Kamer Suresine Dön

Kamerالقمر

2. Ayet

2Kamer Suresi

وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ

Şayet bir ayet/mucize görseler yüz çevirir ve “Yoluna devam eden/Yok olup gitmeye mahkûm bir sihirdir.” derler.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

1-3. “Kıyamet saati yaklaşmış, ay da yarılmıştır; onlar bir delil görünce hâlâ yüz çevirirler ve: “Süregelen bir sihir” derler. Yalanlarlar da kendi heveslerine uyarlar. Ama her işin karar kılacağı bir sonucu vardır.” Kıyamet saati yaklaşmış ve ay da yarılmıştır. İnsanların kıyam günleri, diriliş ve hesaba çekiliş günleri yaklaşmıştır. Bunun delili ve alâmeti olarak, ay da yarılmıştır. Lâkin kâfirler kıyametin alâmeti olan bu görsel âyeti iyi değerlendirmiyorlar. Bu âyeti kıyametin mutlak gerçekleşeceğine yormuyorlar, bundan bir ders çıkarmıyorlar da, bunun gelip geçen, kalıcı olmayan, etkisi fazla sürmeyen bir sihir olduğunu söylüyorlar. Onların vazgeçilmez huyudur bu. Çünkü onlar her ne za-man Rabblerinden görsel, ya da işitsel bir âyet görseler hemen ondan yüz çevirirler. İlgilenmezler, değer vermezler, ciddiye almazlar, yok farz ederler, üstünü örterler, işlevini bitirirler ve derler ki; “işte bu da tıpkı diğerleri gibi geçici bir sihirdir.” Burada “kıyamet saati yaklaştı ve ay da yarıldı” buyurularak asr-ı saadette vukua gelmiş bir mûcizeye dikkat çekilerek ayın yarılmasıyla kıyametin gerçekleşmesi arasında bir ilişki kuruluyor. Buhârî ve diğer muteber hadis kaynaklarında Rasulullah Efendimiz Mina’-dayken ayın ikiye yarıldığı, sahâbe-i kirâm efendilerimizden çoğunun bunu bizzat gözleriyle gördükleri rivâyet edilmektedir. Bu olay Rasu-lullah Efendimiz Mina’dayken gerçekleşmiş ve Allah’ın Resûlü çevresindekilere ayı göstererek; “sizler şahit olun! Şahit olun” buyurmuştur. Rivâyetlere göre Mekke müşriklerinin kendisinden risaletine delil olacak bir mûcize istemelerine karşılık hadise vukua gelmiştir. Böylesine büyük bir âyet karşısında müşrikler yüz çevirmişler, iman etmemişler ve bu mûcizeyi sihirle itham etmişlerdir. Bu ayın yarılması ile alâkalı hadis kitaplarında gördüklerimi inşallah nakledeyim. Buhârî ve Müslim'in rivâyet ettiğine göre hâdiseye bizzat şahit olan Abdullah b. Mes'ud şöyle nakleder: "Ay, Hz. Peygamber'in zamanında iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın bir tarafında, diğer parçası dağın diğer tarafında idi. Hz. Peygamber bize şahit olunuz." dedi. (Buhârî, Tefsir, Sûretu'l-Kamer,1; Müslim, Kıyame,44). Sahabenin ileri gelenlerinden Hz. Ali, İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Huzeyfe, Enes, Cübeyr İbn Mut'im, İbn Ömer gibi zatların bildirdiğine göre; Peygamberimiz (s.a.s.) müşriklerin istekleri üzerine Mina'da ay yarılma mucizesi göstermiş ve bu vakayı görenlere "şahit olunuz" de-yip onları tanık tutmuştur. Ebu Nuaym el-İsfahanî'nin İbn Abbâs ve İbn Mes'ud'tan bildir-diklerine göre olay şöyle meydana gelmiştir: Müşriklerden Velid b. Muğîre, Ebu Cehl, Âs b. Hişam, Esved b. Abdi Yağus, Esved b. Mut-talip, Zem'a b. Esved, Nadr b. Hâris ve daha bir çokları toplanarak Peygamberimize, "Eğer, sen gerçekten peygambersen, bize yarısı Ebu Kubeys dağı, yarısı da Kuaykıan dağı üzerinde görülmek üzere, Ay'ı ikiye ayır." dediler. Peygamberimiz onlara; "Eğer, bunu yapar-sam, iman eder misiniz?" dedi. "Evet iman ederiz" dediler. Ay'ın, bedir olduğu, iyice göründüğü on dördüncü gecesiydi. Peygamberimiz, müşriklerin istedikleri şeyin olmasını Yüce Allah'tan diledi. Allah da, o gece ayın yarısını Ebu Kubeys dağı, yarısını da, Kuaykıan dağı üze-rinde doğdurunca, Peygamberimiz: "Ey Ebu Seleme b. Abdu'l-Esed Erkam b. Ebi'l-Erkam! Şahit olunuz! Şahit olunuz!" diyerek seslendi. İbn Mes'ud'a göre, Kureyş müşrikleri bu mucizeyi görünce (peygam-berimizi kastederek) "Bu da Ebu Kebşe'nin oğlunun bir sihridir." De-diler. İçlerinden Ebu Cehil ise "Gelecek yolcularınızı gözetin. Muham-med, sizi büyülemeğe güç yetirse bile bütün halkı, bütün yeryüzünü de büyüleyebilecek değil ya! Onlara bir sorun bakalım. Onlar da sizin gördüğünüz şeyi görmüşler mi?" dedi. Gelenlerden sordular. Müşrik-ler bu mucizeyi inanmak için değil, İslâm davasına engel olabilecek bir şey gözüyle baktıkları için, hâdiseyi gördükleri halde inanmadılar, "Süregelen bir büyüdür" dediler. Kur'an-ı Kerîm bu hâdiseyi, kıyametin yaklaştığının büyük alâ-meti olarak saymıştır. Tirmizî'nin bir rivâyetinde hâdisenin hem med-yana geldiği zamanı, hem de yeri ve keyfiyeti tayin edilerek Abdullah İbn Mes'ud demiştir ki: "Biz bir kere Rasulullah ile Mina'da idik. Ay iki parçaya bölündü. Bir bölüğü dağın arkasında, öbür bölüğü de berisin-de idi. Bunun üzerine Rasulullah: Şahit olunuz! Kıyamet yaklaştı, ya-rıldı kamer, buyurdu. Bir başka rivâyette, Hıra Dağı'nı ayın iki bölüğün arasında gördükleri ziyadesi vardır. (Tirmizî, Tefsir Sûretü'l-Kamer, 1, 3, 5; İbn Hanbel, I, 456-465). İnşikak-ı Kamer mucizesinin aklen mümkün olup olmaması konusunda filozoflar ve kelâmcılar arasında münakaşalar olmuştur. Şakk-ı Kamer mucizesi aklen mümkün değildir diyenler olmuş. Aslın-da mucize, muhatabı acze düşüren fevkalâde bir olaydır. Bu münase-betle mucizelerin akla uygun olup olmaması münakaşa konusu ola-maz. Hattâ ay'ın yarılması mucizesini akla kabul ettirebilmek için bir başka görüş ileri atılmıştır: "Ay hakikatte iki parçaya bölünmemiştir; Ama ona bakanların nazarında öyle görülmüştür; ' Bu tezi açıkça mü-dafaa eden Şah Veliyullah Dehlevî'dir. Bu görüşün temeli de Enes b. Mâlik'in, "Mekke müşrikleri Peygamber'den bir âyet göstermesini iste-diler de Rasulullah onlara ay'ı iki parça gösterdi." şeklinde rivâyet et-tiği hadistir. Mekkelilerin ay'ı iki parçaya bölünmüş gördükleri muhak-kak olmakla beraber gerçekte ay ikiye bölündü mü, yoksa Mekkelilere öyle mi gösterildi? Bu tür düşünce, mucizenin meydana gelmesini ak-la uygun göstermek isterken onu müşriklerin iddia ettikleri bir sihir mertebesine indirmek olur. (Tecrid-i Sarih, 1483). Mucizeyi akla uygun göstermeye çalışmak, onu alelâde bir olay durumuna düşürmektir ki bu durumda hâdise, mucize olmaktan çıkar. Ve akıl, tabiat üstü olan olayların mahiyetini idrakten acizdir. Aklı bunu idrake zorlamak, birçok tehlikeler doğurur. Zaten Rabbimiz bu hadisenin anlatımının hemen arkasından “Bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve "süregelen bir büyüdür" derler buyuruyor. Bilin-diği gibi mucizelerin meydana gelişindeki ana gaye, Allah'ın izni ile o-nu meydana getiren Peygamber'in, peygamberlik iddiasının ispatıdır. Mucize, günlük olaylar niteliğinde olsaydı, o tür olayları rast gele herhangi bir insan da meydana getirebilirdi. Bu nedenle mucizeleri illa da akılla bağdaştırmaya çalışmanın manası yoktur. Onlar bu tür âyetleri yalanlarlar, yok farz ederler, örterler, örtbas ederler, işlevini bitirirler de kendi hevâ ve heveslerine tâbi olurlar. Ama her işin karar kılacağı bir sonucu vardır. Evet onlar bu âyetleri ve bu âyetlerin ortaya koyduğu mutlak diriliş gerçeğini, hesap, kitap gerçeğini yalanlarlar. Yalanlamak zorundadırlar, çünkü onlar hevâ ve heveslerine tâbi olmaktadırlar. Yalanlamak zorundadırlar, çünkü bu gerçek onların iştahlarını kaçırmaktadır. Yalanlamak zorundadırlar, çünkü istedikleri gibi bir hayat yaşayabilsinler. Bir adam kâfir mi olacak? Zalim mi olacak? Onun her şeyden önce kıyameti, hesabı, kitabı reddetmesi gerekecektir. Öyle değil mi? Yani mümkün mü ki bir adam hem âhiret var diyecek, hem hesap kitap var diyecek hem de kâfirlik, zalimlik yapabilecek, kan emebilecek, zulmedebilecek, dilediği gibi bir hayat yaşayabilecek. Bu mümkün değildir. Kıyamet vakti yaklaşmıştır. İhtiyar dünyamız ömrünün son dönemlerini yaşamaktadır. İnsan denen varlık bu dünyada diğer varlıklar zincirinin son halkası olarak yaratılmıştır. Nitekim Rasulullah Efendimiz de bir hadislerinde şehadet parmağıyla orta parmağını birleştirerek “İşte ben ve kıyamet böylece gönderildik” buyurmuştur. O halde kıyamet çok yakındır. Ama insanlar bundan gafildirler. Elbette Kitaptan habersiz bir hayat yaşayan, Allah’ın âyetlerini gündemlerine almayan, âyetleri yalanlayan, anlamaya yanaşmayan, Kitabı dinledikleri halde hiç bir şey anlamamış gibi, hiçbir şey duymamış gibi davranan ve Kitaba rağmen kitapsız bir hayat yaşamaya çalışan bu insanlardan bundan başkası da beklenemez. Ama kullarına karşı sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz, yine de bu âyetleriyle onları içine daldıkları gaflet uykusundan uyandırmak istiyor. “Ey kullarım, bilesiniz ki kaybedilecek, boşa harcanacak bir tek saniyeniz bile yoktur. İyi düşünün ve akıllarınızı başlarınıza alın” buyuruyor.