64. “Ey milletim! Bu, size bir âyet olarak, Allah'ın devesidir. Bırakın onu, Allah'ın toprağında otlasın; ona fenalık etmeyin, yoksa siz hemen azaba uğrarsınız.” Ey kavmim, işte Allah’ın devesi. Bu deve sizin için bir âyettir. Rabbimiz böyle materyalist bir toplumun gözleri önünde taştan bir deve çıkardı ve onların kalplerini, duyularını açıp Allah’a kulluğa götürecek bir deve, bir âyet çıkarıverdi. Şüphesiz tüm develer Allah’ın âyetidir, ama bu deve ötekilerden farklıydı. Rabbimin öteki develer için takdir ettiği bir yaratılış yasasının dışında yaratılıyordu bu deve. Allah’ın elçisi diyor ki, ey kavmim, onu serbest bırakın, yeryüzünde yiyip içsin. Kötülükle dokunmayın ona, ilişmeyin Allah’ın devesine. Yoksa yakın bir azap size dokunur da sizleri perişan ediverir. Sâlih (a.s) in toplumu dediler ki: Ey Sâlih, bizler senin elçiliğin konusunda şüphe içindeyiz. Allah tarafından gönderildiğin konusunda emin olmamız için Allah bize bir âyet, bir mûcize göndersin demişler. Yâni bize böyle reddedemeyeceğimiz cinsten bir mûcize getirirsen Rabbinden de o zaman sana ve Rabbine iman etsek demişler. Rab-bimiz de onlara bir dişi deve göndermiş. Rabbimiz sert bir kayadan böyle dişi bir deve çıkarmış. Tabii ki bu deve böyle normal bildiğimiz bir deve değil. Allah’ın âyeti dendiğine göre mûcize bir deveydi bu. Harikulade bir deve. O’na inanmak Allah’a iman demek olan, ona iliş-mek de Allah’a ilişmek olan, yâni Allah âyeti olan bir deve. İşte bu Allah âyetine ilişmeyecekler, kötülükle dokunmayacaklardı. Çünkü arz da Allah’ındı, deve de Allah’ındı. Ve Allah’ın âyeti olan bu deveye karşı Allah’ın istediği gibi davranmak zorundaydılar. Allah’ın âyetine hayat hakkı tanımak zorundaydılar. Allah’ın arzında Allah’ın yasalarına, Allah’ın âyetlerine hayat hakkı tanıyacaklardı. Sâlih (a.s) öyle diyor. Ben Rabbimden bir beyyine üzereyim. Ben bunları kendimden söylemiyorum. Gelin Rabbinizin elçisi olarak beni dinleyin. Yâni Sâlih (a.s) peygamber olmadan önce, o Beyine’-lere muttali olmadan önce toplumuna hiçbir sorgulama getirmiyordu. Toplumuna karşı herhangi bir uyarıda bulunmuyordu. Böyle bir şeyi bilmiyordu diğer peygamberler gibi. Ama o andan itibaren Allah ken-disini seçmiş ve ona toplumunu uyarmak üzere vahiy göndermişti. Onları cahilce cehenneme gidişlerine kayıtsız kalamazdı. Allah zaten onu bunun için gönderiyordu. Allah onların cehenneme gidişlerini istemiyor ve elçisini gönderiyordu. Rabbimiz kendisine, âyetlerine, elçilerine, Müslümanlara hayat hakkı tanımayan bu insanları kendi hallerine bırakmıyor. Onlara acıyor, merhamet ediyor ve onları bu kö-tü gidişten uzaklaştıracak elçiler gönderiyor, kitaplar gönderiyor, yol gösteriyor... İşte Rabbimiz Sâlih (a.s)’a da toplumunu uyaracak beyyine-ler, deliller gönderiyor. Allah’ın elçisi diyor ki: Ey kavmim, ben Rab-bimi ve O’nun istediği hayat programını bildiğim halde eğer sizin isteklerinize uyarsam, Rabbime isyan ederek sizin hevâ ve heveslerinize tâbi olursam bu benim zararımı artıracak. Allah’la benim aramı açmak mı istiyorsunuz? Rabbim beni cezalandırmayı murad ederse bana kim yardımcı olabilir? Bakın istediğini yerine getirip Rabbim ka-yalıkların içinden gözlerinizin önünde bir deve çıkardı, gücünü, kudretini size gösterdi. Bu Allah’ın apaçık bir âyetidir. Kuyulardan bir gün bu deve içecekti, kavim içmeyecekti, ikinci gün de kavim içecek deve içmeyecekti. Ve deve o bir gün içtiği suyu ertesi gün süt olarak kavme ikram edecek, tüm kavim onun sütünden istifade edecekti. Allah böyle bir nîmet ve rahmet sunmuştu onlara. Bir manada Allah’ın elçisi Sâlih (a.s) Allah’ın gönderdiği bu deveyle toplumun en büyük zenginliğinin yarısını halka bedava aktarmış olacaktı. Yâni düşünün ki bu ülkede şu anda insanların elinin karışmadığı, alın terinin devreye girmediği zenginlikleri var değil mi? Meselâ ne gibi? Meselâ ormanlar, orman ürünleri, deniz ürünleri, elektrik enerjileri, madenler vs. Bu nîmetlerin olduğu gibi halka aktarılmasının yarısını ifade eden bir anlayış. Veya meselâ petrol bölgesi olan bir bölgede çıkarılan petrollerin yarısını Allah kullarına aktarılmasını eline geçirmişti. Veya altın ve gümüş rezervlerinin çok olduğu bir bölgede çıkarılan altın ve gümüşün yarısının halka aktarılması imkânına sahip olmuştu. Yarısı diyorum, çünkü bir gün onlar içecekti kuyudan suyu, diğer gün de bu deve içecekti. Yâni yarısı bu devenindi. Eğer dün ve bugün Allah’ın arzlarında Allah kullarına egemen güçler Allah’ın arzından verdiği bu nîmetlere sahiplenmeyi bir tarafa bıraksalar, bunlar Allah’ındır, bunlara herkesin sahip olması gerekir deyiverseler, herkesin bunlardan kullanma hakkı vardır deyiverseler toplumda denge ve adâlet gerçekleşecektir. Ama insanlardan egemen güçler Allah’ın tüm insanlara lütfettiği bu karşılıksız zenginlikleri, nîmetleri kendileri sahiplenmeye ve bunları diğer insanlara satmaya kalkışınca elbette yeryüzünde adâlet ve denge kalmayacaktır. Tüm bu zenginlikler toplumu sömüren birkaç insana açılıp ötekilere kapalı kalınca zulüm başlayacaktır. İşte bu deve bize bunları hatırlatıyor. Allah kullarının, Allah’ın yarattığı ortak nîmetlere ortak ulaşmaları gerektiğini hatırlatıyor. Deve işte böyle bir hayatın, böyle bir anlayışın sembolüdür. Ama bu karşılıksız nîmetin ulaştırılması o materyalist dokuzlu çetenin, mafyanın ağırına gitti. Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Nasıl olurdu da halk bizim sahip olduğumuz nîmetlere böyle bedava ulaşabilirdi? Suyu da, sütü de satmaya alışmış materyalist zâlimlerin böyle bir şeyi kabullenme-leri mümkün değildi. Dünyada, ülkede ne kadar zenginlik varsa onlara önce kendileri sahip olmalıydılar. İnsanlar hiç onlara para ödemeden süte ulaşacak ve sömürü oranları düşecekti hainlerin. Çetelerin işi bitiyordu. Onun için bu devenin varlığına tahammül edemediler. Bu devenin sütünü önce bu mafya kendi aralarında pay edecekler, egemen güçlere yüzde elli atmışı verilecek, askeri güçlerin temsilcilerine yüzde otuz kırk, geriye kalan da toplumun geri kalan kesimine dağıtılmalıydı. İşte bu deveyle böyle bir zulüm sisteminin önünü kesiyordu Rabbimiz. İşte böyle bir adâlet sistemini tesis etmenin kavgasını veren Sâlih (a.s)’a karanlık güçler karşı gelirler. İşte şu anda da görüyoruz ki petrollere, altın madenlerine, su enerjilerine, orman ürünlerine, gıda maddelerine halkın kendileri aracılığı olmadan ulaşmasını istemiyor sömürücü zâlimler. Halklarını sömürüp kendi ekonomik güçlerinin artmasını, kendi hegemonyalarının sürmesini isteyen tüm zâlimler böyle bir peygambere de, böyle bir Allah âyetine de tahammül edemediklerini görüyoruz. Yâni bugün bir peygamber çıkacak, bir peygamber yolunun yolcusu çıkacak ve diyecek ki: Halkın malı halkındır. Bunlardan, bu temel ihtiyaç maddelerinden herkes eşit seviyede istifade edecek. Yeryüzünde herkes müreffeh bir hayata ulaşacak diyecek, buna hiçbir zaman tahammül edemezler. Çünkü herkesin Allah’ın verdiği nîmetlere kimseye sömürülmeden ulaşmasına sömürücülerin rızası olmaz. İşte Sâlih (a.s) in kavmi de, kavmin egemen sınıfı da mahza hayır olan, karşılıksız veren bu devenin varlığına tahammül edemediler. Bu deve sayesinde halkın müreffeh bir hayata ulaşmasını istemediler de: