3. “Şüphesiz ona yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük.” İşte biz semi ve basir olarak yaratılan bu insanın önüne yol açtık diyor Rabbimiz. Böylece artık insan ya şâkir ya da kâfir olabilecektir. Biz ona yolu gösterdik bundan sonra artık ister şâkir olsun ister kâfir. Delillerle peygamberler ve kitaplar göndererek biz insana yolu beyan ettik demektir bu. Çünkü yolu insanlara açtık, onlara yol gösterdik demek olunca, Cenâb-ı Hak ya bize bizzat yaratılışla yol gösterdi demektir ki insanın fıtratında yolu bulabilme, yolu tanıyıp girebilme özelliği, kabiliyeti vardır. Rabbimiz insanı hidâyeti bulabilecek bir kapasitede, kabiliyette yarattığı, mayasına hidâyeti yerleştirdiği, kâinatı onun gözüne hitap eden milyonlarca görsel âyetlerle donattığı gibi, bir de arkasından kitaplar ve peygamberler göndererek kullarına yolu açmıştır. Bu âyet şu âyetlerdeki manayı anlatır: “Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler.” (Fussilet 17) Semûd kavmine de peygamberleri Salih (a.s) vasıtasıyla Allah hidâyeti, kulluğu, doğru yolu göstermişti. Kendilerinden önceki toplumların yok edilişlerini göstermişti. Kendilerinden önce Nuh kavminin suyla, Âd kavminin dondurucu bir fırtınayla helâk edildiklerini göstererek hidâyet etmişti Allah onlara. Sanki Rabbimiz suç bizim değil, biz onlara gereken hidâyeti gösterdik, diyor. Onlara doğru yolu, hakkı, kulluğu, hidâyeti gösterdik. Ama onlar hidâyet yerine dalâleti, görür olmak yerine körlüğü tercih ettiler. Güya kendilerinden önceki toplumların helâkine uğramamak için, sudan yahut fırtınalardan etkilenmemek için yüksek yüksek kayaları yontarak barınaklar yaptılar kendilerine. Ama onlar da Rabbimizin helâkinden kurtulamadılar. Bir ses, bir sayha, “geberin!” diye bir tek nidayla yok oldular. Yani durup dururken biz onları helâk etmedik, onlar helâki hak ettiler de onun için helâk ettim, diyor Rabbimiz. Allah onlara hidâyeti, basireti, basiret yollarını göstermiştir. Ama onlar körlüğü basirete tercih ettiler. Körlüğü hidâyete tercih ettiler. Onlar küfrü imana, sapıklığı hidâyete tercih ettiler. Salih (a.s)’a ve onunla beraber iman edenlere dediler ki, “biz sizin inandığınızı inkâr ettik. Biz sizin iman edip kutsadığınız her şeyi inkâr ediyoruz” dediler. Semûd’a gelince biz onlara yol gösterdik. Nasıl yol gösterdi Allah? Peygamberler göndererek tabii. “Biz onlara yol gösterdik de onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler” âyeti de bu âyete benzemektedir. Allah kullarına yol gösterendir. Rabbimiz Beled sûresinde de aynı konuyu anlatır: “Biz ona eğri ve doğru iki yolu da göstermedik mi?” Biz insanın karşısına necdeyn çıkardık. Allah insanın karşısına hak ve bâtıl, hidâyet ve dalâlet olarak iki yol çıkarmıştır. Rabbimiz buyuruyor ki, biz insanı katışık bir meniden yarattık ve onu evire çevire deniyoruz, imtihan ediyoruz. İmtihan için onu gören ve duyan yaptık. Bir de Biz onu yola hidâyet ettik. Yolu gösterdik ona. Ama bir yol ki iki şekilde gidilir. Ya şükredilerek ya da küfredilerek. Ya Allah yolunun yolcusu, ya da şeytan yolunun yolcusu olarak gidilebilen bir yol. Ya da aslında yol tektir de, iki tip gidiş vardır bu yolda. Meselâ bir tra-fik kurallarına göre gidiş var, bir de keyfine göre gidiş. Bir o yolun programını Allah’tan alarak, Allah’ın istediği biçimde gidiş var, bir de kendi kendine hayat programı yaparak, Allah’ın dinine karşı müstağnî davranarak gidiş vardır. İki yol, iki gidiş vardır. Birisi hidâyet yolu ötekisi de dalâlet yoludur. Birisi Allah kurallarına göre gidilen hidâyet yolu, ötekisi de insanın kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde, şeytanların vahiyleri, ya da bir kısım tâğutların, bir kısım yeryüzü yapay tanrıları ve tanrıçalarının yasaları istikâmetinde gidilen dalâlet yollarıdır. Allah yarattığı bu insanın karşısına böyle iki yol çıkarmış, necd’ül hayr ve necd’üş şer. Sebil, hayır ve şer yoludur. İnsan diler onu, dilerse diğerini tercih eder. Dalâletten hidâyete bir yol göstermiştir Allah. Yani insan bilmezdi yolu, tanımazdı. Bilmez haldeyken biz ona yol gösterdik, di-yor Rabbimiz. Allah insanları başta yol üzerinde yaratmıştır. Hz. Ade-m’i ve beraberindekileri hidâyet üzere yaratmış, hidâyet üzere kılmıştı. Ama sonradan onlar sapıtmışlarsa o zaman yol göstermiştir. Peygamberlerin vazifesi de buydu zaten. Yani yoldan giden zaten yoldan gidiyor ona dokunmaz. Ama yanıldı yahut saptıysa ona müdahale eder Rabbimiz. Cenab-ı Hakk’ın peygambere müdahalesi de böyledir. Peygamber beşer olarak kendi kendine yoluna devam eder, karar alır, yasak koyar, çevresindekiler ile ilişkisini ayarlar, hanımlarından birine küsüverir de, eğer bu arada yaptığı işler ümmetine yanlış intikal ederse, Allah ikaz ediverir, müdahale eder ve bu işi yapma! der. Bir de bu âyetle alâkalı insana ana rahminden çıkış yolunu da gösterir denilmiş. Çünkü yukarıdaki âyet, rahîmde oluşumu da anlatıyordu ya, insan nerden biliyor bu çıkışı? İşte Allah böyle yol gösteriyor da onun için biliyor. Veya insana yaşadığı hayatta fayda yollarını, zarar yollarını da gösteriyor Allah denmiştir. Biz insana yolu gösterdik. Hak yolunu da bâtıl yolları da beyan ettik. Artık insan diler küfreder, diler şükreder. Hani bir hadis vardı: “İnsanlar sabahleyin evden çıkarlar, hayata atılırlar, kendilerini dilerlerse Allah’a satarlar. Yani Allah’a köle olurlar, böylece özgürlüklerine kavuşurlar, dilerse başkalarına satarlar, köle olup giderler” Deniyordu ya, işte aynen onun gibi ister şükreder, ister küfreder. Bu onun elindedir, serbesttir bu konuda ama sonucuna kendisi katlanmak şartıyla. Dikkat ederseniz bu âyette şükretmenin imanla, şükretmemenin ise küfürle eş tutulduğu açıkça görülmektedir. Allah (c.c.) mü’min-leri zaman zaman ‘sabır ve şükr’ ile imtihan eder. Bazen darlıkla, bazen varlıkla, bazen musibetlerle, bazen de zaferlerle dener. Kendini yeterince tanımaları için nimet verir ve verdiği nimetleri hatırlatır. Bazen bolluk verir, bazen de bolluktan sonra darlık verir. Sınava tutulan mü'minlerin başlarına sıkıntı gelir, bazı şeylerden mahrum kalırlar, insanlardan eziyet görürler. Mü’min her türlü zorluğa ve denemeye sabreder, her türlü nimete ise hamd eder veya şükreder. Allah, insana sayısız nimetler vermiştir. Bu nimetlerle insanları sınamaktadır; in-san şükür mü edecek, nankörlük mü? “Şükür, Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin etkisinin, kulunun di-linde övgü, kalbinde sevgi ve âzâlarında itaat ve bağlılık olarak zuhur etmesidir.” Gerçek şükür için, dilde Allah’tan başkasının övgüsü olmamalı, kalpte Allah’tan başka sevgili bulunmamalı, mahluklardan biri sevilse bile Allah için