Haşr Suresine Dön

Haşrالحشر

23. Ayet

23Haşr Suresi

هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَز۪يزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

O Allah ki O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Mutlak hâkimiyet/egemenlik sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eden) El-Melik’tir. (Mukaddes, eksikliklerden münezzeh olan) El-Kuddûs’tür. (Tüm eksiklik ve kusurlardan münezzeh, kullarına esenlik veren) Es-Selâm’dır. (Kalplere iman ve güven veren) El-Mümin’dir. (Her şeyi kontrol eden, mutlak otorite ve hâkimiyet sahibi olan) El-Müheymin’dir. (İzzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz’dir. (Gönül kırıklıklarını gideren, her şeye boyun eğdiren) El-Cabbâr’dır. (En büyük olan ve kibir sahibi olan) El-Mütekebbir’dir. Allah, onların şirk koşmalarından münezzehtir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

23. “O, kendisinden başka tanrı olmayan, hükümran, çok kutsal, esenlik veren, güvenlik veren, görüp gözeten, güçlü, buyruğunu her şeye geçiren, ulu olan Allah'tır. Allah putperestlerin koştukları eşlerden münezzehtir.” Allah kendisinden başka İlâh olmayandır. Sık sık kitabında Rabbimiz bu özelliğini vurgular. Çünkü bu göklerin ve yerin üzerine kurulduğu yasadır. Gökler ve yer, göklerde ve yerde olanların tamamı işte bu tevhid esasına göre kurulmuştur. Tüm kâinatta Allah’tan başkalarını İlâh kabul etmeme yapısı vardır. Güneşler, aylar, yıldızlar, yerler, gökler, dağlar, taşlar, hatta insanın tüm âzâları sadece bu de-ğişmez yasaya, Allah’a kulluk yasasına teslimdirler. Onun içindir ki insanın da bu yasaya teslim olması gerekir. Fıtratıyla teslim olduğu bu Allah yasasına iradesiyle de teslimiyet göstermesi gerekir. Allah Meliktir, Mâliktir. Her şeyin sahibi ve Mâliki O’dur. Mülkün sahibi O’dur. Göklerde ve yerde ne varsa sadece O’na aittir. Mülk elinde olan ve onu kullarından dilediğine verendir. İşte geçici olarak o mülkünü insanlara vermiştir. Tabii kâfirlere de vermiştir Rabbimiz. Mülk O’nun olunca da mülkü konusunda söz sahibi de O olacaktır. Mülkünde yasa belirleme, mülkü konusunda hayat programı tespit etme konusunda söz hakkı sadece O’na aittir. Kuddûs’dur Allah. Mübarektir. Tertemizdir, kusursuzdur, mükemmeldir, ayıbı, lekesi, kusuru yoktur. Zâtı temiz olduğu gibi, mülkü de temizdir. İnsanlar müdahale edip bozmadıkları sürece tüm mülkü temizdir Rabbimizin. Kulları adına belirlediği hayat programı da, dini de temizdir. Yarattığı her şeyde bir hikmet, temizlik ve güzellik vardır. Allah Selâmdır. Kullarına selâmet verendir. Kullarına selâmet, esenlik verendir. Allah selâmdır, kullarını selâmet yurdu olan cennete çağırmakta, cennet yollarını göstermektedir. Cennet yollarını açmak için insanların önlerine kitap koymuş, peygamberler koymuştur. Evet, Allah’ın selâm diye bir adının olduğunu biliyoruz. Hattâ İşte Haşr sûresinin 23. âyeti Allah’ın bu adını bize hatırlatıyor. Allah selâmdır. Hem teslimiyet dini olan İslâm’ı ortaya koyandır, hem kendisine teslim olunması gerekendir, hem esenlik verendir, hem esenlik yurdu olan cennetin sahibidir, hem sadece onunla selâmete ulaşılan, o selâmda tutarsa, o selâmete erdirirse ancak o zaman selâmette olunur. Selâm; esenlik demektir. Selâm; gamsız, dertsiz, kasavetsiz, çilesiz, sıkıntısız, üzüntüsüz, yâni her tür olumsuzluktan uzak bir ortam demektir. Bu anlamıyla selâm; ancak cennetteki hayatın adıdır. İşte Kur’an bize cenneti, belki de o sebeple; “dâru’s selâm” diye tanıtır. Selâm yurdu, selâmet yurdu. Selâm; selâmette olmaktır. Rahat ve huzur içinde bulunmaktır. Gamsız kedersiz olabilmek, üzüntüden uzak bulunmak demektir. İşte ondan dolayı bir müslüman bir müslüma-na selâm verir. Sadece müslüman, müslümanla selâmlaşır. Böylece der ki; “Allah sana selâm versin, Allah seni selâmda kılsın, ya da Allah seni dâru’s selâmda, yâni cennette kılsın” İşte bu sadece müslü-man için söylenir. Namazdan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz; “Allahümme entes selâm ve minkes selâm” dememizi ister. Aynı konu değil mi? Selâm veriyoruz namazda, “esselâmü aleyküm ve rahmetullah” diyoruz. Dönüp bir de sol tarafımıza selâm veriyoruz. İşte namazdayken insan aslında Allah’ın selâm sıfatını canlı bir eylem olarak hatırlıyor, bunu da sözlü olarak ifade ediyor arkasından. “Allah’ım, sen selâmsın, selâmet de sendendir” diyerek. Zeynep Gazâlî zindanda beni selâm kurtardı diyor. Ben namazla yalnız olmadığımı anladım diyor. Allah’la beraber, meleklerle beraber olduğumu anladım diyor. Aslında selâm ve selâmet insanın yarınki özleminin adıdır. Cennet özleminin ifadesidir. Müslümanlar bir birlerine işte böyle dua etmelidirler karşılaştıklarında. Yâni; “ey kardeşim, Allah sana cennet versin! Cennete gidesin” demelidirler. Müslümanlar hangi şart altında olurlarsa olsunlar buna fırsat kollarlar, imkân ararlar. Meselâ koşuyor biri, diğeri duruyor. Birisi yürüyor, diğeri bekliyor. Veya ayaktadır birisi, diğeri oturuyor. Biri tek başına, ötekileri çoktur. Birisi binitlidir, diğeri yayadır. Ne fark eder? Karşılaştılar mı mutlaka bir birlerine selâm vermelidirler. Ama bunun da bir kuralı vardır elbette. Daha bir hareket halinde olan, daha bir etkin durumda olan, daha bir çok olan diğerine selâm versin. Ayakta olan oturana, yürüyen durana, koşan yürüyene, binitli olan yaya gidene, az olan çok olana selâm versin. Bunlar kolay, zaten alışkanlık haline getirdiğimiz bir dua modeli. Selâmün aleyküm ve aleyküm selâm. Ama önemli olan karşımızdaki cennetlik olasın, Allah sana cennet versin, ben senin için cennet diliyorum diyebilmektir. Hattâ sahabeyi görüyoruz, eğer birlikte yürüyen iki kişinin arasını bölecek bir ağaç çıkmışsa karşılarına, ağaçtan sonra tekrar yan yana gelmişlerse yine bir birlerine selâm veriyorlardı. Ama değmez miydi? Fırsat değil miydi? Bunu değerlendirmek zorunda değiller miydi? Yâni bir birlerine Allah sana cennet versin demeli değiller miydi? Ama bu konuda dikkatli olacağımız bir bölümü de söyleyelim inşallah. Bunu bir reflekse dönüştürmemeliyiz. İçimizden biri girse ya-nımıza; “Selâmün aleyküm” çıksa dışarıya tekrar girse; “Selâmün a-leyküm” sonra otursa; “Selâmün aleyküm”. Hattâ birimizin önüne gelse “Selâmün aleyküm” ötekisinin önüne gelse “Selâmün aleyküm” herkese tek tek selâm verse. Öyle olmaz galiba değil mi? Müslümanlar birinin yediği yemeğin artığını bir başkalarına ikram edebilirler, bu güzel bir şeydir. Ama özellikle öyle yapmaya çalışmak, yani hep karşısındakine artık sunmaya çalışmak ne kadar abes değil mi? Birisi bir bardaktan su içmiş, arta kalanı da diğer bir müslüman içivermiş, ne kadar güzel. Ama bu işi kural haline getirip, hayır sen bundan bir yudum al, ben de senin artığını içmek istiyorum demenin anlamı yoktur. İşte selâm konusunda da hayatı yaşarken selâmlaşmanın önemini anlamaya çalışıyoruz. Allah Mü’mindir. Allah imanı ortaya koyandır, imanı gösterendir, imana sevk eden, imana çağırandır. Allah emindir, emniyeti ortaya koyandır, kullarına emniyet verendir, kullarını emniyete ve güvene sevk edendir. Kalpleri emniyete, güvene kavuşturan O’dur. Kalplerden korkuyu atan O’dur. Müheymin’dir Allah. Her şeyi denetleyen, her şeyi kontrol eden, her şeyi murakabesi altında tutandır. O’nun denetiminden, O’-nun gözetiminden uzak kalabilecek hiçbir varlık yoktur. Hiçbir zerre yoktur ki O’nun bilgisi ve murakabesi altında olmasın. Allah Azîzdir, yenilmezdir. Allah, izzet ve şeref sahibidir. Cebbâr’dır Allah. Kullarına istediğini, dilediğini yaptırandır. Kullarına hükmedendir. O’nun iradesinin, O’nun emrinin önüne geçebilecek hiçbir varlık yoktur. Kimse O’nun iradesini engelleyemez. Kimse O’nun hükmünü sınırlayamaz. Cebbâr’dır Allah. Yaraları saran, gönülleri dindiren, dertlere şifa verendir. Gönüllere huzur ve sükûnet veren O’dur. Mütekebbir’dir Allah. Büyüktür. Büyüklenmek hakkına sahip olandır. Çünkü tüm yüce isimler, tüm yüce sıfatlar sadece O’na mahsustur. Bizler O’na karşı küçüldükçe küçüleceğiz, mütevazı davranacağız. Rasûlullah Efendimizin; "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç bir kimse cehenneme girmez; kalbinde hardal tanesi kadar tekebbür bulunan hiç bir kimse de cennete giremez" (Müslim, İman, 147, 148, 149) (Ebû Dâvud, Libâs, 26) Bu hadis-i şerifin Müslim'in es-Sahih'indeki bab başlığı, "kibrin haram olması ve bunun açıklanması" şeklindedir. Buradan da anla-şılacağı gibi kibir haram olan kötü huylardan birisidir. Hadisteki ifade kibirli insanın cennete giremeyeceğini anlatmaktadır. Ancak buradaki kibir, Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e karşı olan kibirdir. Ahlâkî bir ö-zellik olarak kibir, başkalarını küçük görmek ve onlarla alay etmek anlamıyla düşünülürse bu özellik insanı dinden çıkaran bir özellik değildir. Ancak haramdır, insanı dinden çıkarabilecek fiiller işlenmesine sebep olabilir. Böyle bir özellik sahibi de cehennemde kibrinin cezasını çektikten sonra Allah'ın afv ve mağfiretiyle cennete girecektir, Nitekim bir âyet-i kerime'de Allah Teâlâ: "Biz onların kalplerindeki kin ve hasedi çıkaracağız" (Hicr,47) buyurarak, cennete giren insanların kal-binden dünyadaki ahlâkî kusurlarının temizleneceğini anlatmaktadır. Bu konudaki bir başka hadis-i şerif şöyledir: "Kendini büyük gören yahut kibirli kibirli yürüyen kimse Allah'ın huzuruna, Allah ken-disine gazaplanmış olarak çıkar" (Ahmed b. Hanbel, II, 118). Bu hadis kibirlinin âhiretteki durumunu gözler önüne sermektedir. Bu tür bir ga-zab-ı ilâhiye sebep olarak Hz. Peygamber insanın elbisesini sürüye-rek çalım satmasını ve kibirlenmesini de göstermiş ve: "Elbisesini ki-birle yerde sürüyen kimseye Allah merhamet nazarı ile bakmaz" (Müslim, Libâs, 42) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifler ahlâkı bir kusur olan kibrin Allah nezdinde ne derece kötü kabul edildiğini anlatmak-tadır. Bir başka kibir şekli olan hakka karşı büyüklenmek ise kâfirlikle bir kabul edilmiş ve lanetlenmiştir. Hz, Peygamber şöyle buyurur: "Mütekebbirler kıyamet gününde, insan yeklinde küçük karıncalar gibi hasredilir. Bütün her taraflarından zillet onları kuşatır..." (Tirmizî, Kıyâ-me, 47; Ahmed b Hanbel, II, 179). Hz, Peygamber, kibirlilerin cehenneme gireceğini şöyle anlat-mıştır: "Cennet ile cehennem münakaşa ettiler. Cehennem şöyle de-di: "Bana zâlimlerle kibirliler girecek" Cennet onu şöyle cevapladı. "Bana zayıflarla yoksullar girecek" Bunun üzerine Allah (c.c) berikine "Sen benim azabımsın seninle dilediğime azap ederim" buyurdu. Öte-kine de "Sen benim rahmetimsin, Seninle dilediğime rahmet ederim Sizin her biriniz için dolu dolu insanlar var" (Müslim, Cennet, 34, 35, 36) buyurdu. Bu konudaki kudsi bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Kibriyâ ridam, azâmet izârımdır. Kim bu ikisinden herhangi birinde benimle çekişirse onu cehenneme atarım" (Ebû Dâ-vud, Libâs, 25; İbn Mâce, Zühd, 16). Hz. Peygamber (a.s) kibri zemmettiği gibi, kibrin müspet karşı-tı olan tevâzuu da övmüştür. Bir hutbelerinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah azze ve celle bana şöyle vahy etti: Mütevazı olun, öyle mütevazı olun ki, biriniz diğerine karşı övünmede bile bulunma-sın" (ibn Mâce, Zühd, 16) İslâm bir ahlâkî kusur olan kibri yasaklamıştır. Böyle bir kibir haramdır, Allah'ın rahmetinden kovulma sebebidir. Ancak bir kibir da-ha vardır ki Kur'an bunu "Müstekbir" ifadesiyle ifade etmiştir. Müs-tekbirler Allah'ın arzında bizzat kendi güzelliklerini tesis etmek için gayret gösteren azgınlar ve zorbalardır. Bunlar Allah'ın kullarını kendi köleleri yapmak için Allah'ın dinine karşı büyüklenirler. Allah Teâlâ bu çeşit insanlar için şöyle buyurmaktadır: "İşte âhiret yurdu; Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) sonuç muttakilerindir" (el-Kasas, 28/83). Demek ki bir adamda kibir varsa iman yoktur, iman varsa da kibir olmaz. Yâni ikisi birlikte olmaz. Peki kibir nedir? Bizi cennetten uzaklaştırıp cehenneme götürecek olan kibri bir tanıyalım. Bunu tespit etme, her konuda olduğu gibi Allah ve Resûlüne aittir. Zira cennet ve cehennem konusunda söz sahibi Allah ve Resûlüdür. Cennete gitme ve cehenneme yuvarlanma konusunda yetki Allah ve Resûlünündür. Allah ve Resûlünden başka hiç kimsenin bu konuda yetkisi yoktur. Kibir; orada bulunan o sahabenin anladığı gibi elbisenin güzelliği değildir. Tamam, kişi elbisesinin güzelliğinden hoşlanır, ama bu hoşlanma İslâm’ın çerçevesinde olmalıdır. Meselâ bir sahabe mescide girer, elbisesinin etekleri biraz uzuncadır. Onu gören bir başka sahabe ikaz eder; kardeşim, bu elbisen olmamış der. Berikisi sorar; peki nasıl olmalıydı? Uyaran sahabe der ki; ben Resûlullah’tan duydum ki elbise şöyle diz kapaktan bir karış aşağıda olacak, bu kadar uzun olmayacak. Uyarılan sahabe de bunu duyunca hemen o uzunluğu yırtıverir oracıkta. Çünkü amel etmek üzere öğrenmişti onu. İşte Resû-lullah’ın emridir diye elbisesini o şekilde kısaltan kişi, onu o şekliyle sevecektir. Zira sevgisi, hevâsı, hevesi Resûlullah’ın sevgisine, getirdiğine teslim olmuştur. Değilse efendim işte bu elbise çok güzel. Niye? İpekten, zebercetten, zümrütten imal edilmiştir, hayır. Elbise sünnete uygunsa güzeldir ve sevilecektir. Allah güzeldir, güzeli sever. O halde Rabbimizin din olarak, hayat programı olarak bize sunduğu her şey güzeldir. Meselâ namaz güzeldir, oruç güzeldir, infak güzeldir. Niye? Allah istedi, Allah güzel gördü diye. Ama bir kadının başını açarak sokağa çıkması güzel değildir. Niye? Allah güzel demedi diye. Kibiri tarif etmeye çalışıyordum; hak karşısında, Allah’ın ve Resûlünün hak dedikleri karşısında, bu hakka teslim olmayarak kendi haklılığını savunan kişi kibirlidir. Kendi haklılığı konusunda Allah ve Resûlünün dediklerinin haksızlığını savunan kişi kibir sahibidir. Allah haktır, Allah’ın hak dedikleri haktır, Kur’an haktır, din haktır, peygamber haktır, Allah’tan gelenlerin tamamı haktır. Kendini, kendi bilgisini, kendi anlayışını Allah’tan gelen bu haklara tercih eden kişi kibirlidir. Allah’ın hakla gönderdiği, hak olarak gönderdiği, haklı olarak gönderdiğini hak olarak kabul etmeyen ve onların dışında hak arayan kişi asla cennete giremeyecektir. Bir tek âyetin, bir tek hükmün bile haksızlığına hükmeden kişi cennete giremez. Yine kendisini insanlardan üstün gören, insanlara tepeden bakan kişi de kibir sahibidir. Neden? Çünkü Allah bizi imtihan ediyor. Kimisine vererek, kimisinden de alarak imtihan ediyor. Kimisine el ve-rerek, kimisine de vermeyerek, kimisine mal vererek, kimisine de ver-meyerek. Bu, Allah’ın takdiridir. Verilen kendisi bulmuş olmadığı gibi, verilmeyen de kendisi kaybetmiş değildir. Onun sorusu öyledir, ötekisininki de böyledir. Öyleyse bir insanın kendisine verilenleri bir imtihan sorusu, bir imtihan vesilesi değil de, bir üstünlük sebebi kabul ederek kendisini diğer insanlardan üstün görmesi ve de Allah’a karşı kendisini garanti konumunda hissetmesi kibrinin alâmetidir. Büyüklenmek, büyüklük taslamak, ululuk iddia etmek. Kendini başkalarından yüksek görerek onları aşağılamak. Şeytan'a ait bir ö-zellik olan kibir, onun Hz. Adem'e secde etmesini engellemişti. Küfür ve inkârın en önemli sebebi kibirdir. Bunu Hz. Adem (a.s)'ın kıssasında görmek mümkündür. Nitekim şeytan'ın kibrinden dolayı isyanından sonra, inkâr ve isyan edenlerin çoğu kibir nedeniyle isyan etmişlerdir. Hz. Musa'nın apaçık delilleri karşısında Firavun in-kâr etmişti. "Sonra da Musa'yı ve Harun'u, firavun ve topluluğuna mu-cizelerimizle gönderdik. fakat onlar, kibirlendiler ve suçlu bir kavim ol-dular" (Yûnus 10/75). Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde inkâr eden zengin ve ileri gelen insanlar kibir neticesinde inkar etmişlerdir. Bu durum Kur'an-ı işte bu âyet-i kerim'de anlatılmaktadır: "En sonunda da sırt çevirdi. Büyüklük tasladı ve şöyle dedi: "Bu eskilerden kalan bir sihirden baş-ka bir şey değildir" Zenginlik, ululuk ve makam sahibi olmakla kibrin yakın alaka-sı, Allah Teâlâ'nın beytan'a şu hitabında görülmektedir: "Kibirlendin mi, yoksa kendini yüce mi zannettin?" (Sâd, 38/75), Kibir inkârda önemli bir rol oynadığından Allah Teâlâ Kur’an'da kibirden ve bu kelimenin türevleri olan istikbâr, müstekbir ve kibriya'-dan sık sık bahsetmektedir, Hz, Nuh (a.s) oğluna vasiyet ederken "iki şeyden seni men ederim, biri şirk diğeri kibirdir" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, I, 170). Ebu Reyhâne (r,a) Hz. Peygamber (s.a.s)'den şöyle rivâyet et-miştir: "Cennete kibirden hiçbir şey giremez". Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü! Ben, kamçımın şaklaması ve a-yakkabımın sağlamlığı ile güzel görünmekten hoşlanırım, bu kibir mi dir?" Hz, Peygamber (s.a.s) "Hayır bu kibir değildir. Allah güzeldir gü-zeli sever, kibir hakkı küçük görmek ve başı gözü ile insanlarla alay etmektir" buyurdu. (Müslim, İman, 47) Bu hadis-i şerif hakk karşısındaki alaycılık ve inkârın kibir ol-duğunu anlatmakla birlikte insanlarla alay etmenin kibirden kaynak-landığına işaret etmektedir. Hz. Peygamber yanında sol eli ile yemek yiyen bir adama "sağınla ye" demiştir. Adam "sağımla yiyemiyorum" deyince Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yiyemez ol; Bu adamın sağıyla yemek yiyemiyorum demesi yalnızca kibrindendir" (Müslim, Eşribe, 107). Hadiste geçen “zerre kadar” ifadesini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Zerre kadar iman. Meselâ bir adamın elinde yiyebilecek bir lokması varsa, onun ekmeği var demektir. Ama onu şarapla yoğurmuşsa, bir ton ekmeği varsa bile onun ekmeği yok demektir. Veya bir adamın bir damla suyu varsa bile, onun suyu var demektir. Ama bir tanker suyu olan bir adamın bu suyunun içine bir damla şarap karışmış olsa, bu adamın suyu yok demektir. İşte iman da böyledir. Onu yok edecek, nakzedecek küfür ve şirki yoksa, zerre kadar da olsa o-nun imanı var demektir. Ama aksi söz konusuysa, o zaman hiç imanı yok demektir. Bir de burada yıllardır insanların birbirlerine naklettikleri ve kimi müslümanların sanki can simidi gibi tutunmaya çalıştıkları, israflarına, gayri İslâmî harcamalarına delil göstermeye çalıştıkları bir hadisten söz etmek istiyorum. Hani Allah’ın Resûlü bir hadislerinde; “Allah kuluna verdiği nimeti onun üzerinde görmek ister.” Buyuruyordu. Evet Allah kuluna bir nimet vermişse, onun eserini kulunun üzerinde görmek ister. Bunun için müslümanlar zenginliklerine göre farklı elbiseler giymeye, farklı sofralarda oturmaya, farklı arabalara binmeye çalışıyorlar. Eh Allah görecek ya nimetinin eserini üzerlerinde. Hep böyle anladılar müslümanlar bu hadisi. Halbuki burada kastedilen o değildir. Burada anlatılmak istenen; Allah bir kişiye bir milyar mı verdi, o bir milyarlık bir infakta, Allah için Allah kullarına harcama yaparak, on milyar mı verdi, o da on milyarlık bir infakta bulunarak nimetin eserini üzerinde, hareketlerinde, tavırlarında gösterecektir. Öyle ya, adamın on milyarlık mı, yüz milyarlık mı olduğunu nereden bileceğiz? Ne miktar nimete sahipse adam, bunu gösterecek ki herkes bilecek. Ama müslümanlar bu hadisi böyle değil de hep işte atı, arabası, elbisesi, sofrası farklı olacak şeklinde anlamaya çalıştılar. Öyle değil, C. Hak kuluna bir nimet vermişse ilim gibi, beden gibi, evlât gibi bunun karşılığında kulundan şükür istiyor Rabbimiz. Şükür de elbette o nimet cinsinden olacaktır. Meselâ size göre eğer bana ilim nimeti verilmişse, ben burada susmayacağım, bu nimeti size aktararak üzerimde nimetin eserini göstereceğim. İnsanlar benim üzerimde görmeliler bu nimetin eserini. Veya eğer Allah birine çokça para vermişse nimet olarak, o da onu Allah kullarına harcayarak, infak ederek bu nimetin eserini gösterecek üzerinde. Kendisi bizzat gidip ihtiyaç sahiplerini bulmalı iken, bunu yapmadığı halde, bir de üstelik ayağına kadar istemeye gelenlere; kim ya hu, ben de para mı var ki istiyorsunuz? Demeyecek. Nimetin eserini gizlemeden, örtmeden yana olmayacak. Gerçekten bu çok garip bir tavırdır. Neden? Çünkü C. Hak hem peygamber efendimiz aracılığıyla malın, ilmin, sağlığın, sıhhatin, elin, ayağın, paranın nerelerde sarf edileceğini bildirecek, hem de bunun sarfını bize bırakacak, olacak şey midir bu? Allah bu konuda, her konuda müslümanlara basîret versin, anlayış versin inşallah. Allah insanların O’na ortak koştuğu şeylerin tamamından münezzehtir, uzaktır. Biz Allah’ı böylece tesbih ederiz. Tarih boyunca bir kısım cahiller tarafından Rabbimize ortak koşulan şeylere karşı Rab-bimizi tesbih edeceğiz. Rabbimizin bu âyetleriyle bildik, anladık ve iman ettik ki, Rab-bimiz kendisinden başka İlâh olmayan, gayb ve şahadet âlemini bilendir. Sadece bilen O’dur. Bilgi konusunda müşrikler Allah’a ortak koşuyorlar. Allah yanında kendilerinin de bilgi sahibi olduklarını, ya da bilgi sahibi insanlar olduklarını iddia ediyorlar. İşte şu anda böyle söyleyen kâfirleri görüyor, duyuyoruz. “Efendim artık çağımız bilgi çağıdır! Yani artık dinin de, kitabın da, peygamberin de çağı geçmiştir. Allah bilgileri artık bizim işimize yaramaz. Bunların modası geçmiştir. Allah ekonomiyi bilmez, biz ilimle, kurduğumuz üniversitelerle istediğimiz neticelere ulaşabiliriz. Allah eğitimden anlamaz, eğitimin yasalarını biz belirleriz” diyorlar. İşte şu anda insanlar hâşâ Allah’a meydan okuyorlar. Yani kendi bilgilerini Allah’a alternatif olarak sunmaya çalışıyorlar ki, bu şirktir, küfürdür. Rabbimiz yine bu âyetlerinde kendisinin Rahmân ve Rahîm oluşunu açıkladı. Bakıyoruz insanlar insanlara karşı çok merhametli olduklarını iddia etmeye çalışıyorlar. İnsanları Allah’tan daha iyi düşündüklerini iddia ederek bu konuda kendilerini Allah’a ortak koşmaya çalışıyorlar. Allah kendisini yegâne kulluk edilecek, yasa belirleyecek İlâh olarak tanıttığı halde, bakıyoruz insanlara yasa koymaya çalışanlar kendilerini O’na ortak kabul ediyorlar. Veya bunların yasalarına itaat edenler, bunları yasa belirleme hakkına sahip kabul edenler de Allah’a şirk koşuyorlar. Biz bunların hepsini reddediyoruz. Rabbi-mizi tesbih ediyoruz. Sübhanallah, ya Rabbi biz Seni tesbih ederiz, Sen bunların ortak koştuklarının tamamından uzaksın münezzehsin diyoruz. Rabbimiz işte burada bizden bunu istiyor. Allah yine burada bize kendisinin Melik olduğunu, Mâlik olduğunu bildirdi. Allah’ın bu ismiyle de insanlar O’na ortaklar koşuyorlar. “Mâlik biziz, mülkün sahibi biziz. Bu mülk bizimdir, her şey bize aittir” diyorlar. “Saltanat bizimdir, egemenlik bizimdir” diyorlar. Biz bunu da reddedeceğiz. Mülkün sahibi, mülkünde söz sahibi Allah’tır diyeceğiz, Rabbimizi bu konuda da tesbih edeceğiz. Mülkünde Allah’tan başka hiç kimsenin söz sahibi olmadığını haykıracağız. Allah kendisini bize yine Kuddüs olarak, lekesiz, kusursuz, dokunulmaz olarak tanıtmıştır. Şu anda kendilerini ve yasalarını, sistemlerini lekesiz, hatasız, eleştirilmez, dokunulmaz olarak lanse edenleri görüyoruz. Peki sormak lâzım şimdi bu adamlara: Söyleyin, gerçekten siz lekesiz misiniz? Sizin yasalarınız, sizin sisteminiz lekesiz midir? Her tarafınız pislik, her tarafınız soygun, vurgun değil midir? Şu insanların huzurunu siz kaçırmadınız mı? Şu insanları cehenneme gönderen siz değil misiniz? Şu tabiatın dengesini bozan siz değil misiniz? Her şeyi, insanın, hayvanın, çevrenin sağlığını bozan sizler değil misiniz? Kendi bozduklarınızı tamir etmek için çabalayanlar sizler değil misiniz? Kuddûs Allah’tır. Temiz, hiç bir lekesi olmayan, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan, herhangi bir eksikliği kabul etmeyen, fazilet ve güzel sıfatlardan dolayı övülen sadece Allah’tır. Kuddûs’un kelime anlamı böyledir. Istılahta ise; Kuddûs denilince, Yüce Allah'ın isimlerinden birisi akla gelir ki, bu isme göre O, zatına yakışmayan her şeyden münez-zeh, bütün vasıflarda en mükemmel, tahdîd ve tasvire sığmayan, övülmeye lâyık kemâl, fazilet ve güzellik sıfatları kendisinde olandır. Kur’an-ı Kerîm'de Kuddûs kelimesi, Yüce Allah'ın ismi olarak iki yerde, birisi işte bu sûrede, ötekisi de (Cum'a,1) de el-Melik ismiy-le birlikte geçmektedir. Ayrıca bir yerde de, Allahu Teâlâ'nın melekle-re insan neslini yaratacağını bildirdiğinde, onların"... Orada bozgun-culuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa Biz seni hamdinle devamlı takdis ediyoruz, noksan sıfatlardan tenzih ediyo-ruz..." şeklindeki cevaplarında "nukaddisu" kalıbıyla zikredilmektedir (Bakara,30). Burada da aynı lügat ve ıstılâh anlamlar söz konusudur. Yüce Allah'ın bu ismi, O'nun, teşbîh ve tecsîmden, bir başka şeye benzemekten, beşerî sıfatlardan münezzeh olduğunu ifâde et-mektedir. Nitekim Beyhakî, bu Kuddûs ismini, kendi yaptığı ayırıma göre, Allah'tan teşbîhi nefyeden isimler arasında saymaktadır (Bey-hakî, el-Esmâ ve's-Sıfât, Beyrut ty., s.38). Yukarıda sözü geçen Bakara sûresi 30. âyette "nüsebbihu" ve "nukaddisu" kalıplarıyla "tesbîh" ve "takdîs" bir arada kullanılmıştır. Bu iki kelime, aralarında bazı farklılıklar olmasına rağmen iç içedir ve birbirini bütünleyicidir. Açık bir tesbîhte takdîs, açık bir takdîste de tesbîh vardır. Zirâ, tesbihte de, Allah'ı her türlü noksan sıfatlardan uzak tutmak anlamı görülmektedir. Aradaki fark; takdiste ispatın tes-bîhte ise nefyetmek sûretiyle isbâtın ağırlıkta olmasıdır. Bunu şöyle îzah etmek mümkündür: Kötülenen ve âcizlik ifâde eden sıfatların nefyedilmesi, ortadan kaldırılması, aynı zamanda övülen ve kemâl sıfatlarının isbât edilmesi demektir. Nitekim "Ortağı ve benzeri yok" de-mek, O'nun tek ve yegane varlık olduğunu isbât etmek olur. Yine aynı şekilde "O hiç bir şeyde âciz kalmaz" demek, O'nun güçlü ve kuvvetli olduğunu; "O kimseye zulmetmez" demek de O'nun hükmünde âdil olduğunu ortaya koyar. Zirâ, âciz kalmak ve güçlü, kuvvetli olmak, zulmetmek ve adaletli olmak birbirinin zıddıdır. Dolayısıyla birisinin ispatı, diğerinin nefyini, ortadan kaldırılmasını gerektirmiş olur. Övülen ve kemâl ifâde eden sıfatların isbât edilmesi de kötü-lenen ve âcizlik ifâde eden sıfatların nefyini gerektirir. "O âlimdir" de-mek, O'nun cahilliğini, "O kâdirdir" demek de O'nun güçsüz ve âciz olduğunu nefyetmiş, ortadan kaldırmış olur. İşte tesbîh ile takdîs ara-sındaki fark burada ortaya çıkar. "O şöyledir" dediğimizde yani bir şe-yin varlığını isbât ettiğimizde "takdîs"; "O şöyle değildir" dediğimizde, bir şeyin öyle olmadığını isbât ettiğimizde de tesbîh söz konusu olmuş olur. Fakat netice itibariyle daha önce de sözü geçtiği gibi, esas itiba-riyle aralarında pek büyük bir fark yoktur. Tesbîhde takdîs, takdîsde de tesbîh söz konusudur. Her ikisi iç içedir. Nitekim Yüce Allah bu iki-sini İhlâs Sûresinde bir araya getirmiştir. İhlâs sûresinin ilk iki âyeti olan "Kul huvallâhu ehad. Allâhu's Samed" (Deki; O Allah birdir. Allah Samed dir, yani her şey varlığını ve devamını O'na borçludur. O hiç bir şeye muhtaç değildir) âyetleri takdîsi, geriye kalan "Lem yelid ve lem yûled ve lem yekun lehû küfüven ehad" (Kendisi doğurmamıştır ve bir başkası tarafından da doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'nun dengi olmamıştır) âyetleri ise tesbîhi ifâde eder. Bunların her ikisi de yani hem takdîs ve hem de tesbîh; Yüce Allah'ın vahdaniyetini ve yegane tek varlık olduğunu, O'nun benzeri ve ortağının bulunmadığını ispata yöneliktir. Bir de Allah mü’mindir. Evet, Allah mü’min iken, Allah güven kaynağı iken, güvenlik veren iken, bakıyoruz işte insanlar güvenlik konseyleri filan kurarak Allah’a ortaklık iddiasına giriyorlar. Ama bunların tamamı insanlara korkudan başka bir şey sağlamıyor. Allah mü-heymin iken, Allah her şeyi denetleyen olarak kendisini bize tanıtırken, bakıyoruz adamlar kendilerini de denetleyici olarak takdim ediyorlar. “Her şey bizim denetimimiz altındadır. Bizim haberimiz olmadan bir kuş bile uçamaz” diyor ve Allah’a şirk koşuyorlar. Madem siz böylesiniz de, madem gücünüz her şeyi denetlemeye yetiyor da neden sizin başkentlerinizde binlerce cinâyetler işleniyor? Niçin kulağınızın dibinde, gözünüzün önünde binlerce ırza geçiliyor? Binlerce soygun gerçekleştiriliyor? Hani niye gücünüz yetmiyor bunlara? Niçin engelleyemiyorsunuz bunları? Niçin sağlayamıyorsunuz ülkelerinizde huzuru? Niye denetleyemiyorsunuz insanlarınızı? Azîz sadece Allah’tır. İzzet ve şeref sadece Allah’a aittir. Hâşâ her türlü şerefsizliği şeref kabul eden bir kısım insanların kendilerinin de azîz ve şerefli olduğunu iddia ettiklerini görüyoruz. Her türlü yanlış ilişkiyi, her türlü yolsuzluğu kanun koruması altına almış ülkelerin, o ülke insanlarının nasıl şerefinden söz edilebilir? Cebbâr olan Allah’a bu isminde ortaklıklarını iddia edenleri görüyoruz. Hayır hayır, onların hiçbirisi yaraları saramazlar. Onların hiç birisi gönüllere şifa veremez, kalpleri huzur ve sükûna ulaştıramazlar. Çıkardıkları her yasa, ortaya attıkları her yönetmelik huzursuzluk ve mutsuzluk kaynağıdır. Elbette bu özelliklerin hiçbirisine sahip olmayan insanların ve toplumların mütekebbirlik hakları, büyüklenmek hakları da asla olamaz. Bunların hepsini reddediyoruz. Hepsini reddettik. Bu özelliklerin sahibi olan Rabbimizi tesbih ediyoruz. Bu sıfatları sadece Rabbimizde görüyoruz. Biz böyle yaparsak, Kuddûs olan Rabbimizin yardımıyla tertemiz hale geleceğiz. Tertemiz bir insan, tertemiz bir aile, tertemiz bir toplum ortaya çıkacaktır. Rabbimizin selâm ismiyle selâmete çıkacağız. Tüm çıkmazlarımızdan, tüm sıkıntılarımızdan, tüm bunalımlarımızdan sahil-i selâmete çıkacak, tüm problemlerimiz hallolacak. Rab-bimizin Mü’min ismiyle huzura kavuşacak, emniyet içinde bir hayata kavuşacağız. Ölümden kaçmak için kendini uyuşturan insanlar gibi huzursuz olmayacağız. Rabbimizin Müheymin ismiyle Rabbimiz bizi öyle bir toplum haline getirecek ki herkes birbirini denetleyecek. Herkes birbirini cennete teşvik ve cehennemden, ateşten koruma ve kurtarma denetimine girecek. Herkes üzerinde egemen olan Allah korkusu herkesi denetler olacak. İşte böylece herkes Allah’ın kendisini gördüğü şuuru içinde hareket etmeye başlayınca, toplum içinde otomatikman suçlar sıfıra inecek. Rabbimizin Azîz ismiyle böyle bir toplum yeryüzünün en şerefli toplumu haline gelecektir. Toplumda yarası sarılmadık bir tek insan kalmayacaktır. Böylece toplum içinde Rabbimizin esmâsının etkileri görülecektir. Böyle bir toplumda, toplum fertlerinde, toplum fertlerinin hiç birisinde mütekebbirlik görülmez. Hiç kimse kendisinde büyüklük görmez. Bu sadece Allah’a aittir. Müslümanlar Müslümanlaştıkça, Allah karşısında küçüklüklerini anlayacaklardır.