22. “İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer” denir.” İşte bu sizin mükafatınızdır, sa’yiniz meşkur oldu. Amelleriniz şükre değer bulundu. Yaptıklarınız, işledikleriniz kabule şayan görüldü. Dünyada yaşadığınız hayat teşekküre değer bulundu. Elhamdülillah, Elhamdülillah, Elhamdülillah. Hedef buydu zaten, dert buydu zaten. Elhamdülillah ki hedefe ulaştık. Hani ne deniyordu? İnsanın bu dünyadaki sa’yinin, çalışıp çabalamasının hedefi öbür tarafta Elhamdülillah diyebileceği bir hayata ulaşmasıdır. Bu dünyada yaptıklarının Allah tarafından beğenilip, şükre değer görülüp, teşekküre lâyık bulunup da kişinin sonunda elhamdülillah diyebilmesidir. Allah (cc) şükreden kullarının ecirlerini kat kat onlara öder. Âhiret mutluluğunu kazanmak için çaba harcayan mü’minlerin bu ça-bası Allah katında değerlidir, makbuldür. Bu çabaların karşılığı (şükrü) bol bol verilecektir. Karşılığı verilen çabalar, gayretler; meşkûr’dur. Bunun nasıl somutlaştığını aşağıdaki örnek güzel bir şekilde göstermektedir: “Rasûlullah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları ka-barıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdi. (Buhâri, Teheccüd 6) Anlıyoruz ki Cenâb-ı Hak cennetini ve oradaki nîmetlerini başa kakmıyor, baş kakıncı yapmıyor. “Haydi haydi dünyada yatıp geldiniz, hiçbir şey yapmadınız, ama Ben bu cenneti yine size veriyorum” de-miyor da Rabbimiz, “sizin amelleriniz şükre değer bulundu. Yani işlediğiniz ameller karşılığı olarak bu cenneti kazandınız” buyuruyor. “Siz kazandınız bu cenneti. Bu cennet sizin sa’yinizin, sizin kulluklarınızın karşılığıdır. Buyurun kendi kazancınız olan cennete” diyor. Ya da şu anda yapın vereyim! diyor. Çalışın vereyim! diyor. Yaptınız verdim! diyor. Dünyada sa’y edin sonunda cennet kazanın diyor. Ama unutmayın ki her sa’y işe yaramaz. Şükre lâyık görülmüş, şükredildi diye kabul edilmiş, bir sa’y peşinde olun. Öyle bir sa’y içine girin ki Safa’nızı Merve’nizi din belirlesin, Kur’an belirlesin. Yasağın ötesinde berisinde sa’y etmeyin ki Allah onu meşkûr kabul etsin. Allah’ın istediği şekilde bir dünya hayatı yaşayın ki Allah onu teşekkür edilecek bir hayat kabul etsin de mükafat olarak size bütün bunları lütfetsin. Öyleyse bizler de şükretmek zorundayız. Bizler de ehl-i şükür olmak zorundayız. Şükür ve hamd, hayata gülümsemektir. Şükür, in-sanı iyimser yapar. Eşyanın, kendi halimizin güzel yanlarını gösterir. Kabir ve hasta ziyareti, kendimizdeki nimetleri görmeye katkı sağlar. Henüz ölmediğimiz, nice hastalardan daha sıhhatli olduğumuzu, has-tahane ve mezarlık aynalarında görebiliriz. Şükrü artırdığı için bu ziyaretlerin önemi vurgulanmış. Dünyevî konularda bizden daha fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak, bizi şükre götürür. Dilimiz şükrettiği gibi, yüzümüz de her an şükretmelidir. Yüzün şükrü tebessümdür. Nimetlerin ve nimet sahibinin farkında olmanın getirdiği mutluluk ve huzurun gönülden yüze yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şe-mâil kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sı-rıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem Elçi'nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahûdilerin hâinlikleri, münâfıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı. Efendimizin gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbiyle baş başa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. "Be-nim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız!" buyuran o büyük zatın insanların içinde, çevresine huzur ve saadet dağıtan tebessümü, şük-rünün dışa yansımasıydı. O'nu örnek alması gereken mü'min, içinden dua, haşyet, takva, İslam'ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama in-sanlara gülümseyen, şükrettiği yüzünden belli olan bir çehre aydın-latmalı zâlimlerin kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslü-manın. Bir müslümana surat asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli, kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli. İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı şükretmeli, hamd etmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boş vermiş tavır, vur patlasın çal oynasın anlayışı mü'minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslam, insana huzur verir. Câhiliye dü-zenini muazzam bir inkılapla deviren peygamber nizamının ve o çağın adı "asr-ı saâdet", yani mutluluk çağıdır. Müslüman dünyada da hase-neler içindedir. Etrafındaki güzelliklere karşı gözü kör değildir. İçinde yarım bardak su olan kabın dolu tarafını görür. Ama, gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce kendisi doldurmaya çalışır. Farkında olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediği-miz öylesine büyük ve öylesine çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce, insan olarak yaratılmışız. Ot veya it olarak yaratılabilir-dik. Tabii, insan olarak yaratıldığımız halde, ot gibi düşüncesiz, kay-gısız hayat da sürebilir; dört ayaklılardan daha aşağı olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi olarak yaratıldık. Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz seçmedik. Herhangi bir kentin fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir bir ülkenin çölünde, da-ğında ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz, kültürsüz, daha da kötüsü dinsiz imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz, kulaksız veya görme özürlü olabilirdik. Daha fecîsi, hakkı görmeyen, gözleri perdeli, kalbi mühürlü olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz. Uyuşturucu ba-ğımlısı, alkolik, kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlaksız... olabilirdik. Bütün bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan emanet paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı zenginlik? Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz? Demek ki, ne kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya aklınızın değeri? Kaça satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı değişebileceğiniz bir değer olabilir mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat denilen hazinenin, sabır denilen hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin, infak etme, verme lezzetinin, ibadetlerden aldığımız zevkin, bereketin, ağız tadının, gönül şenliğinin, hele ebedî mükâfatın, cennetin değeri, bedeli?! Bütün bunlara şükredilmez de ne yapılır?