sevilmelidir. Allah sevgisi insanın kalbine yerle-şince de, insan o sevdiğinin bütün emirlerini tüm organlarıyla yerine getirir ve bütün yasaklarından da çekinir. İşte hakiki şükür budur. Kur’an’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler: 1: Dil ile şükür: Nimet sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi oldu-ğuna iman etmekle ve bunu Tevhid kelimesiyle ilan etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile ‘şehadeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatma, Kur’-an okuma ve dil ile Allah’ı çokça zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir. 2: Kalp ile şükür: İmanı kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah oldu-ğunu kalp ile tasdik etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin korkusunu ve sevgisini koymamaktır. 3: Fiil, eylem, amel ile şükür: Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’n-dan gelen her şeyi kabul etmektir. Allah'a şükür; hidâyete uymak, İs-lâm'a teslim olmak demektir. Şükür, söz tekrarından çok, uygulama-dır, eylemdir. Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah’ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kullukla beraber aynı zamandan Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kul-larını da faydalandırmaktır. Hadis-I şeriflerde bu konu şöyle ortaya konur: "Mü'minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü'mine ver-gidir/özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hak-kında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur." (Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61) "Hamd, şükrün başıdır. Allah'a hamd etmeyen, O'na şükretmemiştir." (Kenzu'l Ummâl, 3/6419, s. 255) “Rasulullah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdi. (Buhâri, Teheccüd 6) "İnsanlara karşı hamd etmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah'a karşı da hamd etmez." (Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35) "Allah'ım, Seni zikretmek, Sana şükretmek ve güzel ibadet et-mek için bana yardım eyle!" (Ebû Dâvud, Vitr 26; Nesâi, Sehv 60) "Allah, bir kuluna nimet verince, kulunun üstünde o nimetin izini görmek ister." (Tirmizî, Edeb 54; Müsned, Ahmed bin Hanbel, 2/311, 4/438) "Yüce Allah diyor ki: 'Ey kullarım! Geçmiş ve gelecek, siz bü-tün ins ve cinler bir araya gelerek, aranızdaki en muttakî kimsenin kalbi gibi olsanız, sizin bu durumunuz, Benim hâkimiyetimi zerre kadar artırmaz. Yine ey kullarım! Geçmiş ve gelecek bütün ins ve cin bir araya toplansanız, aranızdaki en günahkâr birinin kalbi gibi olsanız, Benim hâkimiyetime en ufak bir noksanlık getiremezsiniz. Ey kullarım! Hakkınızda itibar ettiğim şey, amellerinizdir. Daha sonra siz, amellerinize göre eksiksiz olarak mükâfatlandırılacak veya cezalandırılacak-sınız. Öyleyse kim bir hayır işlemeye muvaffak olursa, bundan dolayı Allah'a şükretsin. Kim de hayrın dışında başka bir şey işlerse, bundan dolayı da kendi nefsini suçlasın." (Müsned, Ahmed bin Hanbel, 5/160; Müslim, Birr 55) “Yemek yiyip şükredenin derecesi, (nâfile) oruç tutup sabre-denin derecesi gibidir.” (Buhâri; Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 176, hadis no: 559 -1765-) “Kıyamet gününde ‘hamd edenler ayağa kalksın’ denildiğinde yalnız Allah'a çokça ve her hal ü kârda şükredenler ayağa kalkar.” (Taberâni; Ebu Naim)