gelmiş bir kitap, bir söz, bir yasa değildir bu Kur’an. Bizi yoktan var eden, bu hayatı var e-den, bizim sahibimiz, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın kitabıdır bu kitap. Öyleyse Rabbimizin bu emirnamesi karşısında derhal el pençe divan durarak: “Emret ya Rabbi! Buyur ya Rabbi! Sen ne istiyorsan! Sen ne buyuruyorsan! Sen nasıl istiyorsan ben aynen yerine getireceğim! Yap dediklerini yapacak, yasak dediklerinden kaçınacağım! Huzurunda bunun için varım! Emir ve nehiylerin karşısında boynum kıldan incedir!” pozisyonu içinde bulunmak zorundayız. Bizler de tıpkı Rabbimizin anlattığı bir dağ gibi olmak zorundayız. Rabbimize ve kitabına karşı bir dağın takındığı, takınacağı bir tavır içinde olmak zorundayız. Allah’ın âyetlerini okumak, öğrenmek, anlamak, duymak, hissetmek, sarsılmak, tavır almak zorundayız. Bütün âzâlarımızla mütesaddi olmak zorundayız. Yani tüm âzâlarımız Allah’ın kitabından, Allah’ın buyruklarından etkilenmeli, şekillenmeli ve harekete geçmelidir. Allah’a saygımızdan, haşyetimizden, Allah’ı tanımamızdan, bilmemizden dolayı tüm benliğimizle O’na yöneleceğiz. O’ndan gelecek emir ve nehiylere mutlak bir teslimiyet göstereceğiz. Rabbimizin kitabı bu kadar azametli, bu kadar ağırlığı olan bir kitaptır. Mahlukât üzerinde bu kadar ağırlığı, bu kadar dehşeti olan, dağların bile azameti karşısında tahammül edemeyeceği, tuz-buz olacağı bu kitap insanlar üzerinde de öylesine inkılâplar, öylesine değişimler gerçekleştirmiştir ki, dağlar gibi toplumlar, dağlar gibi milletler bu kitap karşısında erimek zorunda kalmıştır. Bu kitap nice insanların, nice toplumların kayalar gibi katı kalplerini eritmiş, düşüncelerini değiştirmiş, alışılmış hayatlarını değiştirmiştir. Sırtlanları sırtlanlıkta geride bırakmış nice nesilleri meleklerin üstüne çıkarmıştır. Nice insanların ölü kalplerini diriltmiş, nicelerini hayata ve dirilişe kavuşturmuştur. Nicelerini fıtratlarına döndürmüştür bu kitap. Emir Allah’a aittir. Hâkimiyet, egemenlik tamamıyla Allah’a aittir. Tüm bunları yapan Allah’tır. İşte bizler de Allah’ın kitabı karşısında böylece bir tavır takınabilir, bu kitapla kendimizi diriltebilirsek o zaman yukarda anlatılan cennet ashabından olma imkânını elde etmiş olacağız. Allah hepimizi muvaffak kılsın. Peki Rabbimiz bu misali bize niçin vermiş? Umulur ki onlar tefekkür ederler. Bizle bu misal üzerinde tefekkür edeceğiz, Rabbimiz bizden bunu istiyor. Tefekkür; herhangi bir mesele hakkında düşünme, zihni yorma, derin düşünme ve işin şuuruna varma. Tefekkere fiili, üç harfli olan "fekere" fiilinden türemiştir. Fekere kök fiili ve ondan türemiş olan tefekkere, efkere, fekkere ve if-tekere fiilleri aynı anlamdadırlar. Tefekkürün zıddı, fikirsizlik ve düşüncesizlik demektir. Tefekkür insana mahsus bir özelliktir. İnsan, tefekkür sayesinde diğer varlıklardan ayrılır ve üstün olur. Tefekkür ancak kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler hakkında yapılabilir. Onun için, Allah'ın yarattığı varlıklar hakkında tefekkür mümkündür. Fakat Allah'ın zatı hakkındaki tefekkür mümkün değildir. Çünkü Allah hiç bir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez (İsfahânî, Müfredât, İstanbul 1986, 578). Hz. Muhammed (s.a.s)'e en çok etki eden âyetlerden biri, te-fekkürle ilgilidir. İki kişi Hz. Aişe (r.a)'ı ziyaret etmişler. Onlardan biri, "Hz. Muhammed (s.a.s)'de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?" deyince, Hz. Aişe (r.an) şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.s) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözle-rinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sa-bah ezanı için gelen Hz. Bilâl (r.a): "Ya Resulullah (s.a.s)! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?" de-yince, o: "Bu gece Yüce Allah bir âyet indirdi. Beni bu âyet ağlatmak-tadır" dedi ve âyeti okudu: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici de-liller vardır” (Âl-i İmrân,190). Ondan sonra Resulullah (s.a.s): "Bu â-yeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun" dedi. Bu âyette, tefekküre davet edilen akıl sahiplerinin durumunu açıklayan bir sonraki âyetin meâli de şöyledir: "Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, gözlerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler (düşünürler). Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!.." (Âl-i İmrân, 3/191). İbn Abbas (r.a)'ın naklettiğine göre, bazı insanlar Allah'ın zatı hakkında düşünmek istediler. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s) bu hususta şu açıklamada bulundu: "Allah'ın yarattıkları hakkında dü-şünün. Allah'ın zatını düşünmeyin. Allah'ın şahsı hakkında düşünme-ye güç yetiremezsiniz" Lokman (a.s) yalnız başına tenha bir yerde oturup tefekkürde bulunurdu. Kendisine: "Niye yalnız oturuyorsun? İnsanlarla oturup sohbette bulunsan, daha iyi olmaz mı?" diye sormuşlar. Lokman (a.s) şu cevabı vermiştir: "Uzun süre yalnız kalmak, tefekküre daha müsaittir. Uzun süre tefekkürde bulunmak da, insanı cennetin yoluna sevk eder" Ömer b. Abdülaziz tefekkür hakkında şöyle demiştir: "Yüce Al-lah'ın nimetlerini düşünmek, en faziletli ibâdetlerdendir". İmâm Şafiî de: "Herhangi bir konuda hüküm çıkarırken, tefekkürden faydalanın" diyerek, tefekkürün usûl ilmindeki önemine işâret buyurmuştur. Tefekkürün neticesinde insan geniş bir ilme sahip olur. İnsanın ilmi artınca da, kalbinin hali değişir. Onun neticesinde de, insanın hali ve hareketleri değişir. Görülüyor ki insanın bilgisinin artması ve davranışlarının düzelmesi, tefekkürle başlar. Onun için Yüce Allah Kur'an'da çeşitli hususları dile getirdikten sonra "... Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) insanlar için ibretler vardır" Tefekkürle aynı kökten meydana gelen kelimeler, Kur'an'da on sekiz yerde geçmektedir. Kur'an'da birçok âyette, akıl erdiren, düşü-nen, bilen insanlar için ibretler vardır denmekte ve tefekkür anlamını ifâde eden pek çok kelime kullanılmaktadır. Olumlu tefekkür olduğu gibi, olumsuz tefekkür de vardır. Doğru olmayan tefekkürün neticesi de doğru olmaz. Ancak salim kalbe sahip olan insanların tefekkürü sağlıklı olabilir. İslam dininin istediği tefekkür, hiç şüphesiz sağlıklı olanıdır. İnsanları bu olumlu tefekküre davet eden âyetlerden birisi işte bu âyettir: "Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, tefekkür etsinler diye insanlara veriyoruz" İslâm'ın bu kadar önem verdiği olumlu tefekkür, insanı taklit-çilikten kurtarmaktadır. Meselâ, "dünya hayatı geçicidir; ahiret hayatı ise ebedidir. Ebedi olan şeyi geçici olan şeyden üstün tutmak daha iyidir" şeklindeki bir nasihati dinleyip ahiret için çalışan insan, başka-sını taklit ederek kendisini iyi yola sevk etmiş olur. Fakat tefekkürün yani derin bir düşüncenin neticesinde bu kanaate varan ve ona göre bilinçli hareket eden kişi, her zaman için daha kârlı çıkar. Bilerek kötü şeyden korunmuş ve iyiyi tercih etmiş olur. Aynı zamanda başkalarını taklit etmekten kurtulur; kendisi başkalarına yol gösterir. 'Tefekkür', fikr kökünden türemiştir. 'Fikr', bilinenden bir ilme (kesin bilgiye) ulaşma kuvvetine denir. Bir başka deyişle, fikr, görgü ve bilgileri bir tertibe koyup bildiği şeyi düşünmek, sonu önceye bağ-lamak demektir. 'Tefekkür' ise, 'fikr' kuvvetinin hareket etmesine, fikir faâliyetine denir. Bu, herhangi bir şey hakkında düşünme, kafa yor-ma, zihni çalıştırma, işin şuuruna varma anlamındadır. Aslında bütün zihin faâliyetlerinin yeri kalptir. Kişinin bir şeyi bilmesi, onun farkına varması, bir şeye şâhit olması, bilginin kendisi için kesinlik kazanması (yakîn) gibi faâliyetler kalbin işlerindendir. Bunlar arasında şuur, du-yuların dış dünya ile ilişkiye geçmesi sonucu oluşan ve kalbe ulaştığı zaman belli bir bilgi meydana getiren şeydir. İnsan, bir şeyin şuuruna, yani farkına vardıktan sonra, şuuruna vardığı şeyler hakkında düşün-meye, kalbinde onlar hakkında bir iz bulmaya başlar. İşte kalpteki bu faâliyetin adı tefekkürdür. 'Tefekkür', bilinen birtakım şeylerle, kesin bir bilgiye ulaşabil-me gücünün hareketidir. Kalbin, bir şeyi tanıma, bilme ve o şey hak-kında bir bilgiye ulaşma çalışmasıdır. 'Tefekkür' faâliyeti tamamen in-san kalbinin bir faâliyetidir. Hayvanlar hakkında kullanılmadığı gibi, 'Allah fikir sahibidir, Allah tefekkür etti' de denilmez. 'Tefekkür' bir an-lamda kalpte bir sûretin (bir şeklin) meydana gelmesine imkân tanır. Halbuki Allah (c.c), her türlü sûretin, şeklin üzerinde olduğu gibi, zâten ilmiyle her şeyi nasılsa öylece bilir. O'nun, varlıkların sûretleri üze-rinde -insan gibi- fikir sahibi olması düşünülemez. Allah'ın (c.c) varlığı hiçbir zaman kavranılmaz, hiçbir sûretle (şekille) nitelendirilemez. Bu bakımdan O'nun şekli (sûreti) hakkında değil de, yarattıkları veya verdiği ni'metleri, gözler önüne serdiği âyet-leri hakkında düşünülür, tefekkür edilir. Allah'ın (c.c) varlığı O'nun â-yetleriyle bilinir ki, buna da 'ma'rifet' denilir. Bu anlamda O, ne düşü-nülendir (mütefekker'dir), ne de ma'lumdur (bilinen'dir). Ancak, O ma'-ruftur, yani âyetleriyle tanınandır. Allah (c.c) düşünen (mütefekkir) de değildir. Bu bakımdan O'nun gönderdiği vahy, yani İslâm bir fikir ola-maz. Kur'an'ın ifâdesine göre 'tefekkür', Allah'ın kelimeleri, âyetleri, yarattığı nesneler, tüm varlıklar, oluşlar ve O'nun tarafından meydana getirilen olaylar üzerinde kafa yorup aklı çalıştırarak düşünme, ibret alma, bunların arkasındaki gerçeğe ulaşma, bir anlamda Allah'ın Rabliğine varma faâliyetidir. Nitekim Kur'an, birtakım nimetleri veya oluşları saydıktan sonra, insanları tefekkür etmeye çağırıyor. Bu tefekkür insanı, nesnelerin ve olayların dış kabuğunda takılı kalmaktan alıkoyacak, onu İlâhî gerçeğe götürecektir. Bu tefekkürden mahrum olanlar, eşyanın yaratılışının hikmetini, olayların arkasındaki kudret elini, yaratılıştaki sırları ve Yüce Rabbin büyüklüğünü anlamazlar. Onlar dış görünüşlerle, kaba bilgilerle, eşyaya güçleri yettiği kadar sahip olmakla uğraşırlar. Bilimsel bilgilere ulaşsalar bile, bütün oluşumların, görünen şeylerin arkasındaki hikmeti düşünmezler. Ama iman edenler, Allah'ın âyetlerini ve bunların hikmetini düşünerek, bunların niçin yaratıldığını anlamaya çalışırlar. Sonra da âlemlerin Rabbi Allah'a teslim olurlar. Tefekkür etmek, Kur'an'ın bir emridir. Kalbin bu faâliyetiyle mü'min, hem Allah'ın ni'metlerini düşünerek ibâdet eder, hem birtakım konularda bilgiye ulaşır, hem kalbini lüzumsuz işlerden uzaklaştırır, hem de kişinin kendisine kendini hatırlatır. Tefekkür eden kişinin kalbi değişir. Kalbin iyi yöne doğru değişmesi, kişinin ahlâkının iyiye doğru gitmesinin başlangıcıdır. Allah'ı, O'nun âyetlerini, ölümü ve ölümden sonrasını, hesabı ve cehennemi çok düşünenler, elbette kendilerine çekidüzen verenlerdir. Kur'an, insanları akıllarını kullanmaya, tefekkür etmeye, ibret almaya dâvet ediyor. Kur'an, bazı konuları dile getirdik-ten sonra, "şüphesiz bunda tefekkür eden bir topluluk için ibretler var-dır" demektedir. İşte onlardan birisi de bu âyettir: Eğer Kur'an bir da-ğın tepesine indirilseydi dağ paramparça olurdu. Allah (c.c) böyle ör-nekleri insanlar tefekkür etsinler diye vermektedir. Bundan sonra Rabbimiz bize kendisini tanıtacak. Esmâsın-dan söz edecek ve her bir esmâsı karşısında bizden bir şeyler isteyecek, tavır isteyecek. Bakın şöylece tanıtmaya başlıyor: