54,57. “Bir kısım tanrımız seni çarpmıştır, demekten başka bir şey demeyiz” dediler. Hud: “Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki, ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiç bir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size, benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim her şeyi koruyandır" dedi.” Herhalde bizim ilâhlarımız seni çarpmış olmalı ki sen saçmalıyor, ne dediğini bilmiyorsun. Biz sana ancak bunu söyleriz. Halbuki Allah’ı bırakıp da tapındıkları İlâhlar ya daha önceki sâlih kişilerin putlaştırılmış isimleri, ya hayatta olan egemen güçler, liderler, önder-ler, siyasiler, ya da kendi elleriyle yontup oluşturdukları taştan tunç-tan putlardı. Tabii bunlar Nuh (a.s)’la birlikte gemiye binen Müslü-manların çocuklarıdır. Yâni böyle aradan çok fazla bir zaman da geç-memiş. Ama insanoğlu işte böyle kısa bir zaman sonra hak yoldan sapabiliyor. Ey Hud! Seni bizim İlâhlarımızın çarptığını görüyoruz şeklindeki sözlerine karşılık Allah’ın elçisi diyor ki: Ben Allah’ı şahit tutuyorum, sizler de şahit olun ki ben Allah berisinde Allah’a ortaklar koştuğunuz tüm şeriklerinizden, tüm ortaklarınızdan teberrî ediyorum, reddediyorum, hiçbirini kabul etmiyorum. Haydi hepiniz toplanın, güç birliği yapın ve bana kuracağınız tuzaklarınızı kurun. Ne yapacaksanız yapın da göreyim. Bana da mühlet vermeyin, fırsat vermeyin, göz açtırmayın. Bu bir tehditti. Allah’ın elçisi açıkça toplumunu tehdit ediyordu. Zirvede bir güç kuvvet sahibi olan, yeryüzünün en süper bir toplumu olan Âd toplumuna bir insanın böyle bir tehditte bulunması mümkün değildi. Ama Allah’a güvenen, güç kaynağını bilen, Allah desteğindeki bir peygamberin tüm dünyaya meydan okuyabilecek gücü nasıl kendisinde görebildiğini anlıyoruz. Ve işte bu âyetlerle Mekke’de Rasulullah efendimize aynı desteğin devam ettiğini ve şu anda da, kıyâmete kadar da Allah desteğinin devam ettiğini anlıyoruz. Evet anlıyoruz ki Allah’a iman etmiş, Allah desteğini almış bir Müslüman dünyada tek başına kalsa bile tüm dünyaya meydan okuyacak güçtedir. Karşısında kim olursa olsun en büyük güç ve kuvvet sahibi Müslümandır, Müslümanlardır. Ben, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Ona dayandım, işimi O’na havale ettim. Haydi elinizden geleni arkanıza koymayın. Benim Rabbim, ama sizin de Rabbinizdir O Allah diyor. Bir taraftan onlara merhamet ettiğini gündeme getirirken, diğer taraftan da yine onları Allah’a imana dâvetini sürdürdüğüne şahit oluyoruz. Onlara acıyarak kurtuluşları için her fırsatta doğruyu göstermeye çalışıyor, akıllarını erdirmeye gayret ediyor. O Rab sadece benim değil aynı zaman da sizin de Rabbiniz diyor ve onları dışlamadığını ihsas ettiriyor. Sizler kendi kendinize uydurduğunuz şu sahte tanrılarınızı bırakın gerçek Rabbiniz olan Allah’a kulluğa yönelin diyor. Yeryüzünde debelenen, hareket eden hiç bir canlı yoktur ki onun nasiyesinden, perçeminden Allah tutmuş olmasın. Onu yakalamak Allah’a ait olmasın. Yeryüzünde hiç bir varlık yoktur ki ona egemen olan, ona hükmeden, onu kontrol eden Allah olmasın. Sizler ey gücüne kuvvetine güvenen ve Allah’a kafa tutmaya çalışan kavmim, bilesiniz ki sizlere de Allah egemendir. Sizin sahibiniz de Allah’tır. Muhakkak ki benim Rabbim sırat-ı müstakîm üzeredir. Benim Rabbim dosdoğru bir yol üzeredir. Anlıyoruz ki bizim şu anda üzerinde olduğumuz yol, sırat-ı müstakîm Allah’ın yoludur. Öncelikle bu yol Allah’ın yoludur, sonra peygamberlerin, sâlihlerin, müminlerin yoludur. Allah’ın kendilerine nîmet verdiği şerefli kulların yoludur. Gazaba uğrayanların, sapanların, sapıtanların yolu değildir. Yâni benim şu anda sizleri dâvet ettiğim bu yol Rabbimin yoludur. Benim üzerinde yürüdüğüm ve sizi çağırdığım bu hayat programı benden değil, Allah’tandır. Ben bunu kendi kendime uydurmuş, ihdas etmiş değilim. Allah’ın istediği, Allah’ın kabul ettiği ve razı olduğu yol işte budur. Şu anda bizlerin de üzerinde yürümek zorunda olduğumuz, insanları çağırmak zorunda olduğumuz yol bu yoldur. En’âm sûresinde de aynı ifade kullanılıyor. Rabbimiz bu dinin kendi yolu olduğunu ifade edi-yor. Ben bu yolu, bu dini size tebliğ ettim. Size gönderildiğim sırat-ı müstakimi ben size duyurdum. Ben görevimi yaptım. Eğer sizler yüz çevirirseniz, kabul etmezseniz şunu kesinlikle bilesiniz ki: Eğer Müslüman olmazsanız Rabbim sizi giderip yok eder de sizin yerinize bir başka toplumu getirir. O’na zarar veremezsiniz, bunun önüne de geçemezsiniz. Şüphesiz ki Rabbim her şeyin muhafızıdır, her şeyin koruyucusudur, hiçbir şey Onunla başedemez. Hiç birinizin gücü ve kuvveti O’nunla savaşmaya yetmez. Ne boyunuz posunuz, ne gücünüz kuvvetiniz, ne teknolojiniz, ne de medeniyetiniz asla sizi O’nun yakalamasından kurtaramaz. Evet her şeyi ortaya koyarak Allah’ın elçisi onları uyarıyor. Onları açık açık Allah’la, Allah’ın gücü ve kudretiyle, Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getiriyor. Vazgeçin Allah’la savaşmaktan. Eğer Müslüman olursanız Allah size daha çok güç ve kudret verecek. Eğer teslim olursanız Allah size nî-metlerini artıracak. Eğer Müslüman olursanız Allah’ın cennetine gideceksiniz. Yok eğer Müslüman olmazsanız kesinlikle bilesiniz ki Allah sizi yakalayacak ve işinizi bitirecek. Gücünüz kuvvetiniz O’na karşı hiçbir işe yaramayacaktır. Benim Rabbim güçlüdür, egemendir der. Ama dünyaya tapınan, gücüne kuvvetine mağrur olan toplumun durup dinleyecek zamanı kalmamış. âdeta sarhoş olmuşlar. Dünyayı kıble edinmişler. Allah’ı da Allah’ın elçisini de dinleyecek durumları kalmamış. Siyasal ve teknolojik güçleri kendilerini sarhoş etmiş. Bu sefer Rabbimiz onlara da bir başka ceza takdir eder: