8. “Umulur ki Rabbiniz size acır; ama siz dönerseniz Biz de döneriz. Cehennemi inkârcılara bir zindan kılmışızdır.” Umulur ki Rabbiniz size acır, size merhamet eder, size tekrar yardım eder. Her şeyinizi kaybettikten sonra Rabbiniz sizi tekrar diriltir. Ama şurasını da hiçbir zaman unutmayın ki siz tekrar dönerseniz Biz de döneriz. Siz tekrar kötülüklere, isyana, itaatsizliğe, kulluktan çıkmaya dönerseniz Biz de o kötülüklerinizin karşılığı olarak tekrar sizi cezalandırmaya döneriz. Veya iyiliğe dönerseniz, kulluğa dönerseniz, itaate yönelirseniz Biz de size yardıma döneriz. İyiliğiniz karşılığında mükâfat ve yardımlarımız, kötülükleriniz karşılığında da cezalandırmamız devam edecektir buyuruyor Rabbimiz. Çünkü Biz cehennemi insanlara bir zindan yapmışızdır. Cehennemi, ateşi azabı onlara bir barınak, bir sığınak yapmışızdır. Evet acaba Rabbimizin bu âyetinde haber verdiği İsrâil oğullarının bu iki bozgunu ve sonra bu bozgunların akabinde Allah’ın yardımı ve desteğiyle tekrar toparlanmaları ne zaman olmuştu? Kitabımızın bu genel ifadelerinden anladığımız şudur. Tabii en doğrusunu, en iyisini Allah bilir. İsrâil oğulları, Yakub çocukları Mısırda egemenliklerini kaybedip Firavun oğullarının kölesi durumuna düşerler. Uzun bir süre her şeylerini, dinlerini, imanlarını, namuslarını, iffetlerini, kimliklerini kaybederler. Yıllar sonra bittikleri, tükendikleri bir dönemde Rab-bimiz gönderdiği elçisi Mûsâ (a.s) ile onları Firavun ve sisteminin zulmünden kurtarıp özgürlüğe kavuşturur. Rabbimiz az evvel etrafını bereketli kıldığımız diye sözünü ettiği, peygamberi Muhammed (a.s)’ı bir gece Mescid-i Haramdan alıp götürdüğü mübarek peygamberler toprağı olan Filistin topraklarına onları ulaştırır. O topraklar atamız İbrâhim (a.s)’ın yurdu idi. Yusuf ve kardeşlerinin, babaları Yakub (a.s)’ın İbrâhim (a.s)’ın torunları olduklarını biliyoruz. Onlar önce Filistin topraklarında yaşıyorlardı, sonra Yusuf (a.s)ın Mısıra gelişiyle onlar da gelip Mısıra yerleşmişlerdir. İşte İsrâil oğullarının Mûsâ (a.s) döneminde Mısırdaki kölelik hayatlarının sona ermesiyle hareketleri tekrar Filistin’e, ilk geldikleri bölgeye oluyordu. Çünkü Rabbimiz onlara o kutsal toprakları vaat et-mişti. Mısırdan yola çıktılar, ama Mûsâ (a.s)’ın sağlığında o topraklara ulaşamamışlardı. Harun (a.s)’ın da vefatından sonra ancak müslü-manlar o bölgeyi fethedebildiler. Filistin artık müslümanların elindeydi ve müslümanlar orada uzun bir süre orada güzel bir hayat yaşadılar. Daha sonra müslümanlıklarında gevşemeler, çözülmeler oldu. Allah’a kulluktan uzaklaşıp kötülüklerin içine düşünce Allah onlardan desteğini çekiverdi de düşmanları onlara galebe çaldılar, darmada-ğın ettiler. Kudüs’ten çıkarıldılar, öldürüldüler, sürüldüler ve her biri bir tarafa dağılan müslümanlar özgürlüklerini kaybettiler. Allahu âlem işte bu birinci bozguna uğrama dönemi bu dönemdir. Azgınlaşmalarının, Allah’a kulluktan çıkıp isyanlara düşmelerinin karşılığı olarak Allah onlara böyle bir azabı tattırıverdi. Sonra toparlanıp Bakara sûresinin beyanıyla peygamberlerine müracaat ettiler. Dediler ki ne olur Allah bize bir kumandan tayin etse de bizler onunla birlikte savaşsak. Onun arkasında düşmanlarımızla vuruşsak da çocuklarımıza, ülkemize kavuşsak dediler. Rabbimiz onlara komutan olarak Talût’u seçti. Önce işte elendiler, en samimileri kaldı ve kumandan Talût’un emrinde o az grup düşmanla savaştı ve Allah kendilerine zaferi nasip buyurdu. Müslüman ordu kâfirlerin kumandanı Calut’u öldürdü. Onu öldüren de henüz bir çocuk yaşta ordunun içinde bulunan Dâvûd idi ki bu başarısından dolayı daha sonra Rabbimiz kendisine peygamberlik ve saltanat verdi. Evet bu diriliş döneminde ülkenin sahibi Dâvûd (a.s) dır. Ve artık yeryüzünde müslümanlar en güçlü dönemlerini yaşadılar. Hz. Adem (a.s)’a verilen halîfelik özelliği yeryüzünde Dâvûd (a.s) ile ger-çekleşmiş oluyordu. Kitabımızın başka bir âyetinin beyanıyla yeryü-zünde adâletle hükmetmesi için Dâvûd (a.s)’a peygamberlik ve sal-tanat verilmiştir. Evet müslümanlar o dönemde büyük bir güce ulaştılar yer-yüzünde. İşte anlayabildiğimiz kadarıyla yıkılışlarından sonra tekrar dirilişleri de buydu. Yâni onlar Rablerine kulluğa, Rablerinin istediği müslümanca bir hayata ve ihsana dönünce Allah da onlara yardımını gönderiverdi. Allah’ın yardımı ve desteğiyle tekrar güçlendiler. Hele hele Dâvûd (a.s)’ın oğlu Süleyman (a.s) döneminde devlet ve saltanatın zirve noktasına yükseldiler. İnsanlar değil cinler, hayvanlar, rüzgarlar bile onların egemenliği altına girivermişti. Ama Süleyman (a.s)’ın vefatından sonra İsrâil oğulları, müs-lümanlar yoldan çıktılar, Rablerine itaatten çıkıp şeytanların yoluna tabii oldular. Allah’ı, peygamberi, kitabı terk edip kendi hevâ ve he-vesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya, günahlara yöneldiler de bu defa da başka zalim güçleri Rabbimiz onların üzerlerine musallat ediverdi. Kudüs’ten çıkarıldılar, öldürüldüler, sürüldüler, darmadağın oldular. Hattâ o dönemde İsrâil oğulları artık tamamiyle müslümanlığı terk edip Yahudileşme sürecine girdiler. Bu dönemde onları tekrar terk ettikleri İslâm’a çağırmak üzere Rabbimiz elçiler gönderdi. Zeke-riya (a.s), oğlu Yahya (a.s) ve son elçi Îsâ (a.s) geldi kendilerine. Ama yoldan çıkmış İsrâil oğulları Allah’ın bu elçilerini reddettiler, kimini öldürdüler, kimine işkence etmeye kalkıştılar. Ve nihâyet işte onların bu dağınıklıkları son elçi Muhammed (a.s)’ın Mekke’de zuhur edişine kadar sürüp gitti. Ve işte şu anda Mu-hammed (a.s) Mekke’de zuhur etmiş, kendisine Kur’an inmeye başlamış, İsrâ sûresinin bu âyetleri gelmeye başlamış ve kendilerine geç-mişleri hatırlatılarak dâvetini gerçekleştiriyordu. Ey İsrâil oğulları, ey Yakub çocukları, işte sizin geçmişiniz budur, şu andaki durumunuz budur, dün size yardımının ulaşmasıyla sizin yeryüzünün en güçlü insanları olmanızı sağlayan, desteğini kaldırıvermesiyle de sizi rezil bir duruma düşüren güç kuvvet sahibi, egemenlik sahibi Rabbiniz şu anda size sesleniyor. Gelin tekrar yeryüzünün en aziz, en şerefli toplumu olmak istiyorsanız bu son elçime, bu son kitabıma iman edin. Gelin Benim istediğim gibi müslümanlar olun ki sizin makus kaderinizi değiştire-yim. Bakın Ben o son elçimi Medine’ye, ayağınızın ucuna kadar getirdim diyerek onları imânâ, İslâm’a çağırır ama onlar bu elçiye iman etmeyerek bu fırsatı kaçırırlar. Evet tabii Rabbimizin bu hitapları sadece İsrâil oğullarına değil, aynı zamanda biz müslümanlaradır da. Yâni eğer biz müslüman-lar da Rabbimizin istediği bir ihsan hayatını, bir müslümanlık hayatını bırakıp isyanlara, günahlara dalarsak elbette Rabbimiz bizden de desteğini kaldıracak, bizim başımıza da bir takım güçlü zalimleri musallat edecek ve bizim burunlarımızı da sürtecektir. Ama eğer Ona kulluğa yönelirsek, Onun istediği gibi müslümanlar olabilirsek elbette yardımı ve desteğiyle bizi tekrar diriltecek ve yeryüzünde izzet ve şerefe ulaştıracaktır. Nitekim aynen öyle de olmuştur. Rasûlullah ve dört halîfe döneminde, en güzel kulluğun yaşandığı dönemlerde müslümanlar yeryüzünün egemeni olurlarken, yeryüzünün en Azîz ve şerefli insanları olurlarken daha sonraları kulluklarının gevşemesi dönemlerinde bazen Moğolları, bazen Haçlı seferlerini musallat ediverdi de müslü-manlar darmadağın oldular. Tıpkı daha önce Kudüs’ü ve oradaki müslümanları kulluktan çıkmalarının cezası olarak Rabbimiz bir takım zalimlere fırsat verip hallaç pamuğu gibi attırdığı gibi bu sefer de aynı akıbeti müslümanların başına getiriverdi. Uzun bir süre tekrar Rablerine kulluğa dönecekleri ana kadar müslümanları yeryüzünde rezil ve perişan bir duruma getiriverdi Rabbimiz. Ama ne zaman ki müslümanlar Rablerini hatırladılar, Rablerinin kitabını ve müslüman olduklarını hatırladılar, hemen Rabbimiz onlara yardımını ve desteğini gönderdi de yine yeryüzünde Çin sed-dinden Atlas Okyanusuna kadar tüm dünyayı onların egemenliğine teslim ediverdi. Ve nihâyet müslümanlar son yüz yıl içinde Allah’ı unuttular, kitaplarını ve peygamberlerini unuttular. Allah’ın kitabının istediği bir hayatı bırakıp bâtılı kâfirlerin ve müşrik Amerikanın uydusu haline geldiler bunun cezası olarak bir daha izzet ve şereflerini, egemenlik ve güçlerini kaybedip bir daha darmadağın oldular. İşte şu anda zirve noktada o dağınıklığı yaşıyoruz. Bakalım bu dağınıklığımız ne kadar sürecek? Bakalım müslümanlar ne zaman kendilerine gelebilecekler? Ne zaman Rablerini, Rablerinin kitabını, Rablerinin elçisinin yolunu hatırlayıp dönebilecekler? Kesinlikle bilelim ki bunu hatırladıkları anda Rablerinin desteğini yanı başlarında bulacaklar ve tekrar müslüman-lar yeryüzünün en aziz, en güçlü toplumu olacaklar. Çünkü işte Rabbimiz açıkça vaadediyor ki siz dönerseniz Ben de dönerim buyuruyor. Ne zaman ki bizler Allah’la, Allah’ın kitabıyla, Allah’ın elçisiyle, Allah’ın diniyle barışırsak, Allah’ın dini yerine ikâme edilmiş şu beşer yasalarını terk edip Allah’a Onun istediği gibi kul olmaya yönelirsek kesinlikle bilelim ki o zaman şu makus kaderimizin değişmesi bir an meselesi olacaktır. Peki bu iş nasıl olacak mı diyorsunuz? Bunu nasıl gerçekleştireceğiz mi diyorsunuz? Yâni O Mûsâ (a.s) dönemine, o Dâvûd ve Süleyman (a.s) lar dönemine, o Rasûlullah efendimiz ve dört halîfe dönemine, Emeviler, Abbâsîler, Selçuklular, Osmanlılar dönemine yâni yeryüzünün efendisi, yeryüzünün egemeni olma dönemine nasıl ulaşacağız mı diyorsunuz? Gerçekten bunu ciddi ciddi dert mi edindiniz? Bunun arzusu var mı gerçekten içinizde? Öyleyse işte çare: