İnsân Suresine Dön

İnsânالانسان

5. Ayet

5İnsân Suresi

اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًاۚ

Doğrusu ebrâr olanlar (çokça iyilik yapanlar), karışımı kâfur olan (hoş kokulu ve serinletici) bir kadehten içerler.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

5-6. “Şüphesiz iyiler kafur katılmış bir tastan içerler. Bu ancak Allah’ın kullarının taşıra taşıra içebileceği bir pınardır.” Bakıyoruz bu sûrede daha bir ağırlıklı cennet anlatılmış. Kıyamet sûresiyle kıyamet koparılmış, İnsan sûresiyle cennet anlatılmış ağırlığıyla ve daha sonra gelen Mürselât sûresiyle de daha bir ağırlıklı cehennem anlatılmış. Ama eğer mü’min olursanız, eğer ebrâr olursanız, bakın size neleri hazırlamışız! Haberiniz olsun! Kim bunlar? Kimdir Ebrâr? Bakara’da anlatılır Ebrâr: İmancılar, namazcılar, infakçılar, zekâtçılar, sabırcılar, tasdikçiler ve takvacılar. Yani yolunu Allah’la bulanlar. Hayatlarını Allah için yaşayanlar. Yaptıklarını Allah dedi diye yapanlar, amellerini Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine dayandıranlar. İşte bu sıfatlara, bu özelliklere sahip olanlara “ebrâr” denir. Birr sahipleri, diyordu Bakara. Âyet şöyleydi: “Yüzlerinizi doğuya ya da batı tarafına çevirmeniz birr değildir. Lâkin gerçek birr sahibi (gerçek iman eden) kimse Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden kimsedir.” (Bakara 177) Doğuya ve batıya dönme konusunda ısrar etmenizin bir anlamı yoktur. Yani ibadetlerin dış formlarına önem vermenizin fazla bir değeri yoktur. Namazda yüzünüzü şekil olarak doğuya ya da batıya döndürmeniz gerçek iman değildir, gerçek birr ve iyilik değildir. Yani ruhsuz bir biçimde, sadece şekil olarak bazı dini formalite ve törenleri icra ederek dindarlık gösterisinde bulunmanız gerçek iman ve gerçek takva değildir. Gerçek iman bir takım hareketleri yapmak, şuraya, ya da buraya dönmek, Kâbe’ye ya da Mescid-i Aksa’ya yönelmek, yatıp kalkmak değildir. Ya da ey kullarım, öyle oraya buraya dönüp de sağ-da solda birri aramayın. Birri, takvayı, en doğru, en güzel Müslümanlığı sağda solda, onun bunun kitabında değil Allah’ın kitabında arayanlardır bunlar. Birri Allah’ın dediğinde arayanlardır bunlar. Ebrâr’ın bir anlamı da demişler ki baba ve evlâdına iyilik yapan, ya da eziyet etmeyenlerdir. Öyleyse babalarımıza karşı iyi davranmak, onların Allah yasalarına ters düşmeyen arzularını yerine getirmek zorundayız ki ebrârdan olabilelim inşallah. Bakın babası hayatta olmayan kimseler için bile Resûl-i Ekrem efendimiz bu imkânın bulunduğunu Abdullah İbni Ömer efendimizin rivayet ettikleri bir hadislerinde şöyle haber verir: “Bir kişi eğer babası öldükten sonra onunla ilgisini kesmek istemez, devam etsin dilerse, babasının ölümün-den sonra onun dostlarıyla ilgisini devam ettirsin.” Ölen babanızla ilginizin sürmesini mi istiyorsunuz? Çok mu sevdiniz, çok mu özlediniz onu? Yapacağınız iş şu: Haydi baba dost-larıyla beraber olun, onları ziyaret edin, onlara izzetü ikramda bulunun, sanki bilin ki siz babanızla berabersiniz. Hani babanız hayatta olmuş olsaydı ne yapacaktınız? Elini öpecektiniz, öpün baba dostlarınızın elini. Aynısı olacakmış. Peki babanızı ziyaret etmek mi istiyorsu-nuz, ziyaret edin baba dostunu. Ona ikram etmek mi isterdiniz, ikram edin baba dostunuza. Ondan nasihat almak mı isterdiniz, yapın baba dostunuza. Yani babanızın yerine koyun ve devam edin o zaman siz babanızla ilginizi sürdürmüş olacaksınız. Öyleyse haydi babalarınızı ziyaret etmeye. Haydi babalarınıza izzet ve ikramda bulunmaya. İşte Allah’ın Resulü size bir imkan hazırlamış. Sanki babanız hayattaymış gibi onunla kazanacağınız sevabı kazanabileceğimiz bir yol göstermiş. Bir gün Abdullah İbni Ömer Medine çarşısında badiyeden gelen bir adamla, çölden gelen bir adamla karşılaşır. O yaz sıcağında başındaki örtüyü, bindiği merkebini ona hediye eder, ikram eder. Görüşür, konuşur uzunca, hal hatır sorar, onun gönlünü almaya çalışır. Sonra arkadaşlarının yanına gelince onlar derler ki; ey Abdullah, neden o adama o kadar çok izzetü ikramda bulundun? O verdiklerinden birini verip diğerini kendinde tutsaydın olmaz mıydı? Dediklerinde, hayır der Abdullah İbni Ömer; çünkü o babamın arkadaşıydı ve ben Rasûlullah Efendimizden; “Babalarınızın arkadaşlarına ikram edin” buyurduğunu duydum, onun için böyle yaptım diyor. Öyleyse babalarından dolayı, kardeşlerinden dolayı, annelerinden dolayı, dayı ve amcalarından dolayı insanlara bir farklı muamele, ama diğerlerini ihmal etmek şeklinde olmamak kayd u şartıyla birilerine bir farklı muamele yapmaya izin verilmiştir. İşte ebrar olmanın yollarından birisi de budur. Bir de ebrâr, Allah’ın hakkını ödeyen, Allah’ın hukukuna riâyet edenler, Allah’ın emirlerini ifa edenlerdir. Birr sosyal hayata iki şekilde yansır: Birincisi sıla’dır ki bu in-sanlara karşılıksız mal yardımında bulunmaktır. İkincisi ise ma’ruf’tur ki bu da, söz ve davranışlarla insanların iyilikleri ve mutlulukları, dirlik ve düzenliği için çalışmak demektir. Kur’an mü’minlere, birr’i başkala-rına tavsiye edip de kendilerini unutan, birr’i yerine getirmeyen İsrail oğulları gibi olmayın demektedir. Bu konuda pek çok tehditler vardır. "Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylü-yorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah ka-tında büyük nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir." (Saff: 2-3) "Siz Kitabı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (Bakara: 44) "Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşıma-yanların (Kitabın hükümleriyle amel etmeyenlerin) duru-mu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir." (Cuma: 5) “İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de sâlih amel (iyi davranışta bulunup güzel hareket) işleyen ve ‘Ben şüp-hesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel söz-lü kimdir?” (Fussilet: 33) "...(Şuayb a.s.:) Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başar-mam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na döneceğim." (Hûd: 88). “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fa-kat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun du-rumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne var-san, dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” (A’râf: 175-176) Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki: “İsrâ’ya götürüldü-ğüm (Mi'râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitabı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” “İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz’ diye sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde kendimizi unutan kim-seleriz.” “Kıyamet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merke-binin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehen-nemlikler onun etrafına toplanır, şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?” Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder, fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim işlerdim.” “Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalan-dırmadığı ilim adamı olacaktır.” “Cenab-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine ittiba eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara karşı eliyle mücahede ederse mü’mindir, kim diliyle mücahede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” “Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmir-ler/yöneticiler tayin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona razı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.” (Sahabeler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu ki: “Namaz kıldıkları müddetçe hayır!” "Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze in-sanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi ya-pıncaya kadar Allah'ın azâbının gölgesi altındadır." "Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bî-zâr/şikâyetçi oldukları bir adam vardır." Denildi ki: "O kimdir ey Allah'ın Resulü?" Hz. Peygamber (s.a.s.) de: "İlminden kendisi istifade etmeyen âlimdir" buyurdu. Peki bunlara, bu birr sahiplerine neler hazırlanmış? Ne varmış bunlar için? Onlar öyle dolgun bir kadehten içeceklerdir ki, onun mizacı kafurdur. Onun karışımı, katkısı kâfûr olmuştur. Ke’s, hamr demektir. Bu tür cennetteki içkilerden söz eden âyetler pek çoktur. Anlayabildiğimiz kadarıyla Mukarrabûn olanlar, saf tesnim içeceklerdir. ~®*Y­4@«6 ile bu içkinin kokusu murad edilmiş olabilir, tadı murad edilmiş olabilir veya cennette bir pınardır denmiş. Öyle bir pınar ki, diledikleri yere götürebilirler, istedikleri kadar karıştırabilirler, diledikleri yerde çıkarabilirler, yani istedikleri yerde fış-kırır durur o pınar. Orada onlar için tertemiz su ırmakları vardır. Hiç bozulmayan sürekli taptaze su ırmakları vardır. Tadı, kokusu hiçbir zaman bozulmayan süt ırmakları vardır. Rabbleri tarafından yaratıldığı gibi fıtrat-ı aslîyesi bozulmamış süt ırmakları. Ama bu sütler hayvanların göğüslerinden sağılmış sütlerden değildir. Allah tarafından kaynak olarak çı-karılmış ve akıp giden nehirlerdir bunlar. Sonra yine orada mü’minler için içenlere zevk ve lezzet veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Ama bu şaraplar dünya şaraplarına benzemez. İçenlere sarhoşluk vermez. Akıllarını gidermez, abuk sabuk konuşturmaz. Peki nasıl bir cennet düşündük şimdi? Nasıl bir cennet canlandı gözümüzün önünde? Anladık ki içinde iki sınıf insan var bu cennetin. Birincisi ebrâr olanlar. Birr sahipleri ki, bunlar karışımlı bir içki içecekler. Yani onlara saf içki verilmiyor. İkincisi Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki Sabikûn ve Mukkarabûn olanlar. İşte bunlar saf Tesniym içecekler. Karışımsız, katışıksız Tesniym içecekler. Ama âyetin ifadesinden anlıyoruz ki bunlar istedikleri gibi içebiliyorlar. Yanlarında taşınıyor, yahut da diledikleri yerde pınar gibi fışkırmaya başlayıveriyor. Hem öyle karışıyor ki istedikleri gibi, ne kadarla doyacaklarsa? Ne kadar istiyorlarsa öylece sunulacak kendilerine. Yani insanlar niye böyle dünyada cenneti unutup yaşıyorlar, anlamıyorum. Veya tersini düşünelim: Acaba niye bu kâfirler ısrarla Kur’an’ı duymak, dinlemek istemiyorlar? Anlayabildiğimiz kadarıyla böylece mü’minler cennet gündeme geldikçe şu anda sahip oldukları, zevk zannettikleri, değerli zannettikleri şeylerin değersizliğini anlayacakları ve iştahlarının kaçacağı korkusuyla cenneti ve cennetteki nîmetleri duymaktan korkuyorlar. Kâfirleri de kaybedecekleri şeylerin hatırlatılması kahrediyor; onlar da onun için Kur’an’ın gündeme gelmesine dayanamıyorlar. Onun için Kur’an’ı duymak ve dinlemek iste-miyorlar. Duydukça huzurları kaçıyor adamların. Bu insanlar, Müslümanları da kâfirleri de cenneti ve cehennemi tanımıyorlar, bilmiyorlar. Çünkü Kur’an’ı ve sünneti bilmeyen bir toplumun cenneti ve cehennemi bilmesi de mümkün değildir. Eğer şu bizim toplum cenneti ve cehennemi tanısalardı vallahi de billahi de bugün bundan çok farklı olurlardı. Meselâ Hasan Sabbah’ın dünyada, sınırlı ve basit imkânlarla kurduğu cennetini gören insanların kendilerinden nasıl geçtiklerini biliyoruz değil mi? Bu basit ve yalancı cennet yutturmacasını görünce her şeylerinden vazgeçebiliyorlar adamlar değil mi? Hasan Sabbah müritlerini kendisine bağlayabilmek için şöyle bir düzen kurmuş: Ülkenin belli bir yerinde ağaçlık, içinde suların aktığı, kadın, kız, içki gibi şeylerin bulunduğu bahçelik bir yer hazırlamış. Adamlarından birisine vuruyormuş morfini ve adam bayılınca da götürüp o bahçelik yere bırakıyormuş. Adam ayılıp da gözünü açtığında müthiş bir ortamda buluyormuş kendini. Ağaçlar, kuşlar, ırmaklar, meyveler, şaraplar, kadınlar, kızlar, zevk, eğlence her şey var. Soruyormuş oradakilere: “Ben neredeyim? Burası neresi?” Oradakiler de: “Sen şu anda cennettesin. Efendimiz Hasan Sabbah’ın cennetindesin. Burada ne istersen yapacağız, senin hizmetindeyiz” diyorlar ve üç beş gün orada onu izzeti ikrama boğduktan sonra bir morfin de onlar vuruyorlarmış ve adam Hasan Sabbah’ın huzurunda açıyormuş gözlerini. Hasan Sabbah soruyormuş: “Nasıl? Beğendin mi efendinin cennetini? Tekrar gitmek ister misin oraya? Eğer istiyorsan benim sö-zümden çıkmamalısın!” diyor ve adam oraya gidebilmek için efendisinin her dediğini yapmaya başlıyormuş. Hattâ şu uçurumdan at kendini dediğinde veya şu bıçağı kalbine sapla dediğinde hiç tereddütsüz yapıyormuş adam. Niye? Gördü ya adam cenneti! Arzuluyor ya orayı! Oraya gidebilmek için hiç tereddütsüz ölümü bile göze alabiliyor adam. Peki Hasan Sabbah’ın bu dünyadaki kıt kanaat imkânlarıyla hazırladığı cennet yutturmacasını bile gören adam oraya gidebilmek için hiç tereddütsüz ölümü göze alabiliyor da, ya bu insanlar bir de Rabbimizin gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, beşer kalbinin asla ihata edemeyeceği o cenneti bilseler, tanısalar ne yaparlar, bir düşünün. Meselâ şimdi de öyle dağda, kırda, ormanda, Alanya’da, Antalya’da cennet misâli yerleri görünce adam, karısıyla, kızıyla, sarışınıyla, beyazıyla oraya gidebilmek için nasıl her şeyinden vazgeçiyor, işini, aşını, dükkanını, tezgahını, bırakıp koşuyor. Ya bir de gerçek cennet anlatılsa bu adamlara. Allah’ın cenneti duyurulsa bu insanlara. O zaman bu dünyaya kul-köle olmak ne ola ki? Dükkana tezgaha bağlanıp kalmak ne ola ki? Ne yapacaklar ki o zaman dünyayı? Şu berbat hayatın sahibi olabilirler mi o zaman bu insanlar? Dünyanın pespaye zevklerinin peşine bu kadar düşebilirler mi? Ellerindekilere bu kadar bağlanabilirler mi? Şu zevk bildikleri şeylerin zevki kalır mı? Veya gündemlerinden cenneti düşürerek böyle bir hayat yaşayabilirler mi bu insanlar? Ama heyhat ki bu insanlara cenneti duyuramadık! Cenneti tanıtamadık! Biz kendimiz tanıyamadık ki onu bu insanlara anlatabilelim. Rabbim bize tanıtsın da biz de insanlara tanıtalım inşallah, başka ne diyelim. Bundan sonra bakın Rabbimiz Ebrâr’ın özelliklerini, cennetliklerin kimliklerini, sıfatlarını anlatacak. Kimler gidecekmiş O cennete? Hangi sıfatların sahibiymiş o cennetlikler? İşte onu anlatmaya başlayacak ve bakın şöyle buyuruyor: