8-10. “Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksulla, öksüze ve esire yedirirler. Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rab-bimizden korkarız” derler.” Demek ki bir de onlar miskine, yetime ve esire “Ala hubbi-hi” yedirirlermiş. Yani Allah sevgisi, Allah hatırı üzerine yediririler, veya seve seve yedirirler, yahut da sevdiklerinden yedirirler. Bu âyet Kurtubî’nin beyanına göre bütün Ebrâr olanlar hakkında imiş. Bu âyet filân hakkında inmiştir, falan hakkında inmiştir gibi kaviller var. Kurtubî, bu görüşleri kenara atmış. Efendim işte bu âyet önce muhacirler hakkında inmiş, binaenaleyh bu âyet muhacirîni anlatır. Veya Bedir esirleri hakkında, veya işte Hz. Ebu Bekir, Ömer, Os-man, Ali, Zübeyr, Abdurrahmân ibni Avf, Ebu Ubeyde hakkında inmiştir diyenler varsa da, şu aşağıdaki özellikleri o gün bugün üzerinde taşıyan herkes hakkında inmiştir demek herhalde en güzeli olacaktır. Yani şu anda bir müslüman varsa, ve o müslüman da y¬±A& ´|«V«2 miskine, yetime ve esire yemek yediriyorsa tamam âyet onu anlatıyor ve böyle yapanlar cennete gidecektir diyoruz. Tabi âyeti üstüyle altıyla değerlendirince diyoruz ki işte bunlar, yani şöyle şöyle yapanlar ibadullahtır. Rahmân olan Allah’ın kulum dediği, kulluğuna kabul ettiği kişilerin özelliğidir diyoruz. Peki neymiş, ne yaparmış bunlar? Bunlar “Alâ hubbihi” yedirirlermiş. Peki ne demektir alâ hub-bihi? 1. Kendilerinin o yemeğe ihtiyaçları varken, kendileri acıkmışken ellerindeki yemeklerini miskine, yetime ve esire yediren kimselerdir. Yemeği sevdikleri halde, ona ihtiyaçları olduğu halde kardeşlerini kendilerine tercih edip onlara yedirenler. 2. Veya Allah’ı seve seve, Allah sevgisinden ötürü, Allah hatırına yedirirler onlar yemeği demektir manası. 3. Sevgi üzere yedirirler, yani bu işi severek yaparlar. Zoraki, zorlamayla, zorlanarak, kendilerine ağır gelerek, istemeyerek değil, gönül rahatlığıyla, isteyerek ve severek yedirirler kardeşlerine. 4. Yemeğin azlığına rağmen yedirirler, ona ihtiyaçları varken, kendilerine bile zor yetecekken yedirirler. 5. Ya da sevdikleri yemekten yedirirler. Beğenmedikleri, sevmedikleri, savmak istedikleri, kurtulmak istedikleri şeylerden değil, kendilerinin sevdiği, beğendiği şeylerden ikram ederler onlar. Peki kimlere yedirirlermiş bunlar yemeklerini? Kimlere ikram ederlermiş? Miskine, yetime ve esire. Toplumda ne yaparsanız yapın asla yok edemeyeceğiniz miskin ve yetimin kimler olduğunu geçen Bakara’da belirttik. Esire gelince bunlar, 1. Ehl-i kıbleden esir olanlar, yani Müslümanların esirleri, 2. Veya müşriklerden esir olanlar, 3. Veya kadınlar, 4. Veya köleler, 5. Veya müminlerin hapisleri, 6. Veya aklı kıt olanlar manasına gelecektir. İşte bunlara da yedireceğiz. Bunlar yetime, esire, miskine yedirirlermiş ve onlara yedirirlerken de şöyle derlermiş bakın: Biz size ancak “Livechillah” yediriyoruz, sizden ne bir karşılık isteriz ne de bir teşekkür. “Efendim zat-ı âlilerinizin yüzü suyu hürmetine! Şeyhimizin, üstadımızın yüzü suyu hürmetine! Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine!” Hani “Yüzünden” diye bir tabir var değil mi? Meselâ “Senin yüzünden yaptım bunu!” Veya “Senin yüzünden oldu bu iş” gibi ifadeler kullanılır. Yani bu işe sen sebepsin! manasına kullanılır ki bu da ancak Allah’a izafe edilir. yÅV7! ¬y²%«Y¬7 “Allah yüzünden, Allah sebebiyle, Allah hatırına” denir ve bu ifade Allah’tan başkaları için kullanılmaz Kur’an ve sünnette. Meselâ: “Li vech-i Ra-sul” Veya: “Li vech-i fülan”, “Li vech-i falan” yok dinde. Olmaz da. Öyleyse mü’minler yaptıkları işi Allah yüzünden yaparlar. Allah’tan dolayı yaparlar. Allah’ı razı etmek için yaparlar. Mükafatını, ecrini sadece Allah’tan beklemek için yaparlar. Zira o işi yapmalarını kendilerinden Allah istemiştir. Demek ki yaptıklarını sadece Allah için yapan, Allah yüzünden ve Allah hatırına yapan o cennetlik mü’minler yedirdikleri kimselere: “Biz size ancak Allah için yediriyoruz! Allah yüzünden yediriyoruz! Allah sebebiyle yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık isteriz, ne de bir teşekkür” derler. Değilse yedirirken müslümanın başka bir derdi, başka bir hedefi olamaz. Meselâ efendim ben size yediriyorum. Ben size yardım ediyorum. O halde siz de benim karşımda şöyle şöyle davransaydınız. Elimi bari öpseydiniz. Ben gelince ayağa bari kalksaydınız. Sözümü dinleseydiniz vs. vs. Gerçek mü’minler böyle yapmazlar. Mü’minler yaptıklarını Allah için yaparlar. Ona başka şeyleri asla karıştırmamaya çalışırlar. Ama bakıyoruz bugün yemek yedirenlere, ziyafet çekenlere, ne adına yapıyorlar bunu? Dergiye abone toplayalım, dergâha adam bulalım, partiye üye kaydedelim, cemaatin sayısını artıralım ya da hoca desinler, zengin desinler, beni adam yerine koysunlar diye. Bugüne kadar kazandığım sosyal statümü kaybetmeyeyim diye. Ya da bugün tavuk vereyim de yarın kaz gelir diye. Ya da kasamı doldurayım, kesemi şişireyim diye. Bugün insanlar bunun için yediriyorlar. İşte başa kakıyorlar, yedirdiklerini ezme adına yediriyorlar ki bunların hiç birisi Allah’ın istediği cinsten yedirme ve ikram değildir. Bakara’da da ikramda “Men” ve “Eza” olmayacak diyor Rabbimiz. Men ve ezayla sadakalarınızı boşa çıkarmayın buyurulu-yor. Menn; başa kakmak, baş kakıncı yapmak, ötekisi de az şey verip çok şey istemek gibi iki manaya sahiptir. Birinci manasıyla menn, iyilik yaptığı kimseye karşı, infakta bulunduğu insana karşı yaptığı bu iyiliği sayıp dökmektir. “Ben sana şunu vermiştim! Ben sana şunu yapmıştım!” gibi yaptığı bir iyiliği sürekli hatırlatıp o kişinin kendine karşı ödemesi gereken minnet borcu olduğunu sürekli hissettirip durmasıdır. Hani devamlı anlatılır: İki arkadaş bir yere giderlerken birisinin şemsiyesi varmış, ötekisinin hiçbir şeyi yokmuş. Şemsiyeli olan arkadaşını da bu şemsiyesinden istifade ettirerek ıslanmaktan kurtarmış onu. Ama bunu bir türlü unutmamış adam. İki de bir: “Arkadaş! Hatır-lıyor musun o gün ne yağmur yağmıştı be! Eğer benim şemsiyem ol-masaydı sırılsıklam ıslanmıştın! Dua et ki benim şemsiyem vardı!” di-ye sürekli bunu hatırlatıp durmasından rahatsız olan arkadaşı orada bir ırmağın içine kendisini atar ve: “Evet senin şemsiyen olmasaydı herhalde bundan daha beter olmayacaktım!” der. Aslında ecdadımız "birine yaptığın iyiliği hemen unut! Ama kendine yapılan iyiliği unutma!" der. Birine iyilik yapıldığı zaman hemen bunun unutulması gerekir. İnfakta, iyilikte menn olmayacak. Bir de eza olmayacak. Eziyet ise birine verdiği şeyden, yedirdiği yemekten, ya da yaptığı iyilikten ötürü ona karşı tahakküm etmeye kalkışmak demektir. Kendisini harcama yaptığı, infakta bulunduğu kişiden sürekli üstün görmek ve infakta bulunduğu kişiyi sürekli alçaltmak demektir. Ya da eza tiksindirmek demektir. İyiliğe balgam atmak demektir. Eğer iyilik Allah için yapılmışsa o buna her zaman lâyıktır. Binaenaleyh sadaka verenler, yardımda bulunanlar yardımda bulundukları insanlara karşı bu yardımı psikolojik bir komplekse dönüştürenler, yaptıkları iyiliklerle karşılarındakini ezmeye çalışanlar bu amellerinin boşa gittiğini bilmelidirler. Böyle bir iyiliği, böyle kan kusturarak yapılmış bir infakı Allah hiç bir zaman kabul etmiyor. Çünkü bu amel Allah için değil, başkaları için veya kendisinin daha faziletli, daha üstün olduğunu ispat etmek için yapılmış bir ameldir. Zira öyle insanlar vardır ki böyle eziyetlere maruz kalmaktansa aç kalıp ölmeyi tercih ederler. Kendi şeref ve onurlarını kaybetmektense yokluk ve sıkıntı içinde yaşamayı izzet ve şerefine mal olan bir zenginliğe tercih ederler. Böyle yapmaktansa, onların onurlarını kıracak, izzet-i nefislerini rencide ederek bir şeyler vermektense onlara güzel bir söz söylememiz, maruf bir söz söylememiz daha hayırlıdır. Bakara’da öyle diyordu Rabbimiz: “Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet ge-len sadakadan daha hayırlıdır. Muhakkak ki Allah Ğanî-dir, Hâlimdir.” (Bakara 263) Onlara güzel söz söyleyin, tatlı söz söyleyin, hoş görülü olun. Onlara yardımda bulunarak arkasından burunlarından getirmenizden, onurlarını kırmanızdan daha iyidir. Şunu hiçbir zaman unutmayın ki Allah sizden daha zengindir ve sizin bu şekilde yapacağınız yardımlara da ihtiyacı yoktur. Çünkü İslâm’da eziyetleri engellemek menfaati celp etmekten daha evlâdır. İhtiyaçlı olan kişiye güzel söz söylenir, güler yüz gösterilir. Eğer ona o anda verebilecek bir şeyimiz yoksa: “Kardeşim şu anda imkânım yok! Allah sana rızık versin! Allah ihtiyaçlarını gidersin! Allah yardımcımız olsun!” gibi güzel söz söylenir ve de o kişinin ihtiyacını açığa vurma kusuru affedilirse, hem Allah’ın rızası kazanılır, hem de ihtiyaç sahibi kişinin kin, haset ve nefreti engellenmiş olur. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde: “Güzel söz sadakadır. Müslüman kardeşini güler yüzle karşılaman iyiliktir.” buyurur. (Müslim) İnsanlara söylenebilecek en güzel söz birine bir şeyler verirken, yemek yedirirken şöyle demektir: “Al kardeşim! Bu benim değil senindir! Ben şu anda sana benim olan bir şeyi değil, senin bizzat kendinin olan bir şeyi veriyorum. Senin hakkını veriyorum. Bu senin hakkındır. Bu benim malımın içinde sana verilmek üzere Allah’ın hakkıdır. Allah bunu sana verilmek üzere bana vermiştir.” Demek ki mü’min Allah için doyuracak, Allah için yedirecek. Çünkü mü’min şunu kesinlikle bilmektedir ki Allah cebindeki parayı ona: 1. Bizzat kendisi için kendi ihtiyaçlarına harcaması için vermiştir, 2. Ehl-ü ıyalı için, hanımı, çocukları ve sorumlu olduğu insanlar için vermiştir, 3. Diğer mü’minler için vermiştir, 4. Diğer insanlar için vermiştir, 5. Diğer varlıklar için vermiştir. Meselâ kış mevsiminde karda, buzda kalmış mahlukâtı doyur-mak da mü’minin görevidir bu manada. Demek ki birine yedirirken Allah bana verdiğini zaten senin nam-ı hesabına vermiştir diyeceğiz ve onun hakkını vereceğiz. Değilse bu benimdi de kendiminkini sana veriyorum! Sana yediriyorum demeyeceğiz. Evet yedirdiğimiz, ikramda bulunduğumuz insanlardan bir karşılık beklemeyeceğiz. İmtihan konumumuzdan dolayı bize farklı muamelede bulunmaları çok kötü bir iş! Allah aşkına diyorum buna çok dikkat edelim! Meselâ hocasın diye adam ille de farklı bir yere oturtmaya çalışıyor seni. Yemeğin güzelini önüne çekmeye çalışıyor. Ya da sana bağımlı bir hayat programı çıkarmaya çalışıyor. Halbuki unutmayalım: Olacaktı. Efendim ilim erbabına hürmet etmeyecek miyiz? İlim erbabına farklı muamele yapmayacak mıyız? Ya anladık, tamam da ilim erbabını şımartmayacaksın ama. Hakkın yok ki buna! Onu öldürmeye hakkın yok ki! İşte görüyoruz elini öpmeye çalışıyorlar, ayağını öpmeye çalışıyorlar. “Filân!” diyor, adını söylüyor hoca efendi, birden ayağa fırlıyor adam. Veya huzurunda el pençe bekliyor adam. Yapana da günah, yaptırana da günah bu. Ama gariban onun din olduğunu öğrenmiş öyle yapıyor. Yapması gerektiği anlatılmış, öyle yapıyor. Kimisi de şaklabanlığından, dalkavukluğundan yapıyor tabii. Yapmayacağız, yaptırmayacağız bunu. Hiçbir şey beklemeyeceğiz insanlardan. Ne elbisemizi giymemize yardım etmelerini bekleyeceğiz, ne çayı bize vermelerini belleyeceğiz, ne bize çay ikram etmelerini bekleyeceğiz, ne hizmet edip işimizi görüvermelerini bekleyeceğiz. Hiçbir şey beklemeyeceğiz insanlardan. Yedireceksek biz yedireceğiz, hizmetse biz edeceğiz, ayağa kalkmaksa biz kalkacağız, hürmetse, ikramsa biz yapacağız. Bize yapılmasına engel olacağız. Çünkü bizim için çok zor bir imtihanın başlangıcıdır bu. Adam bir kişiye el öptürür, sonra birine daha, birine daha, derken: Ha! Demek ki el öptürülecekmiş zanneder ve geçer gider Allah korusun. Sonunda da Allah korusun: “Önüne geçemiyorum ne yapayım! İnsanlar öpmek istiyorlar, ben de engelleyemiyorum, ne yapayım?” demeye başlar ve kendi kendisini büyük bir tehlikenin içinde buluverir. Çünkü her sapıklık, her yamukluk, küçük bir açıyla başlar, değil mi? Yani her ayrılış önce küçük bir açıdır, hemen dönüp ötekine gidebilirsin, ama gittikçe açıdaki iki uç arası büyüyecektir ve uçurumlar oluşacak ve ne yapacağını şaşıracaktır insanoğlu. Öyleyse biz de insanlardan hiçbir teşekkür beklemeyelim. Aldığımız maldan ikram bile beklemeyelim. Hatta alışveriş yaptığımız insanlar bizi tanımıyorlarsa tanıtmayalım kendimizi. Rasul-i Ekrem Efendimiz bu hususu anlatırken, gerçek mü’mi-ni, gıpta edilecek mü’mini tarif ederken şöyle buyurur: “Benim yanımda en gıpta edilecek insan şu özelliklere sahip olandır: 1: Yükü hafif olan; 2: Namazdan nasibi olan; 3; İnsanlar arasında sıradan biri olan ve kendisine özel muameleye razı olmayan;4: Kendisine özel bir paha biçilmesine razı olmayan; 5: Rızkı yeterli olup ona sab-reden; 6: Ölümü kolay olan; 7: Mirası az olan; 8: Ve arkasından ağlayanı az olandır. 1: (Hafifül hâz) Birinci özellik, yükü hafif olan. İnsanın yükü, insanın endişesi, sırtına aldığı, kendisini sorumlu kıldığı, benimdir dediği yük, altında ezildiği yükü hafif olacakmış. Yâni dünyadan yükü, dünyadan yükleneceği yükü hafif olacakmış. Veya haliyle, ahvaliyle, yakınlığı sebebiyle, arkadaşlığı sebebiyle kendisi ve başkalarına yük değil. Ne kendisine ne de başkalarına yük olmayacak. Yâni hayatı kendisine yük edinmiyor. Hiç mi? Tabi biraz, yâni hafif olabilecek. İşte bu insan, bu mü’min kişi ev sahibi olarak, ya da misafir olarak, alan ya da satan olarak, veren ya da alan olarak insanlara ve kendisine yük olmuyor. Hayatı bu anlamda kendisine yük etmiyor. Allah kendisini hangi ortamda, hangi konumda imtihan ederse etsin onun kendisinin cennet sebebi olduğunu biliyor. Veya hastalık olabiliyor, çok yük değildir onun için, olacak demeyi biliyor. Zenginlik ya da fakirlik konusundaki tavrı da öyledir. Olacak bu diyebiliyor. Evinin olup olmaması konusunu da dert edinmiyor. Evi var veya yok, yük etmiyor kendisine. Yükü hafiftir çünkü. Ya da sırtımda bir küfem olsun, bir hayat küfem olsun, içine şunu da atsam, bunu da doldursam, bir de şu şu olsa diye pek o kadar yük beklentisi içinde değildir bu mü’min kişi. Yükü hafiftir. Meselâ kitabımızın bize Ahsenü’l Kasas olarak tanıttığı kıssaların o gibi olunması gereken bir konumu bize tanıtan en güzel kıssa olarak Yusuf kıssasında, Yusuf aleyhisselâm adına örneklenen bir konu. Düşünün, Yusuf’sunuz. Öz kardeşleriniz sizi öz babanızdan ayırıyorlar. Öz kardeşleriniz size işkenceyi, ölümü reva görüyorlar. Olsun, yük etmeye değer mi? Değmez elbette, olacak o kadar. Öyle yaptı değil mi yasal örneğimiz Yusuf aleyhisselâm? Yük etmedi bunu çok fazla. Yâni hafifti bu onun için. Peki sonra? Peygamber çocuğu olarak peygamber evinde büyüyen sen, bir köle olarak eşyalar arasında satışa hazır bekliyorsun. Yük mü? Hafif. Olacak. Sonra, sen ki insanlığın köleleştirilmelerine karşı, onların hürleştirilmelerine sebep olmanın bayrağını temsil eden bir peygambersin. İnsanlar herkese ve her şeye karşı hür ama, Allah’a karşı kul köle olsunlar davasının ortaya konması görevlendirilmiş bir elçi olacaksın, ama kendin Mısır köle pazarında satılmak üzeresin. Haydi yük et istersen. Haydi dert edin ve ezil altında bu yükün? Yapmadı öyle Yusuf aleyhisselâm. Ki olacak diyebildi. Ya sonra, sarayda birisinin kölesi oluyor, azizin karısı. Böylece kadınların entrikaları başlıyor. Aman Al-lah’ım, bu sosyete kadınlar da nasıl numara çekiyorlar? Ne planlar peşinde koşuyorlar? Her şey Yusuf’un başına geliyor. Ne fark eder? Ezilsin bitsin mi? Kendi kendini kahretsin mi? Ya da onlara uyuversem de bu kâbus bitsin mi deyiversin? Hayır, dinlemedi de nitekim. Ya Rabbi, bunların beni kendisine davet ettikleri zina ve zindan, zindan benim için daha hayırlıdır demedi mi? Düşünün böyle gidilen bir zindan yük olur mu, sıkıntı olur mu insana? Öyle de oldu ve dini anlatma imkânını neredeyse ilk defa orada buldu diyebiliriz. Yükü hafifti çünkü Yusuf’un. Mü’min insan, mü’min olmayı insana öğreten bir insan elbette öyle olacaktı. Sonra, orada unutulmuş bir kimlik, ama yine Allah’la beraberliğin yaşandığı bir ortam. Sonra, geri kalanlar, siz okuyuverin bir zahmet Yusuf sûresini. Müslümanın hayatı yük etmemesi gerekiyor. Ama o kadar ilgisiz, o kadar alâkasız mı olsun her şeye? Fark etmez mi desin? Olmuş ya da olmamış, ne fark eder mi desin? Dünyaya evet, ama her şeye hayır. Çünkü iki: 2: “Zü hazzın minessalah” Namazdan bir payı var bu kişinin. Dert ettiği, dert edinmesi gerektiği, yük edinmesi gerektiği bir şeyleri var onun. Her şeyi boş vermiş değil yâni. Yâni dünya bu ne fark eder diyecek dünyalığa, ama geri kalanlara öyle değil. Hani meşhur bir söz duyarsınız; Hiç ölmeye-cekmiş gibi dünya için, yarın ölüverecekmiş gibi de âhiret için çalış. Bugün mü öleceksiniz, yarın mı? Ona göre plan yap diye bir söz daha vardır. Eğer bugün öleceksen, ya da yarın öleceksen, ama yapacağın işe göre plan yapacaksın değil mi? Eğer yapacağın iş dün-yada kalacak bir iş ise, yapacağın iş sadece dünyanın imarı ile ilgili bir iş ise, olmasa da olur ama, işte hayatın gereği olarak yapıyoruz, kesin yasak olmadığı için ilgileniyoruz diyeceğiniz cinsten bir iş ise eh hiç ölmeyecekmiş gibi davranın. Evi bada mı edecektin? Bugün yapmak zorunda değilsin ki, nasıl olsa ölmeyeceksin, yarın yaparsın, ö-bür gün yaparsın, gelecek ay yaparsın, gelecek yıl yaparsın. Dünya işi değil mi bu, ne fark eder? Buranın betonunu değiştirecektin, buraya taş döşeyecektin yâni dünya işi değil mi? Öyle de olur, böyle de değil miydi? Nasıl olsa ölmeyeceksin. Ama hep öyle mi davranacaksın? Hayır, öyle değil İsrâ, Kehf, Meryem, Tâhâ ve Enbiyâ sûreleriyle ilgili Abdullah Bin Mes’ud Efen-dimizden bir söz duydum, diyor ki; “Bunlar beni özgürlüğe kavuşturan ilk beş sûredir.” Ne yapacağız öyleyse? Nasıl olsa ölmeyeceğim canım, gelecek sene okurum, daha sonra okurum demeyeceğiz. Eğer bir kölelikten kurtuluş, bir özgürlük arayışı, eğer bunun engeli sanki prangalar, sanki duvarlar, sanki cendereler, sanki tel örgüler mi var? Şahsiyetinin çepeçevre kuşatıldığının farkına mı vardın? Özgürlükten yana bir arayışın içine mi girdin? İşte bunun çaresi bu beş sûre. Haydi hemen başla okumaya ya ölürsem özgür öleyim diye. Evet her şey bir yana, ama namazdan bir payı var bu müslü-manın. Öyle bir derdi var. Öyle bir sıkıntısı, yükü var. Çünkü her şey boş, ama namaz öyle değil. Peki nasıl bir namaz? Oruçsuz, hacsız, zekatsız, şehadetsiz, tevhidsiz, imansız bir namaz mı? Olmaz öyle şey. Peki ya nasıl bir namaz? Allah’la diyalog kurmayı gerçekleştiren bir namaz. Allah’tan mesaj almayı, Allah’a tekmil vermeyi ortaya koyan bir namaz. Dinin özü bir namaz. Hayatı düzenleyen bir namaz. Hayatın direği olan bir namaz. İmanın ifadesi, imanın dışa yansımasını gerçekleştiren bir namaz. Allah’a giden yolun simgesi, sembolü bir namaz. Bunu dert edinecekmiş o kişi. Ana derdi, temel derdi, ilk derdi bu olacakmış. Buna kavuştuğu, buna eriştiği zaman gerisi kolaydır. Gerisine ne gam ki zaten? Allah’la irtibat halinde olduktan sonra, Allah’la irtibatını kurabildikten sonra, Allah’la diyalogu gerçekleştirdikten sonra gerisine ne gam? Böyle bir kişi için ne fark eder ki dünya yanmış, yıkılmış, var olmuş, yok olmuş? Namaz, İslâm’ın istediği, peygamberimizin örneklediği bir namaz. Meselâ münkerat ve fuhşiyattan bizi alıkoymayan namazın namaz olmadığı söylüyor Kur’an. Ya da dini ayağa kaldırmayan bir namaz, namaz değildir diyor Allah. Namazdan gafil bir namaz, namaz değil diyor Kur’an. İslâm’ın namaz dediği namazdan bir payı olacak bu kişinin. Namaz konusunda şöyle kendi kendinize Allah için durup bir düşünün. Acaba peygamber efendimizin namazla ilgili kaç tane sözü, ne kadar tavrı var, bunlardan siz ne kadarını biliyorsunuz, öyle olunca sizin namazınız peygamberin namazına ne kadar benziyor? Acaba Kur’an’da namazla ilgili ne kadar âyet var, siz onlardan ne kadarını duyabildiniz, fark edebildiniz, anlayabildiniz, öyleyse sizin namazdan payının ne kadar olabilecektir? Allah için bunun üzerinde bir kere daha bir düşünün. Namaz, sanki Allah’ın benim bedenime karışmasının özel ifadesidir. Ben böylece namaz kılarak; ya Rabbi elime, ayağıma, gözüme, kulağıma, başımdan ayağıma tüm vücuduma, sağa sola bakma-ma veya gözümü bir yerlere döndürmememe kadar her şeyime karışırsın diyor ve bunu namazla ortaya koyuyorum demektir. İşte bunu dert ediniyor, kafaya takınıyorum. Bir namazdan sonra ötekini bekli-yor, iki namaz arasında Allah’tan aldığım mesajı hayata hakim kılmaya çalışıyorum. İşte o zaman namazdan payım var demektir. Değilse namazdan önceki ben ile, namazdan sonraki ben hiç fark etmiyorsa, sanki Allah’la hiç buluşmamışsam, sanki O’nunla görüşmemişsem, sanki O’na hiçbir şey dememiş, O da bana bir şey söylemişse kıldığım namazın bana ne faydası var? Veya ben dini sadece namazdan ibaret zannetmişsem, namaz kılınca her şey tamam diyorsam, olmaz öyle şey. Çünkü namaz, bireysel planda Allah’a kulluğun özel adıdır. Kendi başımıza da kılabileceğimiz bir namaz. Ama nasıl ki namaz için bir takım şartlar vardır, hayatın kulluk olarak düzenlenmesinin şartlarıdır onlar. Meselâ ha-desten taharet diye bildiğimiz bir abdestimiz olacak. Bu görünmez pisliklerin temizlenmesi adına yapılan bir temizlik birimi değil midir? Biraz daha düzgün söyleyelim: Yani hadesten taharet dediğimiz gerekiyorsa gusletmek, ama değilse abdest almak, vücudumuzda insan gözüyle görülmeyen pisliklerin temizlenmesi eylemi değil mi? Öyleyse namaz denilen ana kulluk programı görünmez pisliklerden arınmanın programıdır başta, öyle yapabiliriz ancak. Onun içindir ki abdesti olmayanın namazı yoktur. Peki ya görünen pislikle kalsın mı? Hayır, onlardan da temizleneceğiz. Demek ki temiz bir ortam oluşturacağız. Küfürden, şirkten, nifaktan, isyandan temizlenmiş, her türlü görünür görünmez mikroplardan temizlenmiş bir ortamın insanı olacağız. Başka, bir de setru’l avret öğrenmiştik çocukluğumuzda. Yani örtüneceğiz, çırılçıplak gidilmez bu göreve. Bir şeyler edineceğiz, bir şeyler kuşanacağız, sanki özel bir görevin ifası adına bize ne gerekiyorsa onları alet ve edevat olarak yanımıza alacağız. Yani kulluğumu-za gerekli olan şeylerin derdinde olacağız. İşte insanın namazdan bir payı vardır demek bunlarla beraber olmak anlamına gelmez mi? Dahası, zamana dikkat etmeliyiz. Öyle zamansız hareket etmek yoktur. Zamanı iyi belirleyecek, zamana hakim olacak, zamanı iyi gözetleyecek, zamana dikkat edeceğiz, riayet edeceğiz. Çünkü zaman çok ö-nemlidir namaz için. Öğle vakti yatsıyı, ikindi vakti sabahı kılamayız. Ya da aklımıza ne zaman gelirse o zaman kılamayız. Mesela yatsıdan sonra beş vaktin timinin defterini dürmeye kalkışamayız. Hani de-ve iğnenin deliğinde geçene kadar kâfirler cennete giremezler diye bir âyet vardı ya, sanki o gibi söyleyelim: Olur olur belki, yatsı namazından sonra değil hattâ haftada, ya da ayda bir kere bütün namazları kılsanız da olur diyelim, ama hangi şartla? Bir ay yemek yemeyeceksiniz, bir kerede tüm bir ayın sonunda yiyeceksiniz. Bir su içmeyecek hepsini sonunda içeceksiniz. Olur mu böyle bir şey? Madde planında olmaz diyen sizler, meselâ bir ay çay içmeyeceksiniz, bir gecede tümünü içeceksiniz, olur mu böyle şey. İşte namazdan bir payı olmak, zamana dikkat etmektir. Peki ya hedef tespitine ne diyeceksiniz? Ras gele bir namaz, istediğinin yöne dönerek kılınacak bir namaz olmaz değil mi? Planınız, programınız olmalı, hedefiniz Kâbe olmalı, kıbleye dönmelidir. 3: “Ğâmizun finnas” 4: “Lâ yu’beu leh” Bir de bu kişi insanlar arasında sıradan birisidir. İnsanlar içinde sıradan birisi olarak yaşar. Kendisine özel bir paha biçilmesine razı değil. Kendisine özel muameleye razı değil. Özel bir muamele iste-miyor. Peki ama imtihan konumu onu özelleştiriyorsa? Bir toplumda o gibi bir tane varsa? Bir bölgenin tek yöneticisi durumundaysa? Din anlatan en önde makamdaysa? Zenginlik olarak, ekonomik güç olarak, siyasal güç olarak birinci sıradaysa? Ustalık olarak birinci sıra-daysa? Hastalık olarak birinci sıradaysa? Ya da farklı bir özelliği varsa ne yapacak o kişi? Yâni Allah onu özel bir durumda imtihan ediyor-sa bir şey yapmasın ama, kendisine böyle özel muamele yapılmasını istemeyecek. Çünkü imtihan sorularının farklı olmasından dolayı insanların kendisine farklı davranmalarına razı olmayacak. İnsanlar arasında sıradan bir insan gibi, herkes gibi olacak. Bunu söyleyen peygamberim elbette bunu en güzel örnekleyendi. Herkes gibi, ya da onun gibi olmak isteyen herkesin olabileceği gibi bir hayatı vardı onun. Yâni asgari seviyede bir düzen. Herkesin kendisine benzeyebileceği bir hayat yaşamıştır. Evine gelen garibanlar sevgililerinin hayatını görünce kendi Müslümanlıklarından, yaşadıkları hayattan izzet ve şeref duyuyorlardı. Peygamberlerinin de ken-dileri gibi bir hayat yaşadığını gördükçe zerre kadar bir eziklik, bir şahsiyet bozukluğu, bir aşağılık duygusuna kapılıyorlardı. Ama bakıyoruz bugün insanlar, liderlerini, efendilerini, şeyhlerini çok lüks bir hayatın içinde gördükçe onların standardına ulaşamadıkları için büyük bir aşağılık duygusuna düşüyorlar, şahsiyet bozukluğuna uğruyorlar. Onları yaşadıkları hayata, onların sahip oldukları arabalara, onların standartlarına ulaşabilmek için gecelerini gündüzlerine katarak bir çalışmadan yana, daha çok kazanabilmek için karılarını, kızlarını da çalıştırmadan yana tavır alıyorlar. Peygamber Efendimiz öyle değildi. O herkesin, en gariban birinin bile ulaşabileceği bir hayat yaşıyordu. Yâni geliyormuş bir adam peygamberin de içinde bulunduğu bir meclise, hangisinin peygamber, hangisinin değil olduğu belli olmayacak bir meclis. Kendini diğer insanlardan ayırt edecek bir özellik taşımayan bir peygamber varmış orada. Sıradan bir insan. Oturduğu mecliste ne farklı bir makamı, ne farklı bir kıyafeti, ne bir koltuğu vardı onun. Hattâ taşradan gelip de onu tanımayanlar soru sormak için peygamber zannıyla bazen Ebu Bekir Efendimize, bazen Ömer Efendimize yöneliyorlar da onlar da hayır peygamber karşıda diye uyarıyorlardı. Sıradan biriydi peygamber. Anlatılır ki Bizans’tan bir adam gelir Medine’ye. Arabistan’ı Ye-men’i, Hadramut’uyla, hattâ Gassan ve Şam diyarıyla, dahası Mısır’a doğru, İran’a doğru bütün beldeleriyle fethetmiş bir toplumun reisiyle, yani Ömer efendimizle görüşmek ister. Bir devlet başkanı diye kafasında canlandırdığı bir model arar. Der ki; ben reisinizle, başkanınızla, emirinizle, melikinizle görüşmek istiyorum. Ararlar biraz Ömer efendimizi, adam yadırgar. Bu ne mennem şey? Onun sarayı, köşkü, korumaları yok mu? Der. Yâni onun makamı, makam arabaları filan yok mu? Çok yabancı kelimeler bunlar müslümanlar için. Ama müs-lümanların tavrı da gelen yabancıya karşı çok garip ve yabancıdır. Adam gerçekten şaşırır. Derler ki o da biz gibi bizimle beraber yaşar. Bu dediklerinizin hiç birisine ihtiyacı yoktur hepimiz gibi. Şimdi bu sözleri duyan adam donsun mu, çözülsün mü? Erisin mi, kalsın mı? Ne yapacağını bilemez şaşkınlıktan. Sonra bulamadıkları Ömer için derler ki, bazen şehrin dışında şöyle dinlenmek için bir ağaç gölgesine gittiği olur. Haydi öyle bir bakalım. Gerçekten de öyledir o gün mü’-minlerin emiri. Şöyle şehrin dışında bir hurma ağacına yaslanmış, din-lenen bir Ömer vardır. Bir İslâm devletinin, bir müslüman toplumun başkanıdır. Emiru’l mü’minindir, ama kendi başınadır. Korumaları yok, bekleyenleri yok, muhafızları yok kendi başına bir insan. Adam ama gerçeği söyler: Der ki, uyu Ömer uyu. Uyumak senin hakkındır. Çünkü sen korkacak bir şey yapmadın ki. İşte böyle insanlar arasında sıradan biri olmak. Herkes gibi ol-mak. Özel muamele beklememek. Mesela bir fabrika, bir büyük iş ye-ri ve orada çalışan biri, ya da kapıda bekleyen birisi, ya da şoförlük yapan birisi. Olsun mu olmasın mı bilmem. Ama hayatın içinde bir ör-nek olarak düşünün. Ne dersiniz, o iş veren mi, o iş alan mı daha al-çak, ya da daha üstündür? Allah birini malla, diğerini de malsızlıkla imtihan ediyor. Henüz daha kimin kazandığı, kimin kaybettiği belli de-ğildir. Ölünceye kadar devam edecek bir sınavın insanıdır her ikisi de. Ne yapsınlar? Devam etmeyecekler mi sınava? Öyleyse diyebilecek mi zengin olarak imtihan olunan; ben farklıyım, bana özel muamelede bulunacaksınız? Ben ayrı, ben ayrıcalıklıyım diyebilecek midir? Ötekisi der; ben fakirim, bana özel muamelede bulunun. Bana saygı duyun. Eğer ben fakir olmasaydım sen zekat görevini yerine getiremezdin. İslâm’ın temel prensiplerinden biri olan zekat ibadetini yaşayamazdın. Ben olmasaydım sen ne yapacaktın desin mi o da? Hayır, o da demesin, berikisi de demesin. Allah onu da, onu da imtihan ediyor. Her ikisi de hem cennet kazanabilirler, hem de cehennem. Başka bir örnek daha verelim. Meselâ yerinde duramayacak kadar hastalık içinde kıvranan bir hasta, baş ucunda bir hasta bakıcı, ziyaretine gelen, çağrılan, ya da rol icabı, para icabı, görev icabı bu işi yapan bir doktor. Söyleyin, hangisi daha üstün durumda? Hangisine özel muamele edilsin? Yani konumumuz gereği, Allah bizi şu sorularla imtihan ettiğine göre, farklı sorularla imtihan edilenlerden üstünüm demeye kimsenin hakkı yoktur. Yani sanki bütün insanlar imtihan salonundalar, herkese Allah imtihan soruları gönderiyor, garip bir tecelli ki, herkesin imtihan soruları farklıdır. Hattâ iki kardeşin bile ayrı ayrı sorularla imtihan edildiğini biliyoruz. İşte bu durumda bu sorulara eğer kişi kendisinin üstünlük sebebi olarak bakıyorsa işte bu yanlış olacaktır. Ya ne yapacak? Asla kendisine özel muameleye razı olmayacaktır. Mesela, Allah hiç birimizi hoca etmesin, iyi bir müslüman etsin. Bir yerlere ziyarete gitmektedir hocalar, kapıdan girmeden insanlar ayağa kalkıyorlar. Tabi bilgisine, söylediğine, söyleyeceğine saygı için ayağa kalkıyorlarsa, ama peygamberim; oturun diyorsa onlar da otursunlar. Ayrılırken de ayağa kalkılması yasaksa o zaman onlar da ayağa kalkmadan saygılarını duysunlar. Mesela öyle bir konumda bana saygı duyup sevgi besliyorsanız, bana ikramda bulunacaksanız, öyleyse gelin benim sebebimle yapılırsa sevabı bana da ait olacağından bir Kur’an öğrenmeye, bir sünnet tanımaya çalışın demem herhalde o saygı duyulan kişinin temel görevi olmalıdır. O zaman elbette daha güzel olacaktır. Kendisine özel muameleye razı olmayacak, im-tihan sorusunun hem onun başarısına, hem de kaybına sebep olabileceğini unutmayacaktır. İşte böyle bir insanın. 5: “Kâne rızguhu kifafa” Onun rızkı yeterincedir. Yani rızkın yeterince olmasında ölçü arıyorsunuz galiba. Bu tabir bize o kadar yabancı ki, bundan o kadar uzak büyümüşüz ki, rızık nasıl yeterince olur? Eh elhamdü lillah, yetiyor da artıyor da demek mi? Biraz öyle gibi, ama ben farklı bir tabir yakalamaya çalıştım. Rızkın yeterince ol-ması demek; o rızıkla bizden istenen kulluğun yapılabilir oranda olması demektir. Yani ben bana tahsis edilen rızıkla benden istenen kulluğu yapabiliyorsam, ekmekle su ile, hava ile yiyecek içecek ile, gi-yeceğimle kuşanacağımla veya benzer imkanlarımla ben Allah’a kulluk yapabiliyorsam, böyle kulluk yapılabilecek bir imkân sunulmuşsa bana, eh yeterincedir o. Yetmez mi? Öyle demeli değil miyim? Ama açlıktan kıvranıyorsam, günlerce yiyecek bir şey bulamamışsam, namazda üzerime örtecek kadar bir örtü, bir elbise, çoluk çocuğumun açlığını ölümden koruyacak kadar sağlayacak bir ekmeğe, rızka imkân vermiyorsa durumum, eh o zaman o rızkım yeterince olmasın. Yani hani ana karnında öyle demiyor muydu peygamberimiz; ana karnında kendisine can tahsis edilen her insana rızık, ecel, amel hep belirleniyordu. Herkes için verilen tamamdı zaten. Belliydi zaten. Ama bana tahsis edilen rızkın önüne kâfirler, zalimler engeller koymuşlar, barikatlar koymuşlarsa, falanın malında benim için ayrılacak tahsisatı onlar bloke edip bana vermemişlerse, veya bana tahsis edilen onun çocuğunun zevkine, onun köpeğinin mamasına ayrılmışsa o zaman ben ne yapayım? Elbette rızkımın birilerinin ağzımdan sökülüp alındığını veya elimden çekilip alındığını zannediyorum. Peki rızkı yeterliyse ne yapacakmış bu adam? 7: “Ve sabera aleyhi” Dayanıp direnecek, devam edecek kulluğuna, onun öyle olduğunu, onunla sabretmesi yani kulluk etmesi bilincinde olacaktır. Bu model insan böyle olacakmış. Yani Allah’ın kişiye kulluk yapabilecek kadar rızık verir, bunu bilecek ve o rızıkla da o kişi kulluk yapacak. Galiba ondan dolayı belli bir miktar değil, belli bir oran infak etme görevimiz, zekat verme sorumluluğumuz var. Mesela yıllık geliri yüz milyon olanla, yüz milyar olanın vereceği miktar hep oranlama onda bir ise, hep aynı olacaktır, ne fark eder de? Hattâ bir tane hurması olan kişi onun yarısını verebiliyorsa, infak edebiliyorsa, on ton hurması o-lan beş tonunu infak edince aynı seviyeye gelmiş olacaktır. “Ve sabera aleyh” Allah’ın kendisine yeterince rızık vereceğine inanan bu kişi ve onunla kulluk yapmaya devam eder. Bıkıp usanmaz. Eyvah demez, daha olsa da ondan sonra kulluğa yönelsem de-mez. Zengin olduktan sonraya bırakmaz kulluğu. Yani hele dükkanı bir ayarlayayım, hele işimi yoluna bir koyayım, şöyle altınları, mark-ları, dolarları hizaya bir getireyim ondan sonra Kur’an ve sünnete sıra gelsin demez o kişi. Böyle biraz yakın akrabalara din anlatıyordum. Yeri geldi diye az biraz dükkan ve tezgahlarıyla, mali konum ve durumlarıyla, dünyayı kucaklama sevdalarıyla Kur’an ile ilgilerini mukayese ederek anlatma imkânım doğdu. Dedim ki on yıl önceye göre….. Benden sonra aralarında tartışmışlar. Bu adam bize dükkanlarınızı kapatın diyor diyenler olmuş. Kimileri hayır, ama dükkan lafı bile etmedi, olmaz böyle şey diye savunmaya ve anlamaya çalışmışlar. Üç gün sonra beni buldular. Sen böyle dedin mi dediler. O zaman de-medim ama şimdi diyorum, haydi buyurun kapatın dükkanlarınızı dedim. Tabi şaşırdılar. Yani bir müslüman, müslüman olarak Kur’an sünnet anlatırken müslümanca söz söylüyorsa hiç dükkanınızı kapatın der mi? Hiç olacak şey mi bu? Dercesine yüzüme baktılar. Ben dedim ki, dinleyin, yıllardır Kur’an’ı kapatıp dükkanlarınızı açtınız. Ha ne olacak mevcudu harcayıncaya kadar da Kur’an’ı açıp dükkanı kapatsanız ölür müsünüz? Yanlış mı bu dedim. Ama benim asıl anlattığım o değildi. Benim asıl anlatmaya çalıştığım Kur’an’a zaman ayırın, sünnete zaman ayırın hepsi bu. Eğer gözümüz Kur’an ve sünnete kapalı, Kur’an ve sünnet de gözümüze kapalıysa dükkanlarımız açık olmuş kapalı olmuş ne fark eder de? 8:“Acilet meniyyetuhu” Bu insan ölüme hazırdır, ölümü kolay olur, ölümü acele olur bu insanın. Bu model insanın, bu gerçek mü’minin ölümü kolay olur. 9: Bir başka özelliği de: “Ve galle türasuhu” Mirası az olur. “Ve gallet bevakiyhi” Ve arkada ağlayanları da az olur. Ölümle ilgili bu son üç özelliği yeniden bir kere daha söylemeye çalışalım. Demek ki bu model in-san, gıptaya layık insan, onun gibi olunması gereken, örnek alınması gereken bu örnek insan ölüme hazırmış her zaman. Öyle ya, can bir emanettir kendisinde ve ne zaman istenirse hemen vermeye hazır kıl-mış. Ne zaman ve kim istedi, Allah haber mi gönderdi, buyurun, işte canım diyecek kadar hazır. Çünkü her an hesabını ona göre yapıyor. Bir adama emanet para verseniz daha sonra gerektiğinde alırım senden diye. O da; yok yahu henüz bu adamın parası ona lazım değildir, oğlu yeni askere gidiyor, dükkanı tezgahı yerinde, evi de var, arabasının modelini yeni değiştirdi, en azından bir iki sene buna para lazım olmaz diye birazını eniştesine, birazını bacanağına, birazını komşusuna, birazını kendisine dağıtsa. Siz de aksilik bu ya, bir ay sonra arkadaş lazım oldu, paramı isterim deseniz. Nasıl da çabalar değil mi adam? Hiç de hazır değil çünkü. Peki ya ikinci bir model olarak örneklesek. Bu adama nasıl olsa hemen para lazım olmaz diye götürüp parayı evinde düzgün bir yere bıraksa. Haydi parayı dediğiniz zaman, eve kadar gitmek zorundadır. Ama öyle değil de verdiğinizi yanında, cebinde taşısa, harcamasa, ezip bozmasa, değiştirip karıştırmasa. Gece mi? Yanında. Gündüz mü? Hep yanında. Ne zaman isterseniz isteyin ne fark eder? Peki can da böyle değil mi? Aslında isteyen zaten alacağına göre, alabilecek güçte olduğuna göre, biz de hemen onu hazır etmeli değil miyiz? Ölüm mü? Ne zaman gelirse gelsin ne fark eder? Böyle demek zorunda idik, ama bizim daha yapacak çok işlerimiz var. Bizim daha çok hesaplarımız var. Bizim daha yapacağımız tevbelerimiz, istiğfarlarımız varsa. Efendim, daha biz tevbe edemedik, istiğfar edemedik. Biz istiğfar edecektik zamanını yakalayamadık, tev-be edecektik gününü bulamadık. Biz pişman olacaktık, bizim daha hesabımız vardı. Henüz oğlumuzu everemedik, kızımızı çıkaramadık, dükkanın ikincisini, tezgahın üçüncüsünü açamamıştık. Hesaplarımız, plan ve projelerimiz vardı. Biz onları yaptıktan sonra ölecektik. Yaşımız daha kırktı, elliydi, gençtik daha. Biz daha Kur’an sünnet tanıyacaksak, devlet kuracak, cihad edecektik diye bizim hep böyle beklentilerimiz, plan ve programlarımız vardı diyerek ölümsüz bir hayatın adamı olmuşsak elbette ölüm zor olacaktır değil mi? Melekler gelmiş verin canınızı deyince ne yapabiliriz? Dikkat eder misiniz, sanki sadece müslümanlar için değil, kâfir dünya için bile ölümü istemeyen bir halimiz var bizim. Sanki hiç ölmeyecek o insanlar. Sanki o zalimler, o azgınlar hiç ölmeyecekler. Ama gerçek mü’min ölüme hazırdır. Tere yağdan kıl çeker gibi. Çünkü hazırlıklı buna, rahat ve huzur içinde. Böyle ölmüş bir insanın mirası az olur. Haydi bakılım, taşınmak zorundasın, bu evi, bu hayatı, bu eşyaları terk etmek zorundasın, bu evi, bu dükkanı bu tezgahı bırakmak zorundasın deseler, haydi bakalım yükle bunları deseler nesi var adamın? Bir valiz, belki bir yatak, bir yastıkla öğretmen olarak gittiği bölgeden iki sene sonra dö-nerken, ya da bir başka yere nakledildiğinde bir kamyon eşyayla gidenlerin kulakları çınlasın. “Ve galle türasuhu” Mirası da az olurmuş o kişinin. Bakın, ne kadar da gerçekçi ifadeler. Mirası hiç olmazmış değil. Hiçbir şeyi olmasın değil. Mümkünse gittiğim evlerde mutfağa bakmayı severim, tabi izin alarak. Do-lap filan varsa yiyecek konulan onları açar bakarım. Çünkü öyle garip, öyle acayip dolaplar görmüşüm ki, yiyecekler neredeyse yere dökülüyordu, o kadar doldurmuşlardı onu. Ama bir de bir başka ev gördüm ki, iki çocuklu bir ailenin mutfağıydı bu, üç tane soğan, beş tane patates. Bir tabakta en fazla altı, haydi yedi olsun zeytin var, iki tane yarım kiloluk paket makarna, çaydanlık ve çay bardakları. İki kişi, iki de çocukları dört kişilik bir ailenin mutfağında gördüğüm manzara bu. Peki bu adamlar ölünce miras olarak ne bırakacaklardır? “Ve gallet bevakıyhi” Bir de ölünce ağlayanları az olurmuş bu kişilerin. Ağlayanlar.. Tabi önce bu insan ölünce ağlanmayacağını anlattığı içindir her halde. Değilse, oh ne hoş ne âlâ, üzülmeyelim, kurtulduk elhamdü lillah manasına değildir. En’âm sûresindeki bir âyetle; zalim, hain, din düşmanı bir adam ölünce “Fe gutıa dabiru’l gavmilleziyne zalemu vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemin” denirdi ya. Yani oh kurtulduk manasına bir ölümle ölmez bu insan. Ya ne? Ağlanmaması gerektiğini anlatmıştır çevresindekilere. Ha, sesli ağlanmaz. Feryad ü figanla ağlanmaz. Ağladığını ifade ederek gösteriş için ağlanmaz. Resûlullah Efendimizin hadisiyle tekrar edelim; “Göz yaş döker, kalp hüzünlenir, ama biz doğruyu söyleriz” diyordu peygamberimiz. Oğlu İbrahim’in vefatında da öyleydi, torununda da öyle. Evet öyle ağlanır ama üç gün ağlanır. Hayatın boşluğunu anlatan bir ağlamayla ağlanır. Ama size farklı bir ağlama örneği sunalım: Hz. Ayşe annemiz Mekke’nin fethinden sonra fetihten hemen sonra Kâbe’yi tavaf edenlerdendir. Bakar ki sahabeden Hansa adında bir kadın Kâbe’yi tavaf ederken öyle ağlıyor öyle ağlıyor ki, neredeyse kendisini bitirecek. Bütün benliğini sanki yaş haline getirip eritecek. Varıyor yanına, hayrola diyor, nedir seni bu kadar ağlatan? Kadın biraz kendine gelip di-yor ki; kardeşim Sahr için ağlıyorum, öldü ya. Hz. Ayşe der ki; iyi ama ölen birisi için bu kadar ağlanmaz ki? Evet üzülür insan ama bir insanın arkasından bu kadar göz yaşı dökülür mü? Derken hatırlar ve şu-nu ilave eder; hem senin kardeşin Sahr zaten kâfir olarak ölmedi mi? Hansa ser ki; işte ben de onun için ağlıyorum ya. Müslüman olarak ölmüş olsaydı niye ağlayacaktım? Gitti, boşa gitti, ebedi cehenneme gitti, işte onun için ağlıyorum ya diyor. Gerçek mü’min vefat e-dince, insanlar onun her şeye rağmen Allah için cennete gidişinin şahitleri olacaklar ve öyle bitti diye, yok oldu diye, cenneti kaybetti diye ağlamayacaklardır. Evet öyle ağlamayacaklarıdır tabii. Evet, biraz uzattık. Hadisi okuyunca, arkadaşımız da o soruyu sorunca mecburen bu kadar söz ettik. Âlim ve cahil olunca mesele biraz zor anlaşılıyor gibi. Halbuki bunun ikisi de imtihan sorusu. Yani birinin diğerine bir üstünlüğü yoktur. Allah onu ilmiyle imtihan ediyor, ötekini de o haliyle. Meselâ parayla imtihan konusu çok iyi anlaşılır. Farz edin ki birisinin parası var, zengin, ötekisi de onun fabrikasında işçi. Şimdi hangisi üstün bunların? Parayla imtihan olan mı üstün? Yoksa parasızlıkla imtihan olan mı? Hayır ne o üstün olduğu için bol para verilendir, ne de berikisi alçak olduğu için parasız imtihan olunandır. Allah onu öyle imtihan ediyor, berikini de öyle imtihan ediyor. Kimin üstün kimin alçak olduğu yarın belli olacak. Öyleyse, mümkünse insanlardan hiçbir hediye almamaya çalışacağız. Eğer insanlarla ilişkimiz Kur’an alışverişine, din eğitimine da-yanıyorsa, onlardan toplu iğne dahi kabul etmemeye çalışacağız madde planında. Ayağa kalkmak değil, göz ucuyla bakmak kadar bile iltifat beklemeyeceğiz mânâ planında. Çünkü insanlar bunu ceza ve şükür olarak yapıyorlar. Ama birileriyle ilişkimiz sadece tebliğ ilişkisine, Kur’an sünnet alışveriş ilişkisine değil de başka ilişkilere dayanıyorsa, meselâ akrabalıktan, arkadaşlıktan, ortaklıktan dolayı tanıştıklarımızdan yiyebiliriz, alabiliriz. Bu öncekisinden ayrıdır. (Hediyeleşmek ile alâkalı bir soru soruldu.) Bu konuyla alâkalı bir rivayet nakledeyim ve üzerinde birkaç söz edeyim inşallah. Buhâri’den bir hadis. Ayşe bin Talha anlatıyor. “Ben Ayşe’nin himayesinde iken her beldeden onun yanına insanlar geliyordu. Ben şöyle dedim: Özellikle yaşlılar benim Ayşe’nin yanındaki konumumdan dolayı bana geliyorlar. Gençlerse beni kardeş kabul ediyorlar ve bana hediyeler veriyorlardı. Aynı zamanda çeşitli beldelerden bana mektup yazıyorlar. Ben de Hz Ayşe’ye şöyle dedim: Ey teyze, bu falancanın mektubu ve hediyesidir. Bunun üzerine Hz Ayşe bana; Ey kı-zım o mektuplara cevap ver ve hediyesinin karşılığını gönder, eğer sen gönderecek bir şey bulamazsan ben sana vereyim de sen veriver” diyordu. Bu hadisten öğreniyoruz ki hediyeye hediye ile karşılık verilmelidir. Onun için İslâm’da sünnet olan hediyeleşmedir. Özellikle bugün müslümanlar birine hediye verebilecek durumda iseler, karşılarındakinin de hediyeye karşılık verip veremeyeceğini iyi düşünmeleri gerekir. Meselâ ben bana gelen her bir hediyenin karşılığını verip ve-remeyeceğimi düşünmek zorundayım. Peki o zaman ben karşımdakine hediye yağdırırken acaba onun da bunun karşılığını verip veremeyeceğini düşünmeli değil miyim? Çünkü bana verilecek her bir he-diyeye ben de hediye ile cevap vermeliyim. Bugünün insanları onlar bana mal mülk olarak hediye versinler, ben de onlara âyet ve hadis olarak vereyim istiyorlar. Nasıl bir taksimdir bu? Bunu kurt baba bile yapmaz. Ben eğer âyet ve hadis biliyorsam, bunlara sahipsem karşımdakiler neden sahip değiller bunlara? Eğer karşımdaki bana bir âyet, bir hadis hediye ediyorsa, ben de ona bir âyet, bir hadis ikram edeyim, haydi ikiye çıkarayım. Elbette bu benim görevim olsun. Ama o bal baklava getirsin, ben sadece Kur’an anlatayım, sünnet öğreteyim, böyle bir hediyeleşme olmaz değil mi? Yâni benim imtihan konumumdan dolayı, imtihan sorumluluğum olarak âyet ve hadis bilmem konumumdan dolayı insanların bana hediye getirmelerinin ne anlamı var? Ben bunu zaten bilmek zorundayım. Kulluğum gereği za-ten insanlara anlatmak zorundayım. Yâni ey müslümanlar hoca bildiğiniz insanları hediyelere boğup şahsiyetlerini öldürmeye çalışacağınıza onların şahsiyetleri gelişmiş daha bir huzur ortamında yaşamalarına imkân hazırlasanız olmaz mı? Diyesim geliyor. Evet, hediyeye karşı gelmek İslâm’a karşı gelmek anlamınadır. Ben de bana yapılacak hediyelere bu manada karşı gelmemem gerekiyor. Fakat ne dersiniz, insanlar sadece benim konumumdan, benim durumumdan dolayı hediye vermeye çalışıyorlarsa ve ben de bu hediyelere karşılık verebilecek durumda da değilsem, bu beni zor durumda bırakacak değil midir? Dahası bir de hediyeler karşıdakinin dünyasını bozucu nitelikte olunca daha bir yanlışa götürüyor insanı. Meselâ babadan yetim kalmış birkaç çocuğun evine konu, komşu, tanıdık, bildik, akraba, eş, dost kim varsa hediye götürüyorsa, o çocukların başkalarına göre birden fazla pantolonlarının olmadığı bir dö-nemde daha çok pantolonları, daha çok gömlekleri, daha çok oyuncakları, daha çok imkânları olduğu bir ortamda çocukların şımarma ihtimalini kim önleyebilecektir? Yâni o çocukların eğitiminden kim sorumlu olacak? İnsanların akıllarına bile gelmiyorsa bu hediyelerin önüne geçmek gerekmez mi? Ya da herkes kendi çocuğunda görmek istediği hayat programını o yetim çocukta da görmek istiyorsa, ama o yetimin velisi durumunda bulunanlar o hediye getirenlerin hediye standartlarını, ya da yaşam standartlarını kendi çocuklarında görmek istemiyorlar, ya da isteseler bile onu yakalayabilecek güçleri yoksa o hediyeyi geri çevirme hakları yok mu dersiniz? Evet, hediyeleşmek gerekir, ama bir birlerine yük olmak şeklinde değil, birbirlerini ezmek şeklinde değil. Bir de mektuplara cevap vermek gerekiyor. Bu da tıpkı selâma cevap gibidir. İnsanlar birbirlerini mektupla arayabiliyorlarsa bazen, iki satır da olsa cevap yazılmalı ve selâmlar da iade edilmelidir. Evet, o hediyeleşmek başkadır. Ama kendilerine din anlattığımız insanlardan tebliğimize karşılık asla bir hediye almamaya çalışacağız. Peki niye böyle yapacağız? Niye böyle davranırmış müminler? Çünkü bakın diyorlar ki o cennetlikler: Diyorlar ki, çünkü biz Rabbimizden korkarız, bir suratsız kara günden! Suratsız kara bir günün şerrinden Rabbimize sığınırız diye durumlarını beyan ediyorlar. ~®I<¬I«O²W«5 _®,YA«2 _®8²Y«< Suratsız kara bir gün demektir. Çünkü o günde yüzler asılır, pusarır, doşşarıp kalır. Bir gün değil tabi bu, bir dönem demektir. Alnın ortasından, perçeminden tutulan bir günmüş o gün. ~®I<¬I«O²W«5 uzun anlamına da gelir. Şiddeti belâsı çok büyük, çok uzun bir gün. Yüzler o günün şerrinden dolayı abus olur, abes olur. Bir de _®,YA«2 dudaklarla ~®I<¬I«O²W«5 ise alın ve yanaklarla o günün şiddetinden dolayı yüzün değişmesi anlamına geliyor. Denenmiş, görülmüş bir şey değil ki, sadece denilen kadarını anlıyoruz ve inanıyoruz. İşte böyle insanı insanlıktan çıkaran bir günde Rabbimizin bize azap etmesinden korkuyoruz! diyorlar. Demek ki dünyada insanlardan elde edilecek minnacık tebessümler, ilgiler, minnacık menfaatler sebebiyle insan kendini böyle insanlıktan çıkaracak cehenneme atıvermemeli imiş, bunu anlatıyor âyet. Yani niye insanlardan ceza ve şükür beklemeyecekmişiz? Niye böyle davranacakmışız? Çünkü bir gün var ki abus ve kamtarır. Bir gün gelecek ki o günde yüzler perişan, insanlar perişandır Allah korusun.