60. “Bu dünyada da, kıyâmet gününde de lânete uğradılar. Bilin ki Âd milleti Rablerini inkâr etti ve yine bilin ki Hud'un milleti Âd Allah'ın rahmetinden uzaklaştı.” Onlara bu dünyada lânet, kıyâmet gününde de bir lânet hak oldu, realite oldu, yasa oldu. Dikkat edin, Âd kavmi Rablerine küfrettiler. Dikkat edin Hud (a.s) un kavmi olan Âd Allah’ın rahmetinden çok uzak oldu. Allah’ın rahmetini kaybettiler. Rahmetten tart edilip kovuldular. Kitabımızın başka âyetlerinden anlıyoruz ki Rabbimiz onları rahmetinden, korumasından uzaklaştırdı ve müthiş bir kıtlık verdi. Al-lah’ın bu imtihanının altında çok bunaldılar, perişan oldular. Rabbimiz çeşitli belâlar göndererek adam olmaya yönlendirdi onları ama yine de adam olmadılar. Allah’ın elçisi adam olmaya yanaşmayan bu toplumun helâkinin yaklaştığını anlayınca yalvarıp yakardı. Yapmayın, etmeyin, Allah sizi helâk edecek dedi. Dinlemediler. Ve nihâyet üzerlerine kapkara bir bulut yürüdü. Ama bunu farklı yorumladılar. Hayır hayır, bu bulut bize bir azap değil, yağmur getiriyor, bereket getiriyor dediler, peygamberle dalga geçtiler. Ama bekledikleri şeyi getirmeyecekti o bulut. Onları yerin dibine batırıcı şeyler getirecekti. Evet Peygamberin kendilerine vaadettiği gökten Allah’ın a-zabını getiren, içinde Allah’ın azabını barındıran ve kendilerini helâk edecek olan bulutu yine kendi menfaatlerine hizmet edecek bir rah-met olarak algılamaya çalıştılar. Gözleri ve gönülleri dünyaya meylet-miş, dünyayı kıble edinmiş, dünyadan ve dünyalıklardan başka hiçbir şey düşünmeyen bir topluluk elbette kendilerine gelen her şeyi arzularına yönelik algılamaya çalışacaklardı. O güne kadar kendilerine rahmet getiren bulutun boynundaki ipin Allah’ın elinde olduğunu nereden bileceklerdi de? Kendi boyunlarındaki ipin ucunu Allah’a teslim etmeyen zâlimler bunu nereden bilebileceklerdi? Kâinattaki tüm varlıkların Allah’ın kulu ve kölesi olduklarını, hepsinin de Rablerinin yasalarına boyun büktüklerini ve sadece O’nu dinlediklerini bilmeleri mümkün değildi. Halbuki demin söyledi Hud (a.s). Tüm varlıklara egemen olan Allah’tır. Rüzgar Allah’ın ordusudur. Sular Allah’ın ordusudur. Ateş Allah’ın ordusudur. Bulutlar, kuşlar, dağlar taşlar ve tüm varlıklar Allah’ın ordusudur. Tüm varlıkların varlık yasalarını koyan Allah’tır. Suya, buluta, ateşe insanlar için hayat olun! kullarım için hayat kaynağı olun! buyurduğu andan itibaren tüm bu varlıklar Rablerinin emriyle insanlar için hayat kaynağı olurlar. Ama bu varlıklarının yasalarını değiştirip onlar için azap olun dediği anda, tüm bu varlıklar insanlar için birer azap kaynağı oluverirler. İnsanlara rahmet getiren bulutlar ve rüzgarlar Rablerinin emriyle birden bire tufana dönüşür ve toplumları helâk ediverir. Evet o bulutun içinden şedit bir kasırga, bir rüzgar esmeye başlayıverdi de yedi gün sekiz gece esen bu dev gibi, güç ve kuvvet sahibi olan bu adamları yerden yere vurup, köklerinden sökülmüş hurma kütüklerine döndürüverdi. Kavmi yerlere seriverdi. Şehirlerinde taş taş üstünde kalmadı. Ve yeryüzünde Âd kavmi diye bir kavim de kalmadı. Hani güçlüydüler? Hani kimse onlarla başedemezdi? Hani boyları posları vardı? Hani şehirleri, teknolojileri, medeniyetleri vardı? Onlardan arta kalan ne vardı? Her şeyleri bitmişti. Allah’ın karşısında kim durabilirdi? Hangi süper güç Allah’la savaşını sürdürebilirdi? İşte bir rüzgarı, bir zelzelesi insanların işini bitiriveriyor. Hâlâ şu Allah’la çatışma içinde olan zâlimlere şaşmak lâzım. Bakın işte Allah’la çatışma içine giren koskoca bir toplum, koskoca bir medeniyet, eşsiz bir medeniyet bir anda yok olup gidiyor. İşte önce Nuh kavmi, sonra Âd kavminin helâkleri anlatıldıktan sonra şimdi de sıra Semûd kavminde. Rabbimiz bize karşı sonsuz rahmeti ve merhametinin gereği olarak bizi uyarıyor. Bu anlatılanların tamamı bizim uyarılmamız içindir. Bakın, ben bir zamanlar insanlar şöyle şöyle yaptılar da ben onları yerle bir ettim. Yaptıklarından dolayı onlar benim helâk yasamın mahkumu oldular. Gelin sizler onlar gibi olmayın diye bizi uyarmak için Rabbimiz bunları anlatıyor. Demek ki kul olarak insan Allah karşısında, Allah âyetleri kar-şısında, Allah sözü karşısında, Allah tehdidi karşısında olduğunu bil-meli, bir an bile bunu unutmamalıdır. Mü’min olsun, kâfir olsun tüm kullar, tüm insanlar bunu bilmek, bunun bilincinde olmak zorundadır. Hz. Adem (a.s) dan bu yana insanlık tarihine baktığımız zaman gerçekten sadece Allah yasalarının geçerli olduğunu görürüz. Devir değişti diyorlar, insanlar değişti diyorlar, çağımız farklı diyorlar. Ama ba-kıyoruz ki tıpkı çağımız insanları öncekilerin yaptıklarının aynısını yapıyorlar. Veya öncekiler de günümüz insanlarının tavırlarını sergi-liyorlar. Onlar da güçlerine, kuvvetlerine, devletlerine, saltanatlarına güveniyorlar. Şu andaki kâfirler de aynı şeylere güveniyorlar. Mallarına mülklerine, ekonomik ve siyasal güçlerine, askeri güçlerine, sistem-lerine güveniyorlar. Bize bunların hepsi verilmiştir, biz bunların hepsine sahibiz diyorlar. Ama bakıyoruz ki bütün bu güçlerin zirvesine ulaşmış toplumlar Allah’la savaşa tutuşmalarından ötürü helâk ediliyor, yerle bir ediliyorlar. Nice süper güçler yerin dibine batırılıyor. Demek ki insanlar Allah karşısında ne olurlarsa olsunlar, hangi güce sahip olurlarsa olsunlar Allah’ın helâkinden, Allah’ın intikamından kaçıp kurtulamıyorlar. Günümüz kâfirlerinin de bunu hiç bir zaman unutma-maları gerekecektir. Ama Allah sadece helâk eden, sadece kullarından intikam alan değildir. Rabbimiz her an, her fırsatta kullarını rahmetine çağırmaktadır. Dünyaya böyle bir program koymuştur. Sürekli bize rubû-biyetini, ulûhiyetini, rahmetini hatırlatarak bizi kendisine kulluğa dâvet etmektedir. Bakın bir hatırlatma: