İhlâs Suresine Dön

İhlâsالإخلاص

3. Ayet

3İhlâs Suresi

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ

“Doğurmamış ve doğurulmamıştır.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

3. “O doğurmamış ve doğmamıştır.” Allah doğmamış, doğurmamıştır. Bununla sebeb-i nüzule cevap verilmiştir. Müşriklerin “Ey Muhammed, kim bu Allah? Nesebi nedir? Babası, anası, kimdir?” şeklindeki sorularına cevap sadedinde buyuruyor ki Rabbimiz, Allah sizin yapay tanrılarınıza ve tanrıçalarınıza benzemez, O doğurmamıştır, doğmamıştır. Aslında bugüne kadar hiçbir küfür müntesibinden Allah’ın doğ-ması, yahut doğurması konusunda bir itiraz vaki olmamıştır. Tamam, Allah’ın oğlu var, kızı var denmiştir. Allah oğullar edinmiştir, kızlar edinmiştir denmiştir ama, tarihin hiçbir döneminde Allah doğdu, doğurdu, Allah bir oğul doğurdu, bir kız dünyaya getirdi şeklinde bir iddia hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Hele hele Allah’ın babası, anası vardır diye bir iddia hiç yok. Öyleyse acaba bu Allah doğmamıştır, do-ğurmamıştır ifadesini nasıl anlayacağız? Bir kere ehl-i kitap, Yahudi ve Hıristiyanlar Allah çocuk doğurdu dememişlerdir, ama oğullar edindi demişlerdir. Ama Kur’an’ın beyanına bakıyoruz ki bu iddia onları kâfir ve müşrik yapmıştır. Zira bu iddia Allah’a karşı en büyük bir iftiradır. Göklerdekiler ve yerdekilerin tamamı zaten Allah’ın kulu iken bunlardan birilerini evlât edinmeye ihtiyacı olmadığı halde Allah hakkında böyle bir şeyi iddia, insanı müşrik yapar. Eğer erkek ve dişi iki İlâh varsa, bunlardan bir çocuğun meydana gelebilmesi için aralarında cinsel bir birleşmenin vukuu gerekir ki, bu hâşâ Allah’ı maddeleştirir. İşte İhlâs sûresinin bu âyetiyle ehl-i kitabın bu yanılgısına cevap verilmiştir. Nasıl diyebilirler bunu Allah’a? Halbuki göklerdekiler ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Hepsi O’nun kuludur, hepsi O’na boyun büküp itaat etmektedir. Oğullar O’nundur, babalar O’nundur, analar O’nundur, kızlar O’nundur, gökler O’nundur, yerler O’nundur, denizler O’nundur, yıldızlar O’nundur her şey O’nundur. Her şey Allah’ın kuludur. Tüm varlıklar O’nun iken, tüm yaratıklar O’nun kulu iken bunlardan birini veya birkaçını kendisine oğul edinmesine ne gerek var? İşte böyle bildiğimiz, tanıdığımız bir Allah’ın yeryüzünde oğlu yoktur, hanımı yoktur. Yeryüzünde temsilcileri yoktur. Yeryüzünde yetkilileri yoktur. Yardımcıları yoktur. Kimseye egemenlik haklarını devretmemiştir. Hiç kimseye böyle bir yetki vermemiştir. Buna da ihtiyacı yoktur. Yani bu kâinatı, bu mülkünü idare edip yönetmesi konusunda aciz kaldı da, güçsüz ve çaresiz kaldı da birilerinden yardım istememiştir. Birilerine yetkilerinden bazılarını devretmemiştir. Kimseye egemenlik yetkisini devretmemiştir. Ben yaratıcı olayım, sen de Benim yaratıklarıma kanun yapıcı ol dememiştir kimseye. “Ey kullarım, sizin yaratılışınız konusunda Ben yetkiliyim, Ben egemenim, ama hayatınızın düzenlenmesi konusunda, hukukunuz, kılık-kıyafetiniz, sosyal ve siyasal yasalarınız konusunda filanlara da yetki verdim. Bu konularda onlar da egemendirler. Onlara da itaat etmek, onları da dinlemek zorundasınız” dememiştir. Kimileri Allah’ın oğlu, kızı var derken, kimileri de Allah’ın yeryüzünde egemenlik haklarını devrettiği, kendilerine bazı alanlarda yetki verdiği varlıklar vardır. Tamam hayatımızın bazı alanlarında Allah’ı dinlemeliyiz, ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi başkaları da vardır, onları da dinlemek zorundayız. İçimizde Allah yetkilerine sahip olanlar vardır. İçimizde egemenler vardır. İçimizde dokunulmazlar var, siyasiler var, azizler var, imtiyazlılar var, para babaları var, onlara ayrıca hak tanımak zorundayız. İçimizde güçlüler var, ege-menlik sahipleri var, onlara mallarımızdan belli bir hisse ayırmak zorundayız. İçimizde etkili, yetkili kimseler var, bizler zaman zaman onlara da dua yapmak zorundayız. Dualarımıza onları da karıştırmak zorundayız. Onlara da sığınmak, onlardan da yardım istemek zorundayız. Çünkü onlara da yetkiler verilmiştir. Onlar da Allah yetkilerine sahiptirler demeye, Allah’a ortaklar, yetkililer bulmaya çalışıyorlar. Ya-ni daha bir açık ifadeyle Allah’a yetki sınırlaması getirmeye çalışıyorlar. Allah’ın yetkilerinin bir kısmını yerdekilere dağıtarak onları Allah haklarına ortak yapmaya çalışıyorlar ki, bu şirktir Allah korusun. Yani sanki Allah’a: “Ya Rabbi bizim böyle pis işlerimiz var! Bizim kirli işlerimiz var! Hukuk, kılık-kıyafet, ekonomik ilişkiler, eğitim, sosyal ve siyasal yapılanmalar konusunda bizim ne yapacağımız, nasıl dalavereler çevireceğimiz hiç belli olmaz. İyisi mi ya Rabbi, gel sen bizim bu işlerimize karışma. Gel sen bizim hayatımıza karışma. Ya Rabbi sen yücesin! Seni böyle pis işlere karıştırmak istemiyoruz! Sen göklerinle ilgilen! Diğer varlıklarınla ilgilen! Veya yerinde dur! Bizim işimize karışma! Bırak bizi kendi halimize de, ne halimiz varsa görelim!” diyerek Allah’a şirk koşmaya çalışıyorlar. Bugün de öyle diyor müşrikler. “Efendim tamam Allah büyüktür. Allah yücedir. Din mukaddes bir kurumdur, ama dini siyasete alet etmemek lâzımdır. Dini hayata karıştırmamak lâzımdır. Din bir vicdan işidir. Dinin hayatta etkinliği olmamalıdır. İşlerimizi dine dayandıramayız. Bizler kendi hayatımızı kendimiz belirlemeliyiz. Yasalarımızı kendimiz yapmalıyız. Veya işte bugün bizim hayatımızı belirleyecek uzmanlarımız, büyüklerimiz, düşünürlerimiz, siyasîlerimiz, siyasal ve ekonomik tanrılarımız vardır. Yani tüm bu konularda Allah’ın ortakları vardır. Evet bütün bunlar Allah’ın yarattığı varlıklardır amma, işte bu konuda bize yetkiler vermiş, kendisinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal, ekonomik, beşerî, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz” diyerek Allah-u Teâlâ’ya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. “Bizim kendi kendimize kulluğu yasallaştırdığımız demokrasi isminde bir hayat tarzımız var. Biz nasıl yaşayacağımızı Allah’tan daha iyi biliriz. Biz hukuku, eğitimi O’ndan daha iyi biliriz. Bizim içimizde hayatı Allah’tan daha iyi bilen tanrılarımız var. Hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz, arzularına itaat ettiğimiz, yasalarını uyguladığımız bir kısım İlâhlarımız var. Bizim hukuk, sağlık, şifa tanrılarımız, siyaset, sanat tanrılarımız var. Bizler onları da dinlemek zorundayız. Onların hatırını da kazanmak, onların emir ve arzularını da yerine getirmek zorundayız. Hayatımızda onları da etkili ve yetkili kabul etmek zorundayız” diyorlar. Halbuki Allah diyor ki, hayır hayır, Ben kimseyi vekil edinmedim, kimseye yetkilerimi devretmedim. Allah berisinde yeryüzünde yetkili varlıklar yoktur. “Hükmünde, mülkünde ortağa da ihtiyacı yoktur O’nun.” (Kehf: 26) Yine Allah doğmamıştır, doğurmamıştır ifadesiyle şu gerçek ortaya konuluyor ki, evveli ve âhiri yoktur O’nun. Ya da Allah ne var olurken, ne de var ederken kimseye muhtaç değildir. Allah’ın var oluşu konusunda etkili birileri yoktur. Allah’ın varlığını zorunlu kılan birileri olmadığı gibi, birilerini de zarûrî olarak doğurmamıştır. Yine bu âyetle Rabbimiz ateistlerin iddia ettikleri gibi kendisinin doğma olmadığını anlatıyor. Bir de Allah doğmamıştır doğurmamıştır ifadesiyle Allah’ın varlıklarla birleşme teorisi veya vahdet-i vücutçuluk adıyla bilinen varlıkların Allah’la birleşme teorisi reddedilmektedir. Varlıkların Allah’tan kopma, Allah’tan parçalanarak meydana gelme anlayışını reddetmek üzere gelmiş bir ifadedir. Rabbimiz bu âyetiyle bu sapık anlayışları da reddediyor. Çünkü bu düşünce, varlıkların Allah’tan kopma düşüncesi, insanları, bu varlıkları Allah yerine koyma, Allah’tan bir parça farz etme ve onları Allah sever gibi sevme küfrüne götürmüştür. Zaten Hz. Îsâ’ya yok Allah’tı, yok Allah’ın oğluydu denmesi Mısır’dan, Roma’-dan, Hind’den, Yunan’dan gelen bu varlıkların Allah’la birleşme, yani vahdet-i vücut teorisinin bir tesiridir. Bir dönem batıda ve dünyanın değişik yerlerinde Allah hakkında böyle sapık bir düşünce geliştirilmiş, böyle bir şirk mantığı yaygınlaştırılmıştır. Varlıkla Allah’ın aynı olduğunu iddia ettiler. Taoizm’in, Budizm’in, Brahmânizm’in temelini teşkil eden, oradan da Hıristiyanlığa Allah’ın oğlu vardır şeklinde intikal eden ve daha sonra da Müslümanların arasına vahdet-i vücutçuluk anlayışıyla sirâyet eden felsefi bir akımdır bu. Felsefenin aslı şudur: Allah varlıklarla aynıdır. Allah varlıklardan ayrı değildir. Allah kâinatta vücut bulmak istedi ve bunun için âlemi yaratarak onunla vücut buldu. Varlık, Allah demektir. Varlık, Allah’ın vücududur. Binaenaleyh Allah’tan başka vücut ve varlık yoktur. Tüm varlıklar Allah’ın vücududur. Ben, sen, o yok, biz vardır diyerek en sonunda insanı ve varlığı tanrılaştırmışlardır. Eşyayı ve insanı tanrıdan bir parça yapmışlardır. Yaratıcıyla yaratılmışların aynı olduğunu iddia etmişlerdir. Elbette eğer bu varlıklar tanrının vücuduysa, onlardan bir parça olan insan da tanrı olmalıydı. Elbette eğer tüm bu varlıklar Allah’tan koparak parçalanarak meydana gelmişlerse, insan da O’ndan bir parça olduğuna göre insan da bir tanrıydı. Onun içindir ki Hallâc-ı Mansur “ben Allah’ım” diyordu. Onun içindir ki bir başka filozof, “ben kendi kendimi tesbih ederim çünkü şu cübbemin altında Allah var” diyordu. İşte Rabbimiz kâfirlerin ortaya atıp sonra da zavallı Müslümanların sahiplenmeye çalıştıkları bu küfür, bu şirk anlayışlarını reddetmek üzere İhlâs sûresinin bu âyetinde buyurdu ki: Hayır hayır, O Allah doğmamış ve doğurmamıştır. Allah bir şey doğurmamıştır. Allah’tan bir şeyler çıkmamıştır. Varlıklar Allah’tan koparak meydana gelmemiştir. İnsan Allah’tan bir parça değildir. Vücutta vahdet yoktur. Varlıkların vücuduyla Allah’ın vücudu aynı değildir. Allah tüm varlıklardan ayrıdır. Varlıklar Allah’tan koparak, parçalanarak meydana gelmemişlerdir. Allah “ol” demiş ve tüm varlıklar oluvermiştir. Tüm varlıklar Allah tarafından yaratılmışlardır. Yaratıcı ayrı, yaratılmışlar ayrıdır. Yaratıcıyla yaratıklarını karıştırmak bâtıldır. Hadisle muhdesi bir kabul etmek bâtıldır. Ezelî ve ebedî olan Allah ile sonlu ve ölümlü olan varlıklar asla denk değildir. Allah yaratıklarından hiçbirisine benzemeyen bir tektir. Vahid değil, Ehad’dır Allah. O varlıklardan biri değil varlıkların hiç birisine benzemeyen bir tektir. Yani Allah’ın varlığı, Allah’ın tekliği sayısal veya matematiksel bir teklik değil veya kemiyet tekliği değil, keyfiyet tekliğidir. Bir başka varlık O’nun varlığına sebep olmadığı gibi, hiçbir varlık da O’nun kendisine mahsus tekliğinden çıkmamıştır. Çünkü Allah asla tecezzi, yani parçalanma kabul etmez. Parçalanan varlık asla İlâh olamaz. Öyleyse varlıklar zillullah, yani Allah’ın görüntüsü ve gölgesi değildir. Tüm varlıklar Allah’ın “kün” emriyle yaratılmışlardır.