2. “Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır; onu deneriz; bu yüzden, onun işitmesini ve görmesini sağlamışızdır.” Önceki âyetteki insanın Hz. Adem olduğu belirtilmiştir, ondan dolayı biz de ağırlığı Hz. Adem’e verdik. Ama bu ikinci âyette sonraki insanların yaratılışına dikkat çekiliyor. Demek ki iki tür yaratılış var: 1. Hz. Adem’in yaratılışı. İlk yaratılış, ilkimizin, atamızın yaratılışı. 2. Birde sürekli bizim gözümüzün önünde cereyan eden şu bizim yaratılışımız. İşte önceki âyet ilkimizin yaratılışı, bu ikincisinde de bizim yaratılışımız anlatılıyor. Peki bizim yaratılışımız nasıl olmuş? Bakın Allah buyuruyor ki: Biz insanı bir takım katkılarla, bir kısım katkı maddeleriyle mecz edilmiş yani “Emşâc” bir nutfeden yaratık. Sonra da evire çevire müptela kılmak üzere onu bir semî ve basîr yaptık. Emşâc birkaç manaya gelmektedir: 1. Kadın ve erkeğin sularının karışımı demektir. Kadın ve erkeğin sularının karışımı olan bir emşâc nutfeden yarattık biz insanı diyor Rabbimiz. Yani insan ne sadece erkeğin suyundan ne de sadece kadınınınkinden değil, ikisinin karışımından meydana gelmektedir. 2. Veya bu emşâc nutfeden kasıt, renkler nutfede karışıktır anlamındadır. Renkler karışımı bir nutfeden insanı yarattık manasınadır. Yani nutfenin içinin karışımı anlatılıyor. Nasıl bir karışım? Her bir nutfe karışık, erkeğinki başka, kadınınki bir başka renktir ya, işte böyle renkler karışımı bir nutfeden yarattık biz insanı diyor Rabbimiz. 3. Veya nutfedeki kökler, genler, damarlar, hücreler karışıktır. İşte bunların karışımı bir nutfeden yarattık biz onu diyor Allah. Çok garip bir şey gerçekten. Yani bir damla suyun milyonda, milyarda birinde ne özellikler taşınıyor değil mi? Görme özelliği, duyma özelliği, hissetme, tatma, düşünme, sevme, nefret etme, kabul etme, reddetme özellikleri, kadınlık ya da erkeklik özelliği hep o bir damla suyun milyarda biri olan spermadan intikal ediyor. Gerçekten akılları durduran bir şeydir bu. Şuraya bir damla suyun milyarda birini -ayırmak mümkün değil de- koysalar ve işte bundan 60-70 kg ağırlığında, konuşan, gören, hisseden, seven, sevilen, ağlayan, gülen, elleri, kolları, derileri, kılları, kasları, kaşları, kemikleri, ilikleri, dalakları olan bir insan çıkacak deseler, kimse inanmaz buna! Ama Allah yapıyor işte. Demek ki nutfe-i emşâc’dan maksat kökleri damarları, hücreleri karışık bir nutfe demektir. Kan grubu bile, karakteri, insanın sinirli yahut mülayim oluşu bile bu nutfeyle intikal ediyor. İşte insanı böyle karışık, katışık bir nutfeden yarattık ve onu imtihan ediyoruz, diyor Rabbimiz. Çünkü y[¬V«B²A«9 ifadesi bilemek anlamına gelmektedir. Bilemek, bilenmek. Yani insanı hazırlamak, inandım dediği konuda onu dürtüklemek, harekete geçirmek demektir. Elbette ki imtihan, inanan kişi için söz konusudur. İnanmayan insan için imtihanın anlamı yoktur. Allah diyor ki, “Biz onu böyle bir nutfeden yarattık ve Biz onu bileyerek, dürtükleyerek imtihana hazır-lıyoruz.” Veya y[¬V«B²A«9 Biz ona ameller yüklüyoruz demektir. Yani Biz onu yarattık ve yaratılış sonrası amellerini de ona yüklüyoruz ki böylece bu insan itaate koşsun, kulluğa yönelsin. Evet bu insan yaratıcısı olan bana kulluğa yönelsin, isyandan kaçsın diye ona ameller yüklüyoruz. Bu âyeti şöyle anlayanlar da olmuş: Biz onu yarattık, onu semî ve basîr, yani işitici ve görücü yaptık. Niye? y[¬V«B²A«97 Onu deneyelim, imtihan edelim diye. Ya da “Ceal-nahu kezalike linahtebirahu” anlamına gelecektir bu ifade. Onda ne var, ne yok? anlayalım diye, onu imtihana çekelim diye böyle yaptık diyor Rabbimiz. Evet: Onu semi ve basîr yaptık, ona kulaklar ve gözler verdik. Yani onu duyan ve gören yaptık. Veya akıl verdik ona, onu temyiz sahibi kıldık anlamına geliyor. Biz onu gören ve duyan kıldık. Hayvanlar da öyledir. Yani onlar da görür ve duyarlar. İnsan oğlu ne kadar kendini kaybediyor ki intihar edebiliyor. Tamam hayatın acısı vardır, sızısı vardır, derdi gamı vardır, ama niye ve nasıl intihar edebiliyor? Gerçekten bunu anlamak mümkün değil. Demek ki insan o anda her şeyi tüketiyor ki intihar edebiliyor. Ama meselâ hayvanlara bakıyoruz, yaralısı, berelisi, kurşun yemişi, dirgen değmişi, gene de kaçıp kurtulmaya çalışıyor değil mi? Hiçbirisi ölmeden yana, ölüme teslim olmadan yana değiller. Öyle değil mi? Bakıyoruz hayvanlara, önümüzden kaçıyor, yanımızdan kaçıyor, gene de arabanın altına atlayıvermiyor, intihara teşebbüs etmiyor. Ama insanlara bakıyoruz, atıyor kendini ve intihar ediyor. Demek ki insanın kendini hayvandan ayıran duyu olarak bir farkı var. Tamam hayvan da görür, hayvan da duyar ama buradaki öyle değil. Bu semî ve basîr oluşu şöyle de anlayabiliriz: Cenab-ı Hakk’ın iki tür âyeti vardır. Birisi kulağa ötekiler de göze yönelik âyetler. Birisi şu arz ve semâvâttaki ay, yıldızlar, güneş, dağ, taş, insan, hayvan gibi görsel, göze yönelik Allah’ın âyetleri, ötekisi de şu elimizdeki Kur’an’ın âyetleri gibi kulağa yönelik âyetler. Demek ki bir dinlenip algılanan, kulak verilip anlaşılması gereken, sonra da amele dönüştürülmesi gereken Kur’an’ın âyetleri var, bir de gözle müşahede edilip üzerinde düşünülerek anlaşılması gereken âyetler var. Yani bir semî olarak algılayacağımız âyetler, bir de basîr olarak algılayacağımız âyetler var. İşte: âyetini de böyle anlamaya çalışıyoruz. Yani biz insana bu iki tür âyetin ikisini de verdik. Biz insanı imtihan ediyoruz, onu bu imtihana müsait yarattık. Görsel ve işitsel âyetlere mutabakat edebilecek bi-çimde yarattık onu. İnsanın imtihanına konu olarak görsel ve işitsel türden âyetler yarattık ve de ona bu âyetleri okuyabilecek, görüp değerlendirebilecek gözler ve kulaklar verdik, diyor Rabbimiz. Hani İsrâ sûresinde de öyle deniyordu: “Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.” (İsrâ 36) Göz, kulak ve kalp hepsi bu işten mesul olacaktır. Yani anlı-yoruz ki insanın sorumluluğunun temel merkezi de işte budur. Değilse insanda sadece bu iki duyu organı yoktur. Meselâ tat alma duyusu, dokunma duyusu, koklama duyusu gibi başka duyular da vardır ama kalp ve onun dışa açılan iki penceresi olan göz ve kulak, insanın insanca yaratılışının, ya da mükellef oluşunun gerçekleştirilmesidir. Se-mî ve basîr olmayan bir kişi sorumlu değildir. Yani hiç gözleri görmeyen ve kulakları işitmeyen bir kişi dinen sorumlu değildir. Çünkü bu kişi Allah’ın görsel ve işitsel âyetlerine mutabakat edecek göz ve kulağa sahip değildir. İşte anlayabildiğimiz kadarıyla insanın semî ve basîr oluşunun anlamı budur. Öyleyse bilelim ki insan denen varlık imtihan sebebiyle bu dünyada bulunmaktadır. İşte Rabbimiz: “İnsanı katışık bir nutfeden Biz yarattık ve imtihan için onu semî ve basîr yaptık, yani görsel ve işitsel âyetleri görebilecek, duyabilecek, anlayabilecek ve bunlarla kulluğa yönelebilecek, imtihanı başarabilecek bir özellikte yarattık” buyurmaktadır. İnsan bu dünyada imtihan, kulluk için bulunmaktadır. İnsanın varlık sebebi de, onun imtihanına konu olan görsel ve işitsel âyetlerin varlık sebebi de işte budur. Hal böyleyken insanla alâkalı, insanın tanımı ve varlık sebebiyle alâkalı pek çokları yanlışa düşmüşlerdir. 1. İnsan, kimilerinin zannettiği gibi oluş gâyesi dünyada tamamlanan ve sonunda yok olup giden bitki ve hayvan değildir. 2. Kimi rahiplerin zannettikleri gibi dünya insan için takdir edilmiş bir azap yeri, bir işkence mahalli değildir. Dünya insan için bir imtihan salonudur. Rabbimiz bu imtihan salonunu insana yol gösterecek milyarlarca görsel âyetlerle donatmış ve bir de işitsel âyetlerini ihtiva eden katalog göndermiştir. 3. Yine kimi tenasühçülerin zannettikleri gibi, dünya, yaptıklarının cezasını çekmek üzere insanın tekrar döndüğü bir arena değildir. 4. Ne materyalistlerin inandığı gibi bir eğlence yeri, ne de Marxçı ve Darvincilerin ileri sürdükleri gibi bir harp meydanı değildir bu dünya. Dünya, insanın imtihanı için kurulmuş ve baştan sonra bu imtihanda insanın lehine görsel ve işitsel âyetlerle donatılmış imtihan salonudur